Eskiden, çok değil üç beş ay öncesine dek rüyalarım anlamsız, kabusa benzer bölük pörçük görüntülerdi. Bilinçaltım rüyalarıma ne verdiyse onlar.
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür /Ve bir orman gibi kardeşçesine
Blogdaki yazılarım öncelikle benim içimi dökme, düşüncelerimi dışa aktarma yolumdur. İlle okunsun diye bir beklentisi yoktur. Okunursa da mutlu olurum.
22 Şubat 2026 Pazar
DÜŞLERE ve MUTLULUĞA DAİR
11 Aralık 2025 Perşembe
ÇÜRÜME
Uykuyu yele verdim. Koca evin içinde büyük bir sessizlik. Sabaha doğru hızla yol alan zaman uykunun umurunda mı?
Pencereyi açtım. İçeriye
birazcık ses ve serinlik girsin istedim. Sessizlik dışarıda daha fazla. İn cin
top oynuyor. Yoğun bir sis var. Havada çürümüş ot ve yaprak kokusu asılı
kalmış. O çürümüş ot kokulu havayla sessizlik de içeri süzülüverdi. Havayı
içime çekmeye korktum. Göğün altında çürümüş, kokuşmuş ne varsa bu çürük
ot-yaprak kokusuna sinmiş gibi geldi.
Kaç gündür kapalı
olan gökyüzü yağmura geceleri yol veriyordu. Bu gece yağış yok ama sis var. Ve
o koku…
Komplocular düş
kırıklığına uğramış olmalılar. Yağmur ve kar yağıyor. Karı ben görmedim henüz.
Ama dağ bayır gezgini Ümit Deveci kardeşimin fotoğraflarına bakılırsa iyi kar
var. Bulut hırsızları tatile mi çıkmışlar, nedir?
(İpe sapa gelmez,
bilimsel bir açıklaması bile olmayan komplo teorileriyle zaman geçirenleri
anlamıyorum. Asıl anlamadığım da inanmaktan çok iman etmeleri… Bir türlü
adanmışlık. Zihinsel melekeleri zincire vurulmuş gibi.)
Pencereden
bakarken dikkat etmemiştim. Şimdi ayırdına vardım. Köpekler toplanıp mahalleyi
terk etmiş gibiler. Bu saatlerde beş altısı birden havlayarak caddede volta
atardı. Yoklar, bir tane bile… Söylenenler doğru olmasın, ne olur…
Zavallıcıklar.
“Yerle gök
arasında ne varsa kirlenmiş, bozulmuş, çürümüş.” diye içimden geçirirken
yüreğimin bir köşesinde kıvrılıp kalmış, bir insanın son nefesini andıran bir
ses belli belirsiz fısıldadı:
“Dönüşüm.”
Anlamadım önce.
Gözlerimi kapatıp o sese kulak verdim. Yineledi: “Dönüşüm.”
Ruhumdaki uyuşukluk
bir anda yok oldu.
Evet, ağaçların
yaprakları, kuru otlar, ölü bedenler çürüyecek, toprağa karışacak ki yeni
yaşamlar başlayabilsin. Yeni bir fasulye fidesi baş versin topraktan, bir
domates kızarsın, kırmızı bir gül açsın.
Mevsimler bir
mucize değil midir? Ölürken doğmak…
Yüreğimdeki o ses,
bu kez canlı ve gür, “ölürken doğmak” dedi.
Her şey değişim ve
dönüşüm üzerine kurulmuş. Diyalektiğin ilkelerinden biri.
***
Geçmişten bir
fotoğrafa bakıyorum. Bir arkadaşımla birlikteyiz. Sevdiğim ve güvendiğim bir
arkadaşımdı. İnsan böyle birinin adını anımsayıp soy adını unutur mu?
İnsan belleği çok
tuhaf… Galiba bütün ömrümüzce belleğimiz tarafından kandırıldık.
Uzun, çok uzun
yıllar görüşmediğiniz arkadaşlarınızla buluşuyorsunuz. İlk karşılaşmalarda
belleğiniz size, 40-50 yıl öncesini capcanlı gösterdiği için aldanıyor, o
yıllardaki yaşanmışlıkları, heyecanları yeniden yaşayacağınızı düşünüyorsunuz.
Gençliğinizi ucundan kıyısından yakalayacağınızı belki de…
Oysa kazın ayağı
öyle değil. Her şey değişim dönüşüm üzerine kurulu. Doğanın yasası bu.
Yirmili yaşlarınızın
başındaki siz, bugünkü siz değilsiniz. Kimse değil. Her yıl, her mevsim, her
ay, hatta her salise herkesi farklı değiştirdi. Dünya herkes için farklı döndü.
Sürekli evini,
yazlığını gündeme getiren birinden artık hoşlanmadığınızı anladınız.
Her cümleye “ben”
diye başlayan birinden de…
Siz insanlığın
yaşadığı bütün kederleri yaşadığınızı, acı çektiğinizi düşünüyorsunuz;
arkadaşınız (!) size kıyı Ege dışında yaşayamayacağını söylüyor örneğin.
Denizden ve yeşilden uzakta nasıl yaşandığını anlayamıyormuş.
Artık o ilişkide
kalamayacağınızı büyük bir düş kırıklığı ve büyük bir öfkeyle anlıyorsunuz.
Kendisine saygısı olan birinin bu arkadaşlığı sürdürmemesi gerektiğini
düşünüyorsunuz.
Öfkeniz geçmişe
mi, içinde yaşadığınız “an”a mı? Yoksa sizin de çok değişmiş olduğunuzu fark
etmenizdeki ironiye mi?
O fotoğraftaki
Sevgili Samiye arkadaşımı bulmanın yollarını araştırırken kendimi bu karanlığın
içinde buldum.
Bu yazıda pek iyimserlik
ve umut yok, farkındayım. Kaç zamandır bende de yok zaten.
