27 Mart 2015 Cuma

İKİ ŞİİR

BU ŞİİRİ ONUR AKIN'IN SESİYLE TANIDIK.
VEDAT TÜRKALİ ŞİİRİ TEVFİK FİKRET'E İTHAF ETMİŞTİR.
TEVFİK FİKRET SİS ADLI ŞİİRİYLE İSTİBDAT ALTINDAKİ İSTANBUL'U ANLATIR.
ABDÜLHAMİT'İN UZUN SÜRELİ BASKICI YÖNETİMİ ALTINDA, BÜTÜN ÖZGÜRLÜKLERİN, İNSAN HAKLARININ KISITLANMIŞ OLMASININ SEBEBİ İSTANBULDUR ŞİİRDE.
İSTANBUL BİR FAHİŞEYE BENZETİLEREK SİMGESEL BİR ANLATIMLA LANETLENİR.
HER TÜRLÜ ELEŞTİRİNİN KORKUNÇ CEZALARLA CEZALANDIRILDIĞI İSTİBDAT DÖNEMİNDE FİKRET, SİMGELERİN ARKASINDAN İSTANBUL'DAN ÇIKARIR ACISINI.
VEDAT TÜRKALİ'NİN BU ŞİİRİ İLE FİKRET'İN SİS'İ ARASINDAKİ BENZERLİKLER İLGİ ÇEKİCİDİR. HER NE KADAR NEDENLER VE YAKLAŞIMLAR FARKLI OLSA DA.
ANCAK FİKRET'TEKİ UMUTSUZLUK TÜRKALİ'DE BİLİNÇLİ BİR UMUT VE MÜCADELE RUHUNA DÖNÜŞÜYOR.

İSTANBUL
"Sis" şairine ithaf edilmiştir.

Salkım salkım tan yelleri estiğinde
Mavi patiskaları yırtan gemilerinle
Uzaktan seni düşünürüm İstanbul
Binbir direkli Halicinde akşam
Adalarında bahar
Süleymaniyende güneş
Hey sen güzelsin kavgamızın şehri
Ve uzaklardan seni düşündüğüm bugünlerde
Bakışlarımda akşam karanlığın
Kulaklarımda sesin İstanbul
Ve uzaklardan
Ve uzaklardan seni düşündüğüm bugünlerde
Sen şimdi haramilerin elindesin İstanbul
Plajlarında karaborsacılar
Yağlı gövdelerini kuma sermiştir.
Kürtajlı genç kızlar cilve yapar karşılarında
Balıkpazarında depoya kaçırılan fasulyanın
Meyvesini birlikte devşirirler
Sen şimdi haramilerin elindesin İstanbul
Et tereyağı şeker
Padişahın üç oğludur kenar mahallelerinde
Yumurta masalıyla büyütülür çocukların
Hürriyet yok
Ekmek yok
Hak yok
Kolların ardından bağlandı
Kesildi yolbaşların
Haramilerin gayrısına yaşamak yok
Almış dizginleri eline
Bir avuç vurguncu müteahhit toprak ağası
Onların kemik yalayan dostları
Onların sazı cazı villası doktoru dişçisi
Ve sen esnaf sen söyle sen memur sen entellektüel
Ve sen
Ve sen haktan bahseden Ortaköyün Cibalinin işçisi
Seni öldürürler
Seni sürerler
Buhranlar senin sırtından geçiştirilir
İpek şiltelerin istakozların
ve ahmak selameti için
Hakkında idam hükümleri verilir
Haktan bahseden namuslu insanları
Yağmurlu bir mart akşamı topladılar
Karanlık mahzenlerinde şehrin
Cellatlara gün doğdu
Kardeşlerin acısıyla yanan bir çift gözün vardır
Bir kalem yazın vardır
Dudaklarını yakan bir çift sözün vardır
Söylenmez
Haramiler kesmiş sokak başlarını
Polisin kırbacı celladın ipi spikerin çenesi baskı makinesi
Haramilerin elinde
Ve mahzenlerinde insanlar bekler
Gönüllerinde kavga gönüllerinde zafer
Bebeklerin hasreti içlerinde gömülü
Can yoldaşlar saklıdır mahzenlerinde
Boşuna çekilmedi bunca acılar İstanbul
Bulutların ardında damla damla sesler
Gülen çehreleri ve cesaretleriyle
Arkadaşlar çıktı karşıma
Dindi şakalarımın ağrısı
Bir kadın yoldaş tanırdım
Bir kardeş karısı
Hasta ciğerlerini taşıdığı çelimsiz kemikli omuzları
Ve hüzünlü çehresiyle bebelerini seyrederdi
Cellatlara emir verildiği gün haramilerin sarayında
Gebeliğin dokuzuncu ayında
Aç kurtların varoşlara saldırdığı
Tipili bir gece yarısı
Sırtında çok uzak bir köyden indirdi
Otuzbeş kiloluk sırrımızı
Zafer kanlı zafer kıpkırmızı
Boşuna çekilmedi bunca acılar İstanbul
Bekle bizi
Büyük ve sakin Süleymaniyenle bekle
Parklarınla köprülerinle kulelerinle meydanlarınla
Mavi denizlerine yaslanmış
Beyaz tahta masalı kahvelerinle bekle
Ve bir kuruşa Yenihayat satan
Tophanenin karanlık sokaklarında
Koyunkoyuna yatan
Kirli çocuklarınla bekle bizi
Bekle zafer şarkılarıyla caddelerinden geçişimizi
Bekle dinamiti tarihin
Bekle yumruklarımız
Haramilerin saltanıtını yıksın
Bekle o günler gelsin İstanbul bekle
Sen bize layıksın
Vedat TÜRKALİ

