4 Nisan 2013 Perşembe

BİR "KESK" AFİŞİ VE ARABESK


“Zalimin zulmü varsa sevenin Allah’ı var.”

KESK bir afişinde bu şarkıyı çağrıştıran bir slogan kullanmış:

“Zalimin zulmü varsa emekçinin KESK’i var.”

Arabesk arabesk kokan, yıvışık, bulaşık bir edası var.

“Zalimin zulmü varsa sevenin Allah’ı var”

 Böyle şarkılar yıllarca kültürel ve duygusal, siyasal yozlaşmaya neden oldu. Zalim size zulmediyorsa Allah’a sığının diyor. Aslında bu bir aşk şarkısıdır.  Ama sevgilisinden ayrılmadan başka sevgili bulan bir kadına duyulan aşktır bu. Marazi, kaderci.

İlk bakışta doğru gibi görünse de altındaki tuzak hemen görülüyor. Zulme ve zalimlere karşı savaşmak, direnmek, insanlık onuruna sahip çıkmak yerine tevekkül edin, Allah’a sığının.

Sağlık sisteminin, eğitimin, adalet sisteminin bu hale nasıl ve neden getirildiğini sorgulamayın, Allah’a sığının.

Milletvekilleri, bakan danışmanları, bürokratlar vb. maaşlarının yanında size verilen üç parayı,

teşeron sisteminin nasıl bir kıyım makinesine dönüştüğünü,

işsizliği,

 atanamayan öğretmenleri........ zulüm gibi görüyorsanız Allah'a sığının.

Kesk üyesi kimi küçücük çocuk anası, kimi gebe 9 kadının aylarca içerde tutulması haksızlık ve zulüm gibi görünüyorsa gözünüze Allah’a sığının. Bu kadınlar KCK ile ilişkilendirilmişti.

Bu arada Orhan Gencebay’ın akil insanlar listesinde olması da acı bir ironi olsa gerek.

Çağrışım ilginç bir beyin ifrazatıdır. Bilinçaltına neleri yollar, bilinçaltından neleri çıkarır ve yeniden piyasaya sürer, şaşarsınız.

Şimdi!…

“Zalimin zulmü varsa emekçinin KESK’i var.” Sloganını duyan, okuyan kişi önce şarkıyı mı anımsar, emekçinin hak aramasını mı?

Bu slogan size, bir emek örgütü olan KESK’e güvenmeyi, bunun için büyük bir hak kavgasına girişmeyi mi telkin eder? “KESK’e güvenin, gerisine karışmayın, o sizin yerinize her mücadeleyi yürütür.” duygusunu mu?

KESK üyesi binlerce emekçinin beyinlerini bu şekilde yakalamaya kalkıyorsanız, sapıtmışsınız demektir. O insanların beyni de ruhu da o kadar küçük değil. Öyle yağma yok. Bu insanlar “biz” siz konuşmaz, bu insanlar “biz” olmadan mücadelenin eksik kalacağını, yürümeyeceğini bilir. Bu insanlar, bedel ödemeden kazanılamayacağını bilir. Yok öyle arabesk havalar.

Heyhat…..

Bunca yıllık emek örgütü KESK, başka slogan bulamamış. Bedel ödemeyenlerin bulacağı slogan budur işte.

 

5 Mart 2013 Salı

GENE ŞİİR ÜZERİNE

ŞİİR ÜZERİNE

Edebiyat yaşamdır, Türk Edebiyatı zengin bir yaşanmışlığı, acıları gecelerden gündüzlere damıtan ruhları taşır her sözcüğünde, her uyağında.

Karacaoğlan’ın dört şiirini okumuş olan birisi artık nerede görse tanır şairin dizelerini. Dizelere sinen ruh, şairin dili, anlatımı, ait olduğu gelenek kuşkuya yer bırakmaz.

Yaşar Kemal’den alıntıladığınız bir paragrafı, Peyami Safa’ya aittir diye yutturamazsınız bir okura.

Nazım Hikmet’i de bir başkasıyla karıştıramazsınız kesinlikle. Hayatında bir Nazım şiiri bile okumuş olan biri farkı derhal anlar.

Anonim eserlerde bile benzer bir durum vardır. Sahibi belli olmayabilir ama ait olduğu gelenekten, dilinden, temasından, ait olduğu dönemi bilirsiniz.