Televizyon
açmıyorum. Yalnızca film-dizi izliyor ve kurgu kitaplar okuyorum. İnternetten
bir iki gazete haberi okuyorum, o kadar.
Bu ülkenin
acılarını taşıyamaz oldum.
Gene de siz
aydınlık günlerden umudunuzu kesmeyin.
29 Temmuz 2025 Salı
YANDIK
Hafif bir
karıncalanma var avuçlarımda. Sol elimi açtım, dikkatle inceledim, benim elim
değil. Bu çizgiler, bu yara izi bana aitmiş gibi durmuyor. Ellerim bana
yabancı. İçim ürperdi, üstümden soğuk bir yel esti geçti. Bir anlığına, sadece
birkaç saniye, belki sonsuz, bilmiyorum.
Sonra ellerim bana
geri döndü.
Gün görmüş, umur
görmüş çileli ellerim. Soğan doğrayan, sıçrayan kızartma yağından yanan
ellerim, ağlayan küçücük bir çocuğun üst dudağından ağzına doğru akan sümüğünü
silen ellerim, dostlarıma güvenle uzattığım, düşmanlarıma tetikte ellerim, kimi
zaman gözlerimin görmediğini gören ellerim, yazan çizen ellerim…
Aceleci ellerim,
telaşlı ellerim, çokça yanılan ama pes etmeyen ellerim…
Namerde asla
açılmayan ama yüze güleni dost sanan saf ellerim.
Sevdiklerimden
armağan alırken bile utanan, terleyen ellerim, vermeye gelince cömert ellerim,
Zavallı ellerim…
Sevdiklerini
incitmemek adına yalan söylerken kıvrılan, kıvranan, sızlayan ellerim,
Her acıya dayandı
da bu eller, ülkenin cayır cayır yanmasına dayanamıyor.
Yüzlerce masum
insanın zindanlarda tutsaklığına dayanamıyor.
Ağır hasta, hüküm
giymemiş, iddianamesi bile yazılmamış bir kanser hastasını ölsününe tutan
vicdanı anlayamıyor.
Kıvrandı kaldı.
Benden uzaklaştı, bana yabancılaştı, beni inkâr ediyor.
Üşüdüm, çok
üşüdüm. Bu yaz sıcağında her yer kavrulurken, dağlar taşlar alev ateş yanarken
üşüdüm.
Ellerim üşüdü.
14 Nisan 2025 Pazartesi
14 Nisan 2025 Günce
14 Nisan 2025
Dışarı çıkmam gerek. Sağ ayağım
dışarı çıkarken sol yağım içeri kaçıyor. Canım evden dışarı çıkmak istemiyor.
Zorunluyum. Fizik tedavi için o kadar
para verdim, gitmem gerek. Para yakacak gün değil.
Dışarı çıkar çıkmaz soğuk, yüzüme
buz gibi bir şamar indirdi. Nefesim kesilir gibi oldu. Durdum, gözlerimi
kapadım, derin derin nefes aldım. Bir anda kendime geldiğimi duyumsadım. Soğuk
muhteşem, uyuşukluk falan kalmadı.
Bulutların arasından güneş firar
etmeye çalışıyor ama etkisiz. Gökyüzüne, bulutlara, güneşe bir selam gönderiyorum.
Fizik tedavi aldığım kuruma,
özellikle tedavi odasına en cömertinden sıfır veriyorum. Hijyen berbat.
Hastaların başlarını koydukları,
ayaklarının altına aldıkları, kucaklarına aldıkları yastıklar aynı. Birinin
ayağından aldıkları yastığı bir diğeri başının altına koyuyor. Ben ellerime
destek olsun diye kucağıma…
Yerdeki halı bin yıldır yıkanmamış
gibi ve biz ayakkabısız üstüne basıyoruz.
İçim almıyor ama çaresini buldum,
evden terlik ve yastık götürüyorum. Burasının özel bir sağlık kurumu olduğunun
altını bir kez daha çizeyim.
İşim bitsin, bir daha mı? Tövbe… (Sağlıkta
çağ atlamıştık, öyle değil mi?)
Tedavi bugünlük sona erdi. Aile
hekimine de gitmeliyim. İlaçlarım bitti.
Dışarı çıkar çıkmaz havada
rüzgarla savrulan minik kar taneciklerini görür görmez beni aldı mı bir sevinç.
Hep derim ya, kar ve yağmur altında yürümeyi çok özledim. Nasılsa zorunlu da
olsa dışarıdayım ve kar yağacak. Ne güzel…
Kendi doktorum yokmuş, bir
başkasına yönlendirdiler. Sıramı aldım, bekliyorum. Çok kalabalık.
Bir ara gözüm dışarı kaydı; ne
göreyim. Kar başlamış, lapa lapa, hızla iniyor. İçimden bir mutluluk dalgası
kabardı. Kar altında yürüyeceğim. Kendime söz, acele etmeden ağır ağır
gideceğim.
İnsanları izlemeyi severim. Çok
çocuk var. Minik bir oğlan ve ablası koridoru oyun alanı sanmış olmalılar ki
hoplayıp zıplıyorlar. Çok da neşeliler. Hasta gibi görünmüyorlar, sonradan
anlıyorum ki hasta olan anneleri. Sonra kafamın içinde tilkiler bir mahkeme
kuruyorlar ve başlıyorlar kadıncağızı yargılamaya. Bu soğukta ve bu kalabalıkta
çocukları hastaneye getirmekle suçlanıyor. Hemen davaya müdahil oluyorum,
annenin çocukları bırakacak kimsesi olmadığını anlatıyorum. Anneye beraat…
Benim mahkemem adil bir
mahkemedir. Asla kimsenin hakkını yemez. Benim mahkemem defalarca beni de
yargılamıştır. Çok sayıda suçlu bulunmuşluğum vardır. İktidarın mahkemesine
benzemez. Çok şükür ki böyledir.