20 Mart 2015 Cuma

BIT BIT ÇORBASI



                                            BIT BIT ÇORBASI
Geçen gün teyzem telefonda “Bıt bıt çorbası yaptım.” dedi. O anda unuttuğumu sandığım mis gibi tereyağı kokusuyla o eşsiz lezzet ağzıma doluverdi sanki.

“Nereden aklına geldi, bıt bıtlık bulguru nereden buldun?” diye sordum.

“Çiğ köftelik ince bulgur ne güne duruyor?” demez mi?

Öyle ya…

Rahmetli anneanneciğim, çekilen buğdayı evde eleyip ayırırdı. Pilavlık bulgur bir yana, köftelik bir yana. Tarhanalık ve aşurelikler de ayrı bir işlemden geçerdi galiba.


Ama önce kepeği savrulurdu. Kepeğin hemen altında ince, çok ince, bugün kullandığımız köftelik bulgurdan da ince kısmı ayrılır, alınırdı.

İşte, “bıt bıt” oydu.

Sanırım bazı yörelerde ona düğcük deniyor, emin olamıyorum. Çünkü bazı arkadaşlarımın ince bulgura da düğcük dediklerini duydum.
Her neyse…

O bıt bıttan tereyağı ile bir çorba yapardı anneannem.
İşte anneannemin sürekli sabun kokan saçlarının kokusunu da alıp, onu ne denli özlediğimi burnumun direğine vurarak gelen o koku, o çorbanın kokusuydu.

Teyzemden aldım tarifini. Sonra kendimden ekledim birkaç şey. Bugün akşam pişirdim.
Güzel olmuş. Yaşar çok sevdi.
Anneannemin yaptığı gibi değildi ama onun anısını katık yaparak içtik.


Tarif edeyim. Eklediklerimi de anlatarak ama…
MALZEMELER
1-      İki adet tavuk budu (benden)
2-      Bir su bardağı ince çiğ köftelik bulgur
3-      Bir çimdik fesleğen (benden)
4-      Bir çimdik kuru nane (benden)
5-      Yarım çay kaşığı karabiber(benden)
6-      Bir tatlı kaşığı acı pul biber
7-      İyice dolu bir yemek kaşığı tereyağı
8-      Bir silme yemek kaşığı biber salçası
9-      Bir silme yemek kaşığı domates salçası
10-   Yeteri kadar tuz
11-   Limon

YAPILIŞI
1-      Tavuk butlarını bir buçuk litre kadar suda haşlayın. Sonra tavuğu sudan alıp ayrı bir tabakta didikleyin. (Bunu ben ekledim. Besleyici olur diye düşündüm.)