“Ben Cumhuriyet Kadınıyım

takamam yüzüme peçeyi

saramam bedenimi kara çarşafa

ve ihanet edemem yüce ataya

ben cumhuriyet kadınıyım

laik yaşamak varken

şeriat diye bağıramam

ekmek özgürlük eşitlik savaşında

erkeğimle omuz omuza vuruşmak varken

boynuma zincir ayağıma pranga vurdurup

sinemem bir köşeye

ben cumhuriyet kadınıyım

inkar edemem nene hatunu kara fatmayı

bebeği yerine mermiyi saran o yüce anayı

unutamam çanakkaleyi dumlupınarı kurtuluşu

her karışı şehit kanlarıyla sulanan vatanı

satamam ne pahasına olursa olsun

ben cumhuriyet kadınıyım

değer görürken öpülürken elim

satılamam pazarlarda köle misali

dünya kadınlarıyla aynı safta olmak varken

ikinci sınıf sıfatını yakıştırmam kendime

kadın erkek eşitliğini vermişken elime atam

yine on adım geriden yürüyemem

ben cumhuriyet kadınıyım

yürümek varken ilkeler elimde

uğraşamam sultanla sarayla

………………………………………….”

 

Böyle bir metin dolanıyor internette şiir diye. Sahibi belli değil, anonim yani. Bir kere bu bir şiir değil, olamaz. Bu denli yaratıcılıktan, çağrışımlardan, duygudan uzak; lise tarih kitaplarından ezberlenmiş bilgilerin art arda sıralandığı satırlar, sırf alt alta dizilmiş diye şiir olamaz. Ben metni internetten aldım ve üzerinde oynamadım. Aslı buysa, yazım kuralları, noktalama bakımından da berbat bir kompozisyon.
(Bu metni şiir diye okumak da çağdaş Cumhuriyet kadınına hakarettir, onun aklını küçümsemektir.)

“Ayın altında kağnılar gidiyordu.

Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.

Toprak öyle bitip tükenmez,

dağlar öyle uzakta,

sanki gidenler hiçbir zaman

                 hiçbir menzile erişmiyecekti.

Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle.

Ve onlar

             ayın altında dönen ilk tekerlekti.

Ayın altında öküzler

başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi

                                          ufacık, kısacıktılar,

ve pırıltılar vardı hasta, kırık boynuzlarında

ve ayakları altından akan

                       toprak,

                             toprak

                                   ve topraktı.

Gece aydınlık ve sıcak

ve kağnılarda tahta yataklarında

koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.

Ve kadınlar

birbirlerinden gizliyerek

bakıyorlardı ayın altında

geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.

Ve kadınlar,

bizim kadınlarımız :

korkunç ve mübarek elleri,

              ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle

                                        anamız, avradımız, yârimiz

ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen

ve soframızdaki yeri

                 öküzümüzden sonra gelen

ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız

ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki

ve karasabana koşulan

ve ağıllarda

ışıltısında yere saplı bıçakların

oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan

                                           kadınlar,

                                                 bizim kadınlarımız

şimdi ayın altında

kağnıların ve hartuçların peşinde

harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi

aynı yürek ferahlığı,

aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.

Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde

                             ince boyunlu çocuklar uyuyordu.

Ve ayın altında kağnılar

               yürüyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.”

 

Şiir budur.

İşte bizim kadınlarımız böyle attılar Cumhuriyet temellerine ilk harcı.

Teması yakın bu iki metnin birbiriyle ilgisi olmadığı çok açık değil mi? İkinci metin bir şiirdir, eşsiz güzellikte bir şiir. Üstelik hemen anlaşılacağı gibi Nazım Hikmet’in bir şiiridir. Arada dağlar var demeyeceğim; çünkü bu da bir mesafedir ve bu iki metin kıyaslanamaz bile.

Bizde ne yazık ki şiir okuma alışkanlığı yoktur. Kitap okumaktan anladığımız sadece roman okumaktır. Geçmişinde koca uygarlıkları şiirle inşa etmiş bir toplum için ne acı, değil mi?

Nazım Hikmet’i, Ahmet Arif’i …. herkes duymuştur ama birkaç şiirini kulaktan dolma bilenlerin sayısı bile azdır.

Şiir okumadığımız için de hayatımız böyle iyice kurudu, yavanlaştı, çölleşti.