Sıram geldi. İçerde bütün
içtenliğiyle gülerek “Hoş geldiniz.” diyen bir doktor. İçim ısındı. İlaçlarımı
yazdı, ilaçlarımın etkilerini, yan etkilerini, kullanım şeklini tek tek sohbet
ederken anlattı. Hiç acelesi yok, hastasını çok önemsiyor. Hastasının yaptığı
espriye kahkahayla gülüyor. Espriye espriyle yanıt veriyor. Moral veriyor.
Doktor Haydar Can, çok yaşa, çok umur gör, hiçbir keder, hiçbir acı yüreğine
uğramasın.
Çıkıyorum, ne göreyim, kar dinmiş.
Bulutlar aralanmış. Güneş gene bulutları yırtmaya çabalıyor. Tüh, dedim ama
keyfim yerinde.
Eve yaklaştım, 10-15 adım kaldı
kalmadı, kar gene başlamaz mı?..
Tüühhh…
7 Nisan 2025 Pazartesi
Ülke Halleri
6 Ocak 2025 Pazartesi
DÜNDEN BUGÜNDEN
Teyzeminkiyle aynı kumaştan diktirdikleri gökkuşağı renklerindeki yanar döner basma entarimin kirlenmesine aldırmadan, avluda bir köşeye çökmüş beş taş oynuyorum. Aradan bunca zaman geçti, görüntü belleğimde pırıl pırıl. Anneannemlerdeyiz. Olsa olsa altı yedi yaşlarındayım.
Canım sıkılıyor. Arkadaş yok.
Dışarı çıkıp sokakta kimseyi göremeyince üzüldüm, kendi başıma oyun oynuyorum.
Bilyelerimi teyzem verdi. Onda çok bilye var. Benim oynamama izin vermez. Ben
mızırdanmaya başlayınca elime beş bilye verdi. Kitap okuyor, beni başından
savmanın kısa yolu bilyeler.
Kendi kendine beş taş oynamanın
eğlence neresinde? Bir süre sonra sıkılıyorum. Bilyeleri cebime koyup arka
tarafa geçiyorum.
Evin arkasında “örtme” dedikleri
kapısı olmayan büyükçe bir oda var. Bir tandır, yan tarafta bir ocak, ocağın
üstünde “baca” denilen kapaksız bir dolap. Çam çıralar, kibrit, bir şişe gaz
yağı orada durur. İkinci kattaki odanın bir penceresi de buraya açılır.
Tandırın diğer yanında tavana dek
yığılmış yavşanlar. Dedem yazıdan yabandan topladığı bu dikenli, kuru, çalımsı
bitkileri at arabasıyla getirir, anneannem özenle istif eder tandırın yanındaki
boşluğa. Tandırda yakacak olarak kullanılır yavşan. Çok çabuk tutuşur, tandırda
çıtır çıtır yanması çok hoşuma gider. Mırıl mırıl bir türkü gibi dinlerim o
sesi. Ekmek örtmede yapılır, salça, tarhana, pekmez orada kaynatılır, yemekler
çoğu zaman orada, ocakta pişirilir.
Anneannemin tandırın ateşine
gömdüğü çömlekte pişirdiği kelle paçanın, kuru fasulyenin tadı hala
damağımdadır. O kelle paçanın suyuna tirit… Ne denli şanslı çocuklar olduğumuzu
bugün anlıyorum.
Avlunun üstünde kocaman bir teras
bahçemiz var. Bahçede doğal bir kaynaktan gelen suyla dolan doğal,
kendiliğinden kayalardan oluşmuş bir havuz olarak anımsadığım bir havuz var.
Suyu buz gibidir. Dedem karpuzları o havuzda soğuturdu. Bir saatte çatır çatır
çatlayan bal gibi karpuzlar… İri çekirdekli… Şimdi o karpuzlar yetişmiyor.
Teras bahçeye çıkan merdivenlerin
başında koca bir ceviz ağacının altına bir halı serilmiş. Anneannem gaz
ocağında tel şehriye çorbası yapıyor. Şehriyeler şimdiki gibi paketlenmiş
değil. Spiral şeklinde sarılmış kocaman halkalar halinde açık satılır.
Avuçlarınızda sıkarak kırarsınız. Bol domatesli, mis gibi tereyağıyla yapılmış,
en organiğinden bu çorbayı nasıl keyifle içerdik cevizin altında. Şehriye
çorbasının kokusunu da hiç unutmadım.
Belleğim nerelere savurdu beni.
Beş taştan sıkılınca örtmeye girdim. Aklıma yavşanların nasıl yandığı geldi.
Bacadan kibriti aldım ve yanan kibriti yavşan yığınına tuttum. Nasıl bir anda
ateş aldı, koca yığın ejderhanın ağzından çıkan ateş gibi nasıl yanmaya başladı
anlamadım.
Korktum, ne halt ettiğim kafama
dank etti. Ama durdurulamaz bir alev topu yukarı odanın penceresini sardı. Bir
yandan çığlıklar atıyorum, ev halkını uyarmaya çabalıyorum, öte yandan
ağlıyorum.
Komşular, ev halkı havuzun suyuyla
yangını söndürdüler.
Annem suçlu arıyor, benim bu işi
yapmış olabileceğim akıllarına gelmiyor. Ben uslu bir çocuğum, benimle hiç
sıkıntı yaşamadılar.
Ben can havliyle “Ferda çıkardı
yangını.” diyorum. Annem “Eşek sıpası, Ferda bizim yanımızdaydı. Sen çıkardın
bu yangını.” dedi. Gözlerinden öfke fışkırıyor. Üstüme yürüdü, okkalı bir dayak
yiyeceğim, belli. Ama bana çok düşkün olan, beni gözünden bile sakınan
anneannem annemin önüne geçti, beni arkasına sakladı. O, örtmenin harap
olmasını, neredeyse evi tümüyle yakacak yangını unutmuş beni koruyor.