2-      Tencereye tereyağını koyun, erir erimez salça hariç bütün baharatları ekleyin ve şöyle bir çevirin. Salçayı ekleyip iyice karıştırın. Salçanın bir dakika kadar kavrulmasını sağlarsanız iyi olur.

3-      Üstüne tavuk suyunu dökün. Tuzu ekleyin. İyice kaynadıktan sonra bulguru ekleyin. Üç-dört dakika kadar kaynasın.

4-      Didiklediğiniz tavuk etini ekleyin. Üç-dört dakika kadar da onunla kaynasın. Ateşten almadan suyunu kontrol edin. Size az gibi gelirse biraz sıcak su eklersiniz. Bulgur şişeceği için çorbanız koyulaşabilir çünkü.

5-      Servis yapın, bol limon sıkarak için. Limon önemli… AFİYET OLSUN.
NOT:
Malzemeler benim damak zevkime göre yazıldı. Baharatlı acı yemekleri severim. Siz keyfinize göre takılın.
Unutmayın soğuk kış günlerinde, bu çorba hem besleyici hem koruyucu bir yemek olacaktır.

9 Mart 2015 Pazartesi

CHP’DE KADININ VE GENÇLİĞİN ADI OLACAK.


CHP’DE KADININ VE GENÇLİĞİN ADI OLACAK.

Kılıçdaroğlu ve üst yönetimin sürekli "kadınlara ve gençlere öncelik verin." çağrısı çok önemli bence.

Aklın yolu bir.

Kadının iyice ötekileştirildiği, köleleştirilmek, zincire vurulmak istendiği şu süreçte kadın adayların desteklenmesi çok önemli ve çok gereklidir.

Belli bir yaş sınırının üstüne çıkan, siyaseti meslek olarak gören, hele milletvekilliğini ballı kaymak olarak kabul eden, kerameti kendinden menkul ağalara karşı da gençler desteklenmeli, yüreklendirilmeli, önü açılmalı.

Özgecan bir simge oldu. Ülkemizde onun gibi binlerce kadın aynı zulmü yaşadı, yaşamakta.

Binlerce kadın kocası, kardeşi, babası, sevgilisi tarafından öldürüldü, öldürülmekte.

Binlerce çocuk taciz ve tecavüz mağduru oldu ve olmakta.

Dünya Emekçi Kadınlar Günü nedeniyle yürüyüş yapan kadınlara sarkıntılık yapan, tacize kalkışan sapkınlar aramızda yaşamaktalar.

6 yaşında kız çocuğu ile evlenmeyi olağan gören zihniyet iktidarda.

Kadına gülmeyi yasaklayan, kaç çocuk doğuracağına karar veren, ne giyeceğini belirleyen zihniyet iktidarda.

Kadını çalışma hayatının dışına atan, okullara göndermeyen, okulları kız-erkek okulları olarak bölen, tıp fakültelerinde kadavralara don giydiren, kız öğrencilerin erkek kadavraları incelemesini yasaklayan zihniyet iktidarda.

Kadın insanlık tanımının dışına çıkarılmakta…

Kabul edelim ki bu zulme “DUR” diyebilecek olanlar yine öncelikle ve özellikle kadınlardır.

Batıya ve çağdaşlaşmaya, uygarlığa, bilime, laisizme, insan haklarına, demokrasiye, evrenselliğe yüzünü dönmüş sosyal demokrat bir partide bunu erkeklerden beklemek, kadınları kenarda bekletmek eşyanın tabiatına aykırıdır.

Kendini ve ülkesini kara cehaletten, zulümden koruyabilecek, savaşabilecek olanlar, ancak ve yalnızca, yine kadınlardır.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun kadını öne çıkarma, kadın adayları destekleme kararı bence alkışlanacak bir karardır.