Şiirli günler…

 

 

 


 

 

 

17 Kasım 2012 Cumartesi

SÜSEN - ZAMBAK

 


Yıllardır zambak olarak bildiğim bu çiçeğin adının "süsen" olduğunu öğrendim. Okuduğum romanlarda, öykülerde, şiirlerde adı geçen ve bende gizemli, egzotik çağrışımlar uyandıran süsen çiçeğinin, bildiğim zambak olduğunu öğrenmek canımı sıktı. Yüzüklerin Efendisi'nde yüzük kardeşlerinin yolu üzerinde sıksık ortaya çıkar bu çiçek. Tolstoy da sever bu çiçeği. Önleyemediğim merakım yüzünden süsen romantizmini yitirdi, mezarlık çiçeğine dönüştü. Aslında zambak olarak da severim bu bitkiyi, kokusuna bayılırım. Eskiden Eyüp Sabri zambak kolonyası üretirdi. Küçük şık şişelerde uçuk eflatun rengiyle çok hoş görünürdü. Hele kokusu, hele kokusu. Antakya’da, gördüğüm zambakları koparıp vazoya koyduğumu gören arkadaşlarım; "Bırak şu mezarlık çiçeğini." demişlerdi. Gerçekten de Hatay Reyhanlı’da mezarlıkta ot yerine zambak biterdi. O zamanlar buna çok şaşırdığımı anımsıyorum. Bir şiir okurken, süsene bir kez daha rastlamak, sonra internette görsellerde süseni aramak ve değişik renklerde, çok güzel ama gerçek yaşamda zambak olarak bildiğim çiçeği bulmak. Düşsel çiçeğim süsen, nasıl da zambağa dönüştü. Ah önleyemediğim merakım... Galiba öğrendikçe düşlerimizden ve coşkularımızdan uzaklaşıyoruz.


27 Ekim 2012 Cumartesi

KEMERHİSAR'DA DEMOKRASİ KAZANDI


KEMERHİSAR’DA DEMOKRASİ KAZANDI

27 Ekim 2012 Cumartesi günü, uzun, çok uzun bir aradan sonra Niğde’nin Kemerhisar Beldesinde demokrasi büyük bir zafer kazandı.

Cumhuriyet Halk Partisi, bu beldede uzunca bir süre elinde tuttuğu belediye başkanlığını son iki dönemde AKP’ye vermişti. Vermişti diyorum çünkü altın bir tepsi içinde adeta sunulmuştu. Siyasi anlamda bir sürü hata yapılmış ve sonuçta böyle bir hezimet yaşanmıştı.

Oysa bugün, CHP’nin, içtenlikle yanlışlıkları görüp, hataların üzerine gittiğini gördük.
Halk olmadan siyaset yapılamayacağı, masa başı pazarlıklarının, dar alanda kısa paslaşmaların siyasette yerinin olmadığı görülmüş.

Erdemli ve samimi bir yaklaşımla yapılması gereken yapıldı.

Belediye başkanlığı için kamuoyu yoklaması yapıldı.

Beş aday vardı.

Demokrasi kazandı, Kemerhisar kazandı.

Başından sonuna dek bu yarışı izlemeyi iş edindim.

Öncelikle katılımın çok fazla olduğunu söylemem gerek. İnsanlar mutluydu. Beş adayın destekçileri vardı elbette, ancak konuşmadan adaylarını anlayamıyordunuz. Herkes kolkola, hiçbir gruplaşma yok, ters bakışlara rastlayacak mıyım diye yüzleri tek tek inceledim, gördüğüm sadece sevinçli bir heyecan oldu.

CHP sağol, hep böyle ol.

Ben başka mutluluklar da yaşadım bu arada. Yıllardır görmediğim sevgili eski öğrencilerimi gördüm. Suat, Yaşar, Refik ve diğerleri, sevgili öğrencilerim. Bir bardak çaya geçmişi katık yapıp konuştuk. Ne güzel gençlerdi, ne güzel insan olmuşlar.

Gönendim.

Not: Bir saptama ve çok ama çok küçük, dostça bir eleştiri:

Keşke yöneticiler bütün adaylara AYNI MESAFEDE dursalardı.



 SONUÇLAR AÇIKLANIYOR.






 TAM 6 SANDIKTA 1800 KİŞİ OY KULLANDI.
 OY KULLANMAK İÇİN BEKLEYENLER...






 SONUÇLAR BEKLENİYOR.
 
MERAK İÇİNDE SAYIMI GÖZLEYENLER.


YÜZLERDEKİ KEYFİ SİZ DE GÖREBİLİRSİNİZ.
 