Duyduğum utanç, pişmanlık bu olayı
beynime, belleğime bütün ayrıntılarıyla kaydetmiş olmalı ki hâlâ capcanlı
anımsıyorum.
***
28.12.2024
Sözüm ona yazının ikinci bölümüne
başlayacaktım. Ama tutuldum kaldım. Günlerdir bekletiyorum.
Bugün evde boğucu bir yalnızlık
var. Yalnızlık duygusu hep var ama bugün yalnızlık göz pınarlarımda… Ne
kalabalık ailem ne de bir telefon kadar yakın dostlarım bu duygunun yüreğime
çökmesine çare değil.
Yaşar’ın yokluğu canımı yakıyor.
Yalnızca babanız, anneniz ölünce
öksüz ya da yetim kalmıyorsunuz. Sevdiğinizi, yaşam arkadaşınızı yitirince hem
öksüz hem yetim kalıyorsunuz.
Tutunduğunuz dal gidiyor.
Akıl defteriniz gidiyor.
Yaşamı anlamlı ve değerli kılan
yanınız; aklınız, yüreğiniz eksiliyor. Amacınız tükeniyor.
Fark ediyorsunuz ki sadece onun
için yemek yapmışsınız örneğin. Haşlama etin büyüğünü ve kemiksizini tabağına
koyuvereceğiniz kimseniz yok artık.
***
31 Aralık 2024
Bir yıl daha bitti.
Geceyi uykusuz geçirince geç
kalktım. Kahvaltıyı hazırlarken birden durakladım. Bir şeyler tuhaftı,
bilemedim. Çevreye göz gezdirdim, her şey her zamanki gibi… Derken anladım.
Sesler yok olmuştu. Bütün sesler… Artık borulardaki bıkkınlık vermeye başlayan sesler,
çay makinesinin sesi, üst kattaki komşunun hesapsız, çılgınca bağıra çağıra
konuşmaları, televizyon sesleri, yan taraftaki kargo elemanlarının gürültüleri…
Sesler gitmişti. Yalnızca
sessizlik, tuhaf olan buydu. Sessizlik kulaklarımda çığlık çığlığa yankılanıyordu.
Çok hoşuma gitti. Kahvaltımı o
duyguyla yaptım.
Keyif çayımı alıp salona
geçiyordum ki her şey normale döndü. Önce üst kattaki komşum, karşısında kim
vardı bilmem, avaz avaz bağırmaya başladı. Sonra kargocu gençler normal
ayarlarına geri döndüler. Birileri çeşme açtı.
Bu yılbaşını yalnız geçireceğim.
Annemle olmayı planlamıştım ama o istemedi. Sadece takvimdeki sayı
değişecekmiş. Diğer günlerden farkı yokmuş ki… Oysa ne çok severdi yılbaşı
kutlamalarını… Yorgun anam, bedeni yorgun, ruhu yorgun…
Kararıp kaldığımda, bocaladığımda
içimi ışığıyla aydınlatıveren insanlar var. Bu bakımdan şanslıyım.
Bir süre önce eczacım reçetemi
hazırladığını, akşama eve bırakacaklarını söylemek için aradı. Hep öyle
yaparlar zaten. Ardından bir ihtiyacım olup olmadığını sordu, ‘Hayır’ dedim.
Market veya başka herhangi bir yerden alınacak ne varsa almak istediğini söyledi.
Büyük bir minnet duydum ama kabul etmedim. Ama artık biliyorum, oralarda benim
için kaygılanan bir “evlat” daha var.
***
Bu yazıya başladığımda Çiğdem
buradaydı. “Çabuk bitir abla, okumak için sabırsızlanıyorum.” dedi.
Durum ortada. Ocak ayının ilk
haftasını da devirdik. Neden bu denli ağırlaştı bu yazı? Çiğdem’in hatırına
bitmesi gerek.
Kardeşim akciğer kanseriyle
boğuşuyor. Yaşar’ın gidişi ve bu durum ruhumu, aklımı çok yordu.
Ben bu mel’un hastalığa yakalanıp
da böyle direnen başka birini daha görmedim. İlk şoku atlattıktan sonra nasıl bir
savaş açtı hastalığına, şaşırırsınız. Ameliyat, tedavi süreci çok çok ağırdı
ama yaşama sevinci arttı eksilmedi.
Sanırım bu durum bizde irsi. Büyük
sıkıntılarla karşılaştığımızda umudumuz canlanıyor, direncimiz artıyor.
Aklımız, yüreğimiz seferberlik ilan ediyor. Yaşam ağır basıyor. Her koşulda, ne
zaman olursa olsun savaşa hazırız.
Yenilgiyi kabul etmeyen bir
ruhumuz var. Biliyorum, Çiğdem kazanacak.
Her gün en az dört beş gazete
okurum. Şöyle Allah için bir tane güzel, iç açıcı haber olmaz mı canım. Yok,
ilaç için desen bir tane bile insanı sevindiren bir haber yok. Okudukça beynim
karıncalanıyor, kulaklarım uğulduyor. Ama kısa sürede o savaşmak duygusu beni
kendime getiriyor. Ülkemin geleceği için umudumun tükendiğini sandığım anda
yenileniyorum.
72 yaşındayım, sağlığım netameli.
Meydanlara çıkamam ama konuşup yazabilirim. Umudumu yayabilirim.
Biliyorum, seksen milyon kişinin
içinde benim gibi milyonlar var. Bir gün, ama kesinlikle bir gün o milyonlar
bir olacak ve hep bir ağızdan haykıracak.
Bir gün, kesinlikle bir gün, hep
birlikte özgürlük şarkıları söylenecek.
Hep beraber denir de Nazım’a bir
selam verilmez mi?
“Hep bir
ağızdan türkü söyleyip
hep beraber
sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi
işleyip hep beraber,
hep beraber
sürebilmek toprağı,
ballı incirleri
hep beraber yiyebilmek,
yarin
yanağından gayrı her şeyde
her yerde
hep beraber!”