Büyük Gezi - Haziran direnişi bize şunu gösterdi. Bu ülkeden gençlik olmadan hiçbir ilerleme gerçekleşmez, gerçekleşemez.

Üreten, konuşan, düşünen gençliğin enerjisi olmadan AKP iktidarına “dur” demek olanaklı değildir.

Gençlik, törenlerde ağzına bir parmak bal sürüldükten sonra, parti binalarımızda, bizim getir- götür işlerimize baktıracağımız bir kitle olmayacak.

Siyasi partilerde ağırlığı olan, düşünce ve proje üretebilen, aklıyla herkese önderlik yapabilecek bir gençlik…

Kemal Kılıçdaroğlu’nun gençliği öne çıkarma, genç adayları destekleme kararı bence alkışlanacak bir karardır.

27 Şubat 2015 Cuma

PERİNÇEK CHP’YE SEÇİMDE İTTİFAK YAPALIM DEMİŞ.


 
Bazı yazılar gördüm. Buna dört elle sarılmışlar. Sanki binde bir oy oranıyla Perinçek bizi zafere götürecek.

Aldığı oy oranları belli. CHP’ye yansıdığında, hadi, olsun da binde 20 olsun. Hadi biraz daha abartayım yüzde bir olsun. 

CHP tek başına iktidar olmaz ama Perinçek pazarlık yaparak alacağı üç-beş kişiyi meclise sokar.

Yapacağı ilk iş de AKP ile artık gizliliğe gerek duymadan yapacağı ittifaklarla CHP’ye çelme takmak olur.

"Bu ne olursa olsun AKP gitsin." meselesi değil. Anlamadınız mı?

CHP üzerinden meclise adım atabilme meselesi.

AKP’nin ekmeğine yağ süren entrikalar çevirirken, CHP’li vekilleri tırtıklamaya çabalarken, CHP içindenmiş gibi davranan insanlarla yoğun bir CHP karalaması yürütürken aklı neredeydi?

30 yıldır binde biri bile geçemeyen Perinçek provokasyon yapma peşinde.

Gücün varsa yüzde üçü-beşi veya fazlasını zorlarsın.

Teklif gelecek, CHP reddedecek, CHP seçmenine oynanacak.

Denecek ki

"Bakın biz birleşelim dedik CHP - Kılıçdaroğlu kabul etmedi. Bunların AKP ile bir derdi yok."

Oysa cümle âlem bilmekte ki Perinçek, daha cezaevinden çıkmadan, RTE ile başta Kılıçdaroğlu'nu devirmek olmak üzere, bazı konularda ittifak yaptı.

Ben söylemiyorum. İçerden yazdığı yazılar orada, aydınlık arşivinde duruyor. Titiz bir çalışmaya bile gerek yok. Satır aralarını okumak yeter.

Gezi olaylarının RTE'yi devirmeye yönelik olduğunu yazdığı yazı mesela. Bu yazıyla tek tük de olsa meydanlara inen genç taraftarları anında meydanları terk ettiler.

Samimi olarak birleşmeyi istemek başka, bu adamın ne yapmaya çalıştığını görmemek başka.

Kılıçdaroğlu'nun memleketi, mezhebi vb. üzerinden yapılan siyaseti görmezden gelmek, yok saymak, bu zihniyetle işbirliği yaparak meclise CHP sırtından adam sokmalarına yardım etmek akla ziyan işler.

Ömrüm bu adamın ayak oyunlarını izlemekle geçti. Kendini solda ifade eden herkes de aynı şeyleri gördü. Ve asla Perinçek’e güvenilmedi.  

Özellikle sosyalistlerin, sosyalist gençlerin Türkiye’de solun tarihini iyi öğrenmeleri gerek.

24 Şubat 2015 Salı

DİLİM GİYDİRİR BANA KİLİM


DİLİM GİYDİRİR BANA KİLİM

1-

24.02.2015 tarihinde Kanal Türk’te akşam haberlerinde, haberleri sunan kişi "aile kabristanlığı" şeklinde bir ifade kullandı.