17 Ekim 2012 Çarşamba

Feride'nin Kısırı



Ailemin ve dostlarımın çok sevdiği, tarifini istedikleri özel kısır tarifimi paylaşıyorum.

MALZEMELER – 4 kişilik

1-      Köftelik bulgur – iki su bardağı dolusu

2-      Domates salçası – iyice dolu bir çorba kaşığı

3-      Biber salçası –                              

4-      Domates – rendelenmiş iki adet

5-      Bir orta boy kuru soğan

6-      Sarımsak – en az beş diş

7-      Karabiber – iyice dolu bir çay kaşığı

8-      Yenibahar - iyice dolu bir çay kaşığı

9-      İsot - iyice dolu bir yemek kaşığı

10-  Acı pul biber – arzuya bağlı olarak en az iyice dolu bir tatlı kaşığı

11-  Kimyon - iyice dolu bir çay kaşığı

12-  Kuru nane –bir tatlı kaşığı

13-  Yeterince tuz

14-  Bir miktar sıcak su

15-  İki limonun suyu

16-  Nar ekşisi – yeteri kadar (arzuya bağlı olarak en az yarım fincan)

17-  Bir su bardağı zeytinyağı (arzuya bağlı olarak daha fazla olabilir, kısır fazla zeytinyağını götürür.)

18-  Yeşil soğan – 10-15 adet

19-  Maydanoz – bir bağ

NOT: Eğer taze naneniz varsa kuru nane yerine yeşilliklerle birlikte bir avuç taze nane kullanın. Domates mevsiminde iseniz domates suyuyla ıslatın, yoğurun. İsot ve nar ekşisi bulamazsanız pek bir kayıp sayılmaz. Limon ve pul biber miktarını artırırsınız.

YAPILIŞI:

1-      Ayıklanmış yeşil soğan ve maydanozu ince ince doğrayın. (varsa taze nane de birlikte)

2-      Yoğurma kabına bulguru koyun. Tepsinin bir kenarında da ince doğranmış kuru soğan, salça, baharatlar, nane ve tuzu elle iyice karıştırın. Eğer bileğiniz güçlü ise hiç su eklemeden bulgur ve diğer malzemeyi çiğ köfte gibi yoğurursunuz. Kendinize güvenemiyorsanız, önceden hazır ettiğiniz sıcak suyla sadece bulguru az ıslatıp beş-altı dakika bekletip malzemeyi katarak yoğurursunuz. Arada ıslatmak için rendelenmiş domatesi eklersiniz. Bulgur yumuşamaya başladığında limon ve nar ekşisi eklenip karıştırılır. Sonra zeytinyağı eklenir ve karıştırılır. Tadına bakar, damak zevkinize göre eksiklikleri tamamlarsınız. En son olarak maydanoz ve yeşil soğan eklenir, yoğurmadan iyice karıştırılır.

Kısırımız çiğ köfteden yumuşak olması gerektiği için yoğururken soğuk su eklenebilir. Çünkü bulgurların niteliği farklı olduğundan kimi geç yumuşuyor ve katı oluyor.

3-      Tabanına marul döşediğiniz servis tabağına boşaltın ve servise hazırlayın.

4-      Yanında marul, turşu, mevsim salatası, doğranmış domates, salatalık gibi malzemelerle birlikte afiyet olsun. Ayran da çok iyi gider, unutmayın.

 NOT: Bu, melez bir tariftir ve tümüyle bana aittir. Lezzetinin de farklı olduğunu göreceksiniz.

 

 


12 Eylül 2012 Çarşamba



Anneannem, kötülerin kolay kolay ölemediklerini, sürüm sürüm süründüklerini söylerdi.

Buna inanmak istiyorum. Kenan Evren’in ve onun bütün işkencecilerinin, hastalığını bahane ederek mahkemeye göndermeyenlerin ölümü de böyle olsun istiyorum.

O yaşını büyüterek Erdal Eren’i astı, onun da yaşı küçültülüp asılsın istiyorum.

Hastaymış, tedavisi hemen kesilsin istiyorum. Kanserli aydınlara yutdışında tedavi izni vermediği için.

Anneannem, beddua etmemi hiç istemezdi. Günah olduğunu söylerdi.

Kusura bakma anacığım, ben bu günahı işleyeceğim.

Bir de Kenan Evren’in yargılanacağını sanarak referandumda evet oyu kullananlara da kallavi bir “selam!” gönderiyorum. Sonlarının aynı olmasını diliyorum.