31 Ekim 2024 Perşembe
2024 EKİM
Eylül başı…
Hava eylül kokuyor.
Sonbaharın böyle kokması beni hep şaşırtır. İlkbahar,
yaz kokmaz, toprak kokusu yoktur. Sonbaharda toprak kendi egemenliğini
anımsatırcasına kokar.
Bereket mevsimidir ya, doğa ana insanoğluna sadece
doğanın bir yan ürünü olduğunu mu anımsatıyor ne?
Gece yarısını çoktan geçtik. Bir film izledim; tadı
yok. Paylaşmayınca hiçbir şeyin tadı yok. Biraz kitap okudum. Pencereyi
kapatırken yağmuru fark ettim. Hiç haberim olmamış. Biraz soluklanayım derken o
koku geldi, burnuma yerleşti. Eylül kokusu, toprak kokusu, güz kokusu…
Hafif serinlikle gelen koku yüzümü yaladı geçti gitti.
Pencereyi kapattım ama o sıkıntı gene geldi, sol yanıma yerleşti.
İçimdeki bitip tükenmek bilmeyen hüznü yalnızca bu
anlar aralıyor.
Eskiden duraklamadan bir çırpıda yazardım. Şimdi aklım
ve yüreğim senkronize olamıyor bir türlü.
Eylülün ilk haftasında
başladığım yazıyı sürdüremiyorum.
22.10.2024
Güz ortası… Doğanın renk cümbüşü, toprağın doğumu,
bereketi çok görkemli… Ancak, hep söylerim, bana ayrılıklardan haber verir güz
mevsimi. Bu yüzden pek sevmem.
Taşınmalar da var. Evsiz göçebeler gibiydik. Bizdeki
nasıl bir şans ise, hep aç gözlü, sonradan görme ev sahipleri çıktı bahtımıza.
Ve yine nasıl bir şans ise bu; hep güze denk geldi.
Taşınırken en son paketlenen çaydanlık, çay ve
bardaklardır. Yeni evde ilk açılan bu pakettir. Yemek dışarıda yenebilir ama
çay aralıksız demlenmeli. O yorgunluğun tek ilacı.
Bizde (Yaşar’ın yazılı olmayan yasası) yeni evde
ikinci olarak kitap kolileri açılır. Kütüphane, elde şerit metre, yerleri
dikkatlice ölçülerek yerine yerleştirilir. Sonra Yaşar’ın, yardım istemeden,
sıkılmadan zevkle yaptığı kitapları yerleştirme işi başlar. Bana düşen
aksatmadan, durmaksızın çay servisi yapmaktır, o kadar.
Kitaplar yerleşti mi, gerisi kolay. Birer battaniye ve
koltuklar emrimize amade. Sonra yavaş yavaş yerleşilir nasılsa.
Ancak benim bir türlü anlam veremediğim bir düzen
anlayışı vardı Yaşar’ın. Romanlar yerli-yabancı yazar adlarına göre
düzenlenirken Yaşar Kemal’e baş köşede, özel bir yer ayrılır.
Şiir kitapları bir dolabın yarısı kadarını kaplar ama
Nazım Hikmet ve Hasan Hüseyin Korkmazgil için başka bir yer ayrılmıştır.
Alev Alatlı’yı ben önceleri beğenirdim. Bütün
yapıtlarını satın almıştım. Yaşar hiç sevmedi ve okumadı. Onun kitaplarını,
kendi kafasına göre kütüphanenin ayrı bir bölmesine sürgüne yollardı. Sonra
Alev Alatlı’nın omurgasında kayma olup da ekseni yamulunca benim de nefretimi
kazandı. Kızı ve damadının devletten alacağı işlerin hatırına Recep Tayyip
Erdoğan’ı nasıl övdüğünü anımsar mısınız, bilmem.
Alatlı "Sayın Cumhurbaşkanım bugün 1.5 milyon
Suriyeli'ye kapılarını açtığınız için tarih sizi ayrı bir yere yazacak. Dünya
5'ten büyüktür dediniz ve tüm oligarkları boşa çıkardınız. Bugün George Orwell
olsa sizi ayakta alkışlardı. O yetmez Daniel Defoe de kalkar o da alkışlardı.
Sizin sahici dostlarınız sanatçılar ve edebiyatçılar arasındandır." dedi.
Bu sözlerin ardından Emine Erdoğan gözyaşlarını tutamadı.” şeklinde basında yer
alan sözler ibretlikti ve bir insanın ne kadar dibe batacağına dair küçük bir
örnekti.
Niyetim, yıllar sonra Norveçlilerin Knut Hamsun’a
yaptıklarını yapmaktı. Bunu ciddi olarak düşünüyordum. Apar topar içeri nasıl
atılacağıma dair Yaşar’dan uzunca bir uyarı da almıştım. Ben hayali eylemimi
gerçekleştiremeden tası tarağı toplayıp cehenneme taşındı yağcı müptezel.
Her neyse, kitaplar hala duruyor ve ben yarısını
okumadım, okumam da…
Şu anda bütün kitaplar, Yaşar’ın yerleştirdiği
gibiler. Taşınmak zorunda kalırsam bütün kütüphanenin fotoğraflarını çekeceğim,
Yaşar’ın düzeni korunacak.
***
26.10.2024
Günlerdir, akşamdan planladığım, sabah kalkınca
kendime bin türlü bahaneler üretip vazgeçtiğim bir iş vardı.
Çok severek aldığım kışlık bir mantom var. Zevkle de
giyiyorum ama bir dikim hatası kafama takılıp duruyor. O mantoyu terziye
götürüp bir çaresi var mıdır, öğreneceğim. Plan bu…
Ancak içimde dışarı çıkmakla ilgili tuhaf bir
isteksizlik var. Başka işler, acil gereksinimler, doktora gitmek için bile
dışarı çıkmak zulüm gibi geliyor. Kapıdan çıkmak zorunda kaldığımda adımlarım
geri geri gidiyor.