"Kabir" Arapçadan dilimize girmiştir ve mezar anlamına gelir.

Sonuna aldığı "sitan" ise Farsça bir son- ektir. Sonuna geldiği sözcüklere yer, ülke, yurt vb. anlamları katar.

Türkmenistan: Türkmen ülkesi
Gülistan: gül yurdu, gül bahçesi
Kabristan: mezar yeri, ölünün gömüldüğü yer

Hemen fark edileceği gibi Türkçe bir ek olan "-lik" eki de aynı anlamda ya da benzer sözcükler türetir.) Yani kimi zaman yer anlamında sözcük türetmeye yarar. (Her zaman değil. Bu ekin farklı görevleri de vardır.)
 
Odun-luk
Ayakkabı-lık
Çiçek-lik
Ağaç-lık

Aynı görevde ve anlamda biri farsça biri Türkçe iki eki aynı anda aynı sözcükte kullandığınızda böyle tuhaf bir durum ortaya çıkar. Yani "kabir -lik-lik" gibi bir ucube.

Ya kabristan sözcüğünü kullanmayacaksın ya da bu vahim hatayı yapmayacaksın.

Ayrıca sözcüğün kendisi de tam bir tuhaflık anıtıdır. Arapça bir sözcükten farsça ekle sözcük türetiyorsunuz.

Bu Osmanlıca garabetidir işte. Yoksa ne Arap ne Acem bu sözcüğü kullanmaz.

2-
Osmanlıca dendiğinde aklına Arap alfabesi gelenler bu durumu elbette kavrayamaz.


Osmanlıca, Osmanlı sarayının yazı dili olarak kullandığı yapay ve zorlama Arapça, Farsça ve Türkçe karışımı dile verilen addır.


Türkler İslamiyet’i kabul ettikten sonra Kur'an'ı rahat okuyabilme kaygısıyla Arap alfabesini kullanmaya başlamışlardır.  O zamana kadar kullanılan en önemli alfabeleri ise Göktürk ve Uygur alfabesiydi.


 Bir ulus, çeşitli etkiler altında değişikliğe uğrasa da bir tek ana dile sahiptir.

Türkler Türkçe, Fransızlar Fransızca konuşur ve yazar. Ancak her iki ulus da tarihleri boyunca birçok alfabe kullanmışlardır.

 Edirne valisinin o çokbilmiş edasıyla ve o tuhaf suratıyla tahtaya yazdığı yazı Arap alfabesiyle,  sütün yararlarını anlatan Türkçe bir cümledir. Bu işi vali Osmanlıca yazı yazdı diyerek anlatmak ise zır cahilliktir.

Yapmak istedikleri, Arap alfabesini yeniden getirmektir.
Anladınız mı Vehbi’nin kerrakesini?


 Eğer işe yarayan bir alfabe olsaydı, harf devrimine kadar, ülkedeki okuma yazma oranı o denli düşük olur muydu? Binde birlik bir orandan söz ediyoruz.

Zordur, Türkçeye uygun değildir. Türkçede 8 ünlü vardır. Arap Alfabesi Arapçaya uygun olduğu için, bizdeki ünlüleri ve bazı ünsüzleri karşılayacak işaretlere (harflere) sahip değildir. Bu yüzden Osmanlı, bu alfabeye sonradan eklemeler yapmış, bazı işaretler katmıştır.

Bu "yeni Osmanlıcı" zırvalamalarının amacı da üzüm yemek değil, bağcıyı dövmektir.
Ata yadigârı, mezar taşlarının okunması falan hikâye.
Kendi ifadeleriyle hepsi "lâf ü güzâf".


Amaç Latin kökenli yeni Türk alfabesini yok etmek.
Amaç okuyan, düşünen, düşündüğünü kolayca yazan, konuşan ve soru soran insanlar yetişmesinin önüne geçmek.
Amaç Mustafa Kemal Atatürk karşıtlığı...
Amaç Atatürk düşmanlığı...
Amaç Atatürk’ü zihinlerden uzaklaştırmak.