Neylersin elimden yalnızca bu geliyor.

Kanayan yüreğimi her 12 Eylülde böyle soğutuyorum.

6 Eylül 2012 Perşembe

DOKUNMALAR

Eski Türk Edebiyatı Öğretmenimiz Nazik Erik “ölmüş”.
“Ölmek” sözcüğünü bilerek kullandım. Nazik Hanım, bir keresinde, ölmek sözcüğünü kullanan bizlere çok kızmıştı. Eskilerin; “uçmağa varmak, hakka ermek, vefat etmek, ışığı sönmek, aramızdan ayrılmak” gibi sözleri kullandığını söylemiş ve eklemişti:
“İnsan aziz bir varlıktır. Ölüm bir son değildir. Böyle kupkuru bir sözcükle “Bardak kırıldı.”dercesine bir insanın ölümünü haber vermek, ölülerimize hakarettir. Ölülerimizin hayırla yad edilmesi gerekir.”
Onun bu idealist yorumunun bir bölümüne katılmasam da ne demek istediğini çok iyi anlamıştım.
“Sözcüklerin gücü”nden söz ediyordu. Ağzımızdan çıkan her sözün taşıdığı anlamın dışında olağanüstü bir büyüsü olduğundan.
Sevgili Hocam oldukça uzun yaşadı ama dolu dolu yaşadı, nurlar içinde yatsın.
 Masallardaki sihirli değneklerden, sihirli kılıçlardan daha etkilidir sözcükler. Sözcüklerin çağrışımı o denli derindir ve insan zihni o denli sınırsızdır ki bir sözcükle bir insanı teslim alabilirsiniz.
Bilinçaltında yüzyıllardır bu gerçeği saklar dururuz. Bir illüzyonistin “abra kadabra, hokus pokus” gibi anlamlandıramadığımız sözcüklerin gücünü nasıl kullandığını anımsayın. Bu sözcüklerin bizde olağanüstü bir beklenti yarattığını farkındayız elbette.
Peki, bu büyüden habersiz olanlar…
İşte onlar Yılmaz Özdil’lik vakalar. Yani ağzı ishal olanlar.
Afyon’da cephane deposunda patlama oldu.
Bir bakan “Bunlar Hindistan’da da Pakistan’da da oluyor.” dedi.
Bir süredir bağırsak sıkıntısı yaşıyorum. Bu nedenle ishal oldum mu seviniyorum. Bu durumun en nefret ettiğim yönü klozet berbat oluyor. Temizlemekten nefret ediyorum, tiksiniyorum.
Ortalık kirlendi. Kimse temizleyemeyecek, şehit yakınları daha fazla üzülecek.
Eskiler “Gırtlak dokuz boğum.”derler. Yani söz söylemeden dokuz kez düşünmek gerekirmiş. Doğru da…
Lafını esirgemek anlamında değil elbette.
Öyle durumlar olur ki susmak cinayettir. Dokuz boğumla ilgisi yoktur, bahanesi de yoktur. Bahanesi kıvırtmaktır.
Hürriyet yazarı Taha Akyol'un dünkü yazısının girişinde kaleme aldığı cümleye ad koymak artık sizin ferasetinize ve geniş söz dağarcığınıza kalmış.
Taha Akyol “SAYIN Başbakan'a önce şunu belirteyim, AKP diye yazmamda bir kasıt yoktur. Yazımın başlığı tek satır olsun diye öyle yazdım.”satırlarıyla bir yalakanın ne kadar ileri gidebileceğini göstermiş. İnsan o yaşta, daha nasıl bir “baht” peşinde koşar ki?
Dün geceden beri ülke alt üst durumda. Bütün haberlerde o patlama. Olmasın mı? Elbette olacaktı. Ama kendilerine ciciş adını veren soytarılarla, onların yarışma programlarını nasıl karıştırdıklarıyla ilgili haberi aynı sayfada görmek insanın içini acıtıyor. Bu ucubeler aptal sarışını oynayarak milleti oyalayıp malı götürürken adam gibi adam olan milyonlarca genç işsiz; atamaları yapılmıyor, üniversite kapılarında sıra bekliyor. Onların anneleri de cicişleri izleyip oyalanıyor işte. Ne ironi ama.
Hayatımız ironi oldu.

ÖZÜR

Dokunmalar 2 başlıklı yazıda bir terslik oldu, nasıl oldu bilmem ama yazının karakteri yüzünden büyük harflerle yayınlandı. Kaldıramadım da. Ben yeniden yayınlamak istiyorum.