Depresyondayım; belli… Bir doktora gitmek gerek.
Komşularım ve dostlarım var bereket. Bunaldığımda,
gereksinim duyduğumda yardımlarını esirgemeyen canlar…
“Feride teyzem, bugün sesin çıkmıyor, iyi misin?”,
“Feridoş, emrin olur, hemen geliyorum.”, diyen seslerim var.
Bugün kendime epey söylenip fırça çektikten sonra
mantoyu alıp terziye gittim. Dönüşte biraz meyve falan alırım düşüncesiyle
alışveriş arabamı da aldım. Terzi şıpın işi anladı sorunu. Sevindim.
Markete uğradım. Sebze ve meyveler yeni gelmiş. Eh,
arabayla da geldim. Şöyle bir rahatça alışveriş yapayım derken abartmışım.
Kendimi yorgun hissettim. Ayaklarım falakaya
yatırılmış gibi sızlıyor. Dönüş neredeyse olanaksız. Ercan’ı aradım; il
dışındaymış. Bu kez Güldenciğimi çağırdım. Öyle çabuk geldi ki…
Dostları olmalı insanın, sevdiği, güvendiği sağlam
dostları… Uğruna her şeyi yapabileceğin, senin uğruna her şeyi yapabilecek
dostlar… Yanlarında kendini güvende hissettiğin, hiçbir zırha gerek duymadan
ruhunu açabileceğin, varlıkları huzur veren insanlar…
Ne güzel…
(Uzunca bir zamandır etrafımızdaki yüzlerce arkadaş
hazan yaprakları gibi savrulup kayboldular. Artık yoklar. Yaşar gittiğinde bile
arayıp sormayan eski arkadaşlar, yoldaşlar, tanıdıklar var. Ama içimde hiç
üzüntü yok onlar için. Yalnızca birazcık öfke, o kadar.)
Anneannem derdi ki; “Sarımsağın seyreği sıkından
iyidir kızım. Çevrendeki kalabalıkla övünme, o kalabalığa güvenme. Senin için
gözyaşı dökecek üç kişi yeter de artar bile.”
Benim okuma yazma bilmeyen bilge anneannem, canım,
haklıydı elbette.
Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun dediğince:
“Dostluk dediğin güzel bir kitap
Hava gibi
Su gibi
Ekmek gibi
Vazgeçilmez bir tad
Sonuna kadar dayanmak şart”
Yazımın bu bölümü dostlarıma teşekkürüm olsun.
***
27.10.2024
Ben normal zamanlarda, ürkek, kalp kırmaktan ölesiye
korkan biriyim. Oldum bittim üstüme gelinmedikçe, damarıma basılmadıkça sakin
biri oldum. Bütün evrenle barışık olduğumu düşünmeyi seviyorum.
Ama kendimi, sevdiklerimi, dostlarımı, ailemi saldırı
tehdidi altında görürsem, bir haksızlık-bir adaletsizlik sezersem bir anda
canavara dönüşüyorum. (Yaşar böyle diyor; canavar. Bu yanımı seviyormuş.)
Bir süredir, özellikle son 20-25 yıldır, ortaçağ
zırhlarına benzeyen o kalın çelik zırhı hiç çıkaramadım üstümden. İçten içe hep
savunma halindeyim.
Gerçi eskiden beri ciddi ve sert bir görünümüm
olduğunu söylerlerdi. Zoruma giderdi bu.
AKP iktidarı bütün toplumu böyle bir hastalıklı ruh
haline soktu. Sürekli tedirgin, sürekli savunmada, sürekli saldırı pozisyonunda,
mutsuz insanlar olduk.
Her yerde tehlike, her yerde tehdit görüyoruz. Gönül
rahatlığıyla alışveriş yapamıyoruz örneğin. Ya kazıklanırsak, ya
dolandırılırsak…
Hayal kurarken bile kızdığım ya da sevmediğim
insanlara karşı nasıl bir tavır geliştireceğimi hayal ediyorum.
Umarım bütün insanlığın ruhunun ve aklının apaydınlık
olduğunu görmeden ölmem.
Saat tam 24.00. Gecenin içine bir Özdemir Asaf
bırakarak güzel ve mutlu yarınlara diyorum; her birinize ve ayrı ayrı.
Umut Yaprakları
“Öyle bir ilkyaz ol ki korkut yaprakları,
Öyle bir son yaz ol ki tut yaprakları,
Sararıp dökülürken güz rüzgârlarında
Ardında savrulsunlar, umut yaprakları.
Sevinçlerinde onlar vardı, hüzünlerinde onlar
Seninle yeşerdiler, seninle soldular..
Olsunlar senden sonra da umut yaprakları.”
27 Ağustos 2024 Salı
Ağustos Sıcağında Niğde’de Çarşı Pazar
Genç adam bir bebek arabasıyla yaya geçidinin başında bekliyor. Elindeki telefona gömülmüş. Yeşil ışık yandı görmedi. Telefona öyle dalmış. Bebeğe baktım. Minicik bir yavru. İki aylık var yok. Çok küçük. Arabanın üstü açık. Güneş tam tepede, bütün sıcaklığını o minicik bebeğin üstüne boca ediyor. Ortalık kavruluyor.
Geçip gidecekken dayanamadım döndüm ve seslendim.
-Evlat, o telefonu bırak da bebekle ilgilen. Çocuk güneşin
altında yanıyor, haberin yok.
Beni duymuyor. İyice yaklaşıyorum ve kulaklıklarını fark
ediyorum.
Gençlerin acımasızca eleştirdiği, “her şeye maydanoz” yaşlı
teyzeler gibi görünmek de istemiyorum ama bebek neredeyse buharlaşacak.
Bastonumla genç adamın omuzuna dokunuyorum, irkiliyor.