Not: Kısa açıklamalarla yetindim. Merak eden için işte internet elinin altında...

23 Şubat 2015 Pazartesi

GÜNDEMİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


            GÜNDEMİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Gene yazasım geldi.

Kafamı duvarlara vurmaktan, dizlerimi dövmektense yazmak iyi geliyor bana.

              ***

Süleyman Şah Türbesini taşıdılar, Uluslararası anlaşmalarda Türk toprağı olarak tescillenen vatan parçasını terk ettiler.

Bu korkunç olayı da büyük bir başarıymış gibi yaratılan bir algı operasyonuyla yutturmaya çalışıyorlar.

“20 Ekim 1921 tarihinde Türkiye ile Fransa hükûmetleri arasında imzalanan Ankara Antlaşması'nın 9. maddesi ve 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması'nın 3. maddesi gereğince Caber Kalesi ve türbe müştemilâtı ile beraber Türkiye Cumhuriyeti toprağı olarak kabul edilmiş ve Türkiye'ye burada muhafız bulundurma ve bayrağını çekme hakkı tanınmıştır.”

Tarihlere dikkat edin. Türkiye Cumhuriyetinin ilk yılları…

Savaştan yeni çıkmış bir ülke. Yeniden yapılanmaya çalışıyor. Yokluk ve yoksulluk içinde, dişiyle tırnağıyla koruduğu vatanını yeniden inşa etmeye çabalayan insanlar, Fransızların elinde kalan bir toprak parçası için zaman ve mesai harcayarak inatla Süleyman Şah Türbesi uğruna mücadele vermişler.

Bu sadece bir “ecdâd” mirası meselesi değil, ulusun ve vatanın onuru meselesi. Bu mirastan kolayca vazgeçmek demek, geçmişten, onurumuzdan, vatan bildiğimiz topraklardan kolayca vazgeçebilmek demektir. Bu süreçte verilecek en küçük bir ödün, çorap söküğü gibi başka büyük ödünlerin kapısını açacaktır.

O koşullarda kimselere emanet edilmeyen, kıran kırana görüşmelerde ne Fransa’ya, ne diğer müttefiklere pabuç bırakmayarak korunan vatan toprağı azgın terör örgütlerine bırakıldı.

Bunu bir zafermiş gibi gösterme çabaları bu saatten sonra tutmaz. Kimse artık yemiyor bu yalanları, bu hezeyanları.

Kıbrıs çıkarmasını hatırlayın. Ambargo dâhil ne büyük bedeller ödendi ve ödenmekte. O konuda elde edilen kazanımlardan, daha fazla bedel ödemeyelim diyerek vazgeçenler de bunlardı.

Düşünmediler ki emperyalizmin karnını doyurmak mümkün değildir. Karnını doyuramadığınız bu canavarı yok etmekten başka çare yoktur.

Şimdi anladınız mı Atatürk’ten neden nefret ediyorlar?

Her yaptıklarının önüne gerilen ve karşı çıkan hala Mustafa Kemal ATATÜRK de ondan.

Ne yaparlarsa yapsınlar büyüyen, yücelen onlar değil, ATATÜRK oluyor da ondan.

         ***

         ***

Kardeşlerimizi, akrabalarımızı seçmek elimizde değil.

Kimse kendisi gibi düşünen, hisseden, kendi değer yargılarına ve dünya görüşüne uygun kardeş ve akraba bulamaz. Onlar bizim koşulsuz sevdiklerimizdir. Ne düşünürse düşünsün, neye inanırsa inansın.

Ancak sevmek demek katlanmak, ödün vermek, sırtında bir kambur gibi taşımak değildir.

Kardeşim dünya görüşüme, siyasi tercihime uymayabilir. Bununla yaşamak gerek. Ama kardeşim ya da akrabam, yakınım, çocukluk arkadaşım, okul arkadaşım, her kimse, benim taban tabana zıt olduğum kendi siyasi anlayışı doğrultusunda bir seçim yapmışsa, örneğin milletvekilliği adaylığına soyunmuşsa?