DOKUNMALAR 2

Eski Türk Edebiyatı Öğretmenimiz Nazik Erik “ölmüş”.
“Ölmek” sözcüğünü bilerek kullandım. Nazik Hanım, bir keresinde, ölmek sözcüğünü kullanan bizlere çok kızmıştı. Eskilerin; “uçmağa varmak, hakka ermek, vefat etmek, ışığı sönmek, aramızdan ayrılmak” gibi sözleri kullandığını söylemiş ve eklemişti:
“İnsan aziz bir varlıktır. Ölüm bir son değildir. Böyle kupkuru bir sözcükle “Bardak kırıldı.”dercesine bir insanın ölümünü haber vermek, ölülerimize hakarettir. Ölülerimizin hayırla yad edilmesi gerekir.”
Onun bu idealist yorumunun bir bölümüne katılmasam da ne demek istediğini çok iyi anlamıştım.
“Sözcüklerin gücü”nden söz ediyordu. Ağzımızdan çıkan her sözün taşıdığı anlamın dışında olağanüstü bir büyüsü olduğundan.
Sevgili Hocam oldukça uzun yaşadı ama dolu dolu yaşadı, nurlar içinde yatsın.
 Masallardaki sihirli değneklerden, sihirli kılıçlardan daha etkilidir sözcükler. Sözcüklerin çağrışımı o denli derindir ve insan zihni o denli sınırsızdır ki bir sözcükle bir insanı teslim alabilirsiniz.
Bilinçaltında yüzyıllardır bu gerçeği saklar dururuz. Bir illüzyonistin “abra kadabra, hokus pokus” gibi anlamlandıramadığımız sözcüklerin gücünü nasıl kullandığını anımsayın. Bu sözcüklerin bizde olağanüstü bir beklenti yarattığını farkındayız elbette.
Peki, bu büyüden habersiz olanlar…
İşte onlar Yılmaz Özdil’lik vakalar. Yani ağzı ishal olanlar.
Afyon’da cephane deposunda patlama oldu.
Bir bakan “Bunlar Hindistan’da da Pakistan’da da oluyor.” dedi.
Bir süredir bağırsak sıkıntısı yaşıyorum. Bu nedenle ishal oldum mu seviniyorum. Bu durumun en nefret ettiğim yönü klozet berbat oluyor. Temizlemekten nefret ediyorum, tiksiniyorum.
Ortalık kirlendi. Kimse temizleyemeyecek, şehit yakınları daha fazla üzülecek.
Eskiler “Gırtlak dokuz boğum.”derler. Yani söz söylemeden dokuz kez düşünmek gerekirmiş. Doğru da…
Lafını esirgemek anlamında değil elbette.
Öyle durumlar olur ki susmak cinayettir. Dokuz boğumla ilgisi yoktur, bahanesi de yoktur. Bahanesi kıvırtmaktır.
Hürriyet yazarı Taha Akyol'un dünkü yazısının girişinde kaleme aldığı cümleye ad koymak artık sizin ferasetinize ve geniş söz dağarcığınıza kalmış.
Taha Akyol “SAYIN Başbakan'a önce şunu belirteyim, AKP diye yazmamda bir kasıt yoktur. Yazımın başlığı tek satır olsun diye öyle yazdım.”satırlarıyla bir yalakanın ne kadar ileri gidebileceğini göstermiş. İnsan o yaşta, daha nasıl bir “baht” peşinde koşar ki?
Dün geceden beri ülke alt üst durumda. Bütün haberlerde o patlama. Olmasın mı? Elbette olacaktı. Ama kendilerine ciciş adını veren soytarılarla, onların yarışma programlarını nasıl karıştırdıklarıyla ilgili haberi aynı sayfada görmek insanın içini acıtıyor. Bu ucubeler aptal sarışını oynayarak milleti oyalayıp malı götürürken adam gibi adam olan milyonlarca genç işsiz; atamaları yapılmıyor, üniversite kapılarında sıra bekliyor. Onların anneleri de cicişleri izleyip oyalanıyor işte. Ne ironi ama.
Hayatımız ironi oldu.

8 Mart'ı Anlamak

  Şöyle bir cümle dolanıyor ortada. Her okuduğumda çok üzülüyor ve sinirleniyorum. "Erkeğin adam olduğu yerde kadına her gün 8 Marttır....