Yineliyorum:
-Evlat, o telefonu bırak da bebekle ilgilen. Çocuk güneşin
altında yanıyor, haberin yok.
Şaşkın, utanmış, yanıtlıyor:
- Yeşil ışığı bekliyorum teyze!..
-Yeşil ışık yandı, geçti, görmedin. Telefonda ne var,
çocuktan önemli olan ne oğlum?
Yola indi ama çok şaşkın. Arabalar vızır vızır, adım atacak
gibi oluyor, duruyor… Seslendim arkasından:
-Durma yürü, nasılsa duracak araçlar. Genç adam yürüdü,
araçlar durdu. Karşıya ulaştığında geri döndü, bana baktı. İzlediğimi görünce
yoluna devam etti.
Farklı duygular içindeyim. Bu adam o çocuğa nasıl babalık
yapacak? O minicik bebekle neden gün ortasında ve yalnız dışarıdaydı? Gerçekten
utandı, mahcup oldu, yüzü kıpkırmızıydı. Bir daha böyle bir sorumsuzluk yapmaz
mı?
Dilerim o küçücük insan yavrusu sağlıkla, sevgiyle, ilgiyle
büyür.
***
15 Ağustos, Perşembe pazarı…
Çiğdem benimle pazara çıkmak istedi. Pazar yerli ürünlerle
dolu… Bol bol, iştah kabartan cinsten. Çiğdem pazarımızı unutmuş. Çocuk gibi
her gördüğü sebzeye, meyveye atlıyor hevesle…
Bir gün sonra, pazarda yaşadıklarımı anlatmak için yazıya
döndüm. Ama hiç isteğim yok. İçim çekilmiş gibi. Kocaman bir boşluğun
içindeyim. Tek satır yazacak halim yok.
Çiğdem “Abla dün yaşadıklarımızı mı yazacaksın?” dedi.
“Evet ama vazgeçtim. Bugün yazamıyorum.” dedim.
Olanlar bizi etkiledi, sarstı, kızdırdı ama aslında çok
olağan, çok sıradandı. Kendime de bunların beni etkilemesine izin verdiğim için
kızgındım.
Yanımda hasta kardeşim var. Olay büyük olasılıkla büyüyecek,
çirkinleşecek. Polis, ifadeler derken hiçbir şeyin üzmesini istemediğim
kardeşim çok etkilenecek.
Sürüsüne bereket kışkırtıcı ajanlardan, ağzının içi cüruf
dolu biri… Bir pazarcı… Benim alışveriş yaptığım pazarcıyla sohbetin ortasına
dalan hadsiz biri…
Domates almak için bir tezgâha yanaştık. Domatesler güzel
görünüyor. Fiyatı 10 liraymış. İyi, bayağı ucuzlamış. Pazarcı seçtiriyor da…
Biz domateslerimizi seçerken bir kadın yanaştı tezgâha, eline bir domates aldı,
fiyatını sordu. Pazarcının yanıtını beğenmemiş gibi dönüp gitti. Pazarcı
anlaşılan domatesin bir haftada 25 liradan 10 liraya düşmesinden hoşnut değil,
söylendi kadına.
Kötü huyumdur, bu durumlarda susmayı beceremem…
“Alacak durumu yoktur kadının. Geçen gün fırında askıda
ekmek uygulaması için kapıda bekleyen kadınlar gördüm. İnsanlar çok zor durumda.
Alım güçleri çok düştü.” dememle yanda kavun karpuz satan biri atladı lafımın
önüne.
“Sen solcusun, bak ben sağcıyım. Gariban yok memlekette.
Benim bir evim var, yandaki komşum……”diye uzun bir söyleve girişti. Ama her
cümlenin arasında “Sen solcusun.” diyor. Söylediklerinin konuyla ilişkisini
anlamaya çalışıyorum, yok, anlamsız… Daldan dala atlayıp “Sen solcusun.”diyor.
Lafını bitirmesini beklemedim, kestim. Bana “Dinle. ”diye
emrediyor.
“Ne oldu, solcu olduğum alnımda mı yazıyor? Yoksulluk
deyince savunmaya geçtin. Evet, solcuyum ve bununla gurur duyuyorum. Kes sesini
de sen beni dinle. Ben yoksuldan yanayım, ezilenden yanayım, ben emeği, hakkı,
adaleti savunuyorum. Solcuyum, namuslu bir insanım. Vicdan sahibi bir insanım.
Rahatsız mı oldun? Yoksulluk her yerde. Pazar sonu tezgâhınızı toplayıp
gidiyorsunuz, attığınız çöplerin başına en az elli kişi birikiyor, haberiniz
var mı?”
Artık aklıma ne geldiyse, açtım ağzımı yumdum gözümü…
Pazar dönüşü elim ayağım titriyordu ve sinirlerim yay gibi
gerilmişti.
Anlaşılan adam beni kışkırtarak İzmir’de Dilruba kızıma
yapılana benzer bir durum yaratmaya kalktı. “Sen solcusun, gariban yok
memlekette.” lafından başka laf bilmediği için de başaramadı. Hem cahil, hem
korkak.
*
Yaşam bir alışveriştir.
Sevgi bile alışveriştir. Sevgi almayan sevgi vermiyor ne
yazık ki...
Ana-baba ve evlat ilişkisi bir alışveriştir örneğin.
Kızlarının ihanetiyle korkunç acılar içinde kahrolan Kral
Lear, yaptığı alışverişte ve seçimlerinde zarara uğramıştır. Evlatlarının
sevgisini satışa çıkarmış en çok veren kazanmış. Tahtını en çok verene, yani
babalarına duydukları sevgiyi maddi zenginliklerle ölçen iki kızına tahtını
bırakmakta sakınca görmemiş. En az veren yani sadece sevgisini sunan küçük kız kaybetmiş.