O zaman ben iki şeyden birini yapmak zorundayım:

1-      Kendi siyasi ideolojimden, kendimi ait hissettiğim siyasi partiden uzaklaşmalı, söz konusu yakınım için mücadele etmeliyim. Bu durumda kimse beni yargılayamaz, kınayamaz. Bu bir ihanet değil, bir seçimdir. Çıkarlar uğruna değil, aile bağları, dostluk, arkadaşlık vb. adına yapılan bir tercih. (Bu satırların yazarı bu yolu asla seçmez ama seçenleri de kınamaz.)

2-      Bu durumda, kardeşimden, arkadaşımdan, yakınımdan, onları sevmekten elbette vazgeçmemeliyim. Ama onun, taban tabana zıt olduğum, yıkılsın diye dualar ettiğim, ülkem ve insanlarım için büyük bir tehlike olarak gördüğüm siyasi zihniyet için, partisi için çalışmaktan, çalışıyor gibi görünmekten özenle kaçınmalıyım.

 
Buna durduğu yeri bilmek denir. Bu iki durumda da buna ilkeli olmak denir. Beğenirsiniz, beğenmezsiniz ama saygı duyarsınız.

                            ***

Bir de bu anlattıklarımızı çıkar için yapanlar var. İlkesizce, ahlaksızca, kendi çıkarlarını her türlü insani ve ahlaki değerlerin üstüne taşıyarak bir fedai gibi davrananlar.

Maddi beklentilerle bir ömür birlikteymiş gibi göründüğü dostlarını satanlar…

Müsveddeler…

Onları geçiyorum.

Bugün konum onlar değil çünkü.

                      ***

Sırtımızda kambur gibi taşıdıklarımız aslında bizim ayıbımızdır.

Bir siyasetçinin her hangi bir nedenle yanında taşıdığı insanlar, uzun vadede hem kendilerine hem de üzerine yapıştıkları siyasetçiye zarar verirler.

Uygar ülkelerde, siyasetçilerin bağış adı altında para yardımı almaları bu nedenle çok sıkı kurallara bağlanmıştır.

Bizde durum farklıdır. Parayı siyasetçi dağıtır.

Bir siyasetçi düşünün. Kendisiyle seçmeni arasında duran insanlardan medet umuyor.

Bu durumda araya kaynak yapan, anasını bile satmaya gönüllü asalaklar malumunuzdur.

İddia ediyorum, bunların arasında, çıkarlarının muhasebesini yapmayan bir tek kişi yoktur.

Maddi çıkarlar için yancılık yapanları görmedik mi?

         ***

Ben şu yaşıma geldim, hala anlayamadım bunları:

 Siyaseti bir meslek gibi görenler var. Bir kez seçilince hayatını buna yani yeniden ve yine yeniden seçilmeye adayanlar, yenilgiye doymayan pehlivanlar gibi her seçim döneminde aday olanlar var.

Siyaset temiz yapılsa sorun yok ama… Kirli, çok kirli. İnsanın midesi kaldırmıyor.

Türk siyasetinde böyle…  Hangi partiden olursa olsun.

          ***

Daha neler var söylenecek. Boğaz dokuz boğum. Şimdilik bekleyelim...

          ***

Bir seçim daha geliyor.

HADİ BAKALIM, HAYIRLISI…

Bu seçimin ülke için ölüm kalım meselesi olduğunu unutmayalım, olur mu?

Zaaflarımız insanımıza, ülkemize zarar verecek.

 

 

 

 

14 Şubat 2015 Cumartesi

O ESKİ HIRSIZLAR


        O ESKİ HIRSIZLAR

 Elleri uzundu, alanı dardı,
Utanan kızaran yüzleri vardı.
Aslan gibi yatar, sonra çıkardı.
O eski hırsızlar nerede şimdi?

 Hortumları yoktu, işleri zordu,
Dayak da yerlerdi, gözleri mordu.
Herkes birbirine onları sordu,
O eski hırsızlar nerede şimdi?