Cezası saraydan kovulmak olmuş ama tahtını bırakıp huzura ereceğini sanan kral
da kapı dışarı konmuş. Shakespeare’in tragedyası böyle sürüp gidiyor…
Tahtını kaybetmek, yoksulluk içinde ölüp gitmek… Ağır bir
ceza, zararı büyük bir alışveriş…
Kardeş sevgisi de bir alışveriştir. Kardeşlerle bu ilişki
insanlık tarihinin en acıklı trajedilerinin konusu olmuştur.
Aile, eş-dost, hısım akraba, konu komşu, dost arkadaş
ilişkileri farklı mıdır dersiniz?..
Sadece alışveriş. Alırsan verirsin.
Şu sosyal medya evrenine bir bakın: “Beğeneni beğenirim,
yorum yapana yorum yaparım, selam verene selam veririm…”
(Yaşar, Facebook’taki siyasi paylaşımları nedeniyle
yargılanıp ceza aldığında uzaklaşan “arkadaşlar”ına ne çok içerlemişti. Alışverişte
riskten kaçınmak budur işte.)
Hiçbir şey karşılıksız değil.
Var oluşunu alışverişe bağlamayan bir tek doğadır. Almadan
verir.
(Tanrı bile kullarıyla alışveriş yapar. Tanrı’nın
alışverişini onun adına Tanrı’yı meta olarak kullanan ve Tanrı üzerinden kendi
kirli çıkarlarını hayata geçirmeye çalışanlar yapar. Tanrı’nın sırf hacca
gitmedim ya da namaz kılmadım diye beni cehenneme göndereceği safsatasına
inanmıyorum. Tanrı sadece benim iyi ve adil bir insan olmamı bekler.)
Doğa karşılıksız verir. Hiçbir beklentisi yoktur. Kendi
dengesini, kendi içindeki uyumu korumaktır tek amacı.
Balkonumdaki çiçekler güzellikleriyle benim gözümü ve
gönlümü doyuruyorlar. Evet, su veriyorum, gübre veriyorum ama kendi doğal ortamlarında
bana zerre kadar gereksinimleri yok. Onları almak, bakmak benim seçimim.
Karşılıksız yapmıyorum bunu. O güzelliklerin hatırı için neler yapılır, değil
mi?
Bahçedeki elma ağacı iki yıl meyve vermesin, kesilir.
İnsanoğlu alışverişi bitirmiştir çünkü. Meyve yoksa yaşam da yok. Doğa
vericidir; insan, gözü bir türlü doymayan alıcı…
Aşk bir alışveriştir. En kârlı, en güzel alışveriş… İnsanı
güzelleştiren, arıtan, zenginleştiren bir alışveriş. En masum, en gerekli
alışveriş.
Çünkü insanın karanlık yanını aydınlatır, içinin kirini
temizler.
Bütün o karşılıklı çıkar ilişkilerinden uzak, insanlığımızı
koruyan, yüreğimizdeki iyiliği ortaya çıkaran, içimizin karanlığını ışığa boğan
o yüce duyguya selam olsun. “Aşk imiş her ne vâr âlemde” diyenlere de…
(Yazının bu bölümünü canım eşime, uzaklardaki sevgiliye,
bencilce ilişkiler yüzünden acı çekmiş o güzel insana ithaf ediyorum.)
6 Temmuz 2024 Cumartesi
Atatürk'e İliştirilen Yalanlar
Öncelikle, Falih Rıfkı Atay'ın anlattığı bir anektodu şuraya bırakayım:
11 Haziran 2024 Salı
Gene Nazım Hikmet Sahtekarlığı
İnternette Nazım Hikmet'e ait olduğu iddia edilen bir metin dolanıyor. Kardeşim Ferda'nın da aklına takılmış, bana sordu.
DÜŞLERE ve MUTLULUĞA DAİR
Eskiden, çok değil üç beş ay öncesine dek rüyalarım anlamsız, kabusa benzer bölük pörçük görüntülerdi. Bilinçaltım rüyalarıma ne verdiyse ...
-
Sevgili yeğenim Bilgesu'nun yazmaya hevesini biliyordum. Arada yazdıklarını okur ve çok beğenirdim. Şiir yazdığını bilmiyordum. Gönd...
-
7’den 77’ye hemen herkesin yaptığı yaygın bir yanlışlıktan söz edeceğim. Eskiler buna galat-ı meşhur derlerdi. Çok yaygın olduğu ...
-
Sevgili Hocam Mazhar Kükey'i 35 yıl sonra yeniden görmek çok güzeldi. Uzun, çok uzun bir ömür diliyorum değerli hocama. Emekli oldukta...
-
"Yıl 1962 Ankara’da yayımlanan, hükümet ve düzen işbirlikçisi bir gazete, kendi topraklarında yaşama özgürlüğü elinden alınmış mesn...
-
Bir akrabam yıllarca önce anlatmıştı. Bahçeli'de kurban keserler. Kendisinin tüm itirazlarına karşın bir dirhem bile dağıtılmayan et e...
-
DİLİM GİYDİRİR BANA KİLİM 1- 24.02.2015 tarihinde Kanal Türk’te akşam haberlerinde, haberleri sunan kişi "aile kabristanlığ...
-
Nicedir aklımda. "Tanrı" dendiğinde küfür ediliyor sanan, boyuna kadar günaha batacağını düşünen Müslümanlar için "Allah...
-
Bugün bir arkadaşım anlattı. Çok öfkeli ve şaşkındı. Kızı 4. sınıfa gidiyor. Öğretmenin verdiği Türkçe dersinden bir ödevle ilgili ann...
-
“BENİM HALİM MEMLEKETİN HALİ.” Bor Devlet hastanesinde, son zamanlarda iki doktora gittim. İlki göz doktoru… Niğde Devlet Hastanesi...
-
Yıllardır zambak olarak bildiğim bu çiçeğin adının "süsen" olduğunu öğrendim. Okuduğum romanlarda, öykülerde, şiirlerd...