 Merdiven uzatır, cam keserlerdi,
Mutfaklara girer yer içerlerdi.
Bazen dama çıkar ve düşerlerdi,
O eski hırsızlar nerede şimdi?

Ne dümende dayı, ne de arkası,
Ne VİP salonları, ne de markası.
Ne yalısı vardı, ne de bankası,
O eski hırsızlar nerede şimdi?

Ne katları vardı, ne de yatları,
Ne internetleri, özel hatları.
Ne de Versace kravatları,
O eski hırsızlar nerede şimdi?

Hortumları uzat, banka değiştir,
Kredidir, çektir, fatura fiştir.
Şimdiki hırsızlık çok ince iştir,
O eski hırsızlar nerede şimdi?

Bazen tavuk çalar, pişirirlerdi,
Göbek değil, mide şişirirlerdi.
Polisle de iyi geçinirlerdi,
O eski hırsızlar nerede şimdi?

Adları hırsızdı ve uğursuzdu,
Çaldıkları ne ki, ekmekti, tuzdu.
Yaşları da en çok yirmi, otuzdu,
O eski hırsızlar nerede şimdi?

             (Vahit Kaya, Yitik Düşler, 2004)
 
17 - 25 ARALIKTAN ÖNCE YAZILMIŞ. BİLSEYDİ VE YAŞIYOR OLSAYDI BİR DÖRTLÜK DAHA EKLERDİ GİBİME GELİYOR.

12 Şubat 2015 Perşembe

GAZETECİYE BAKIN


           MUSTAFA MUTLU – İBRETLİK BİR GAZETECİ

Geçenlerde Halk TV’den uzaklaştırılan Makbule Cengiz adlı muhabirle ilgili yazı yazan Aydınlık Gazetesi yazarı Mustafa Mutlu, muhabirin ifadesine dayanarak Halk TV yöneticileri için “liboş” ifadesini kullanmıştı.

Muhabir, son derece belirsiz, tutarsız bir ifadeyle “Kanal yöneticilerinin çirkin işlerini bildiğim için çıkarıldım.” Demiş.

Nedir bu kirli işler? Adı ne? Kanıtı nerede?

Öyle bir iddia ki kimin üstüne atsan yapışır.

Burnunu karıştırıp masanın altına mı silmişler?

Yoksa sık sık yıkanmadıkları için kokuyorlar mı?

Yıllardır gazetecilik yapan Mustafa Mutlu, böyle belirsiz, tutarsız bir iddiaya niye atladı?

Neden Halk TV yöneticilerine liboş dedi?

Aydınlık ve Ulusal Kanal’da çalıştığı için onların borusunu öttürecek ya önüne çıkan fırsatı değerlendirdi diyebilirsiniz. Doğrudur.

Ama…

Benim asıl diyeceğim o değil.

O Mustafa Mutlu, bugün, 12.02.2015 tarihi itibarıyla Halk TV’de Ayşenur Arslan’ın konuğu.

Yöneticilerini toptan liboşlukla suçladığı, asılsız iddialarla karaladığı TV kanalında işi ne?

Halk TV yöneticilerini artık liboş bulmuyor mu? Tükürdüğünü yaladı mı?

Kendisini davet eden o yöneticilerin bu olgunluğu karşısında utandı mı?

Ve asıl önemlisi…

Ayşenur Arslan bu adamı neden davet etti?

Utandırmak için mi?

Nazikçe gerçek gazeteciliğin ne olduğunu göstermek için mi?

Ama ben bu programı izlemek zorunda değildim.

Kapattım ve bu yazıyı yazdım.

Ne dersiniz, bu İşçi Partililer bu kirli siyaseti neden yürütüyorlar?

16 Ocak 2015 Cuma

YA DEFNE BAŞA…


 

 
Eşimin diline düştüm.

Bakın, anlatıyorum.

Malum, defne yaprağından elde edilen defne yağının mucize etkileri var. Saç bakımından cilt bakımına kadar. Egzama, uçuk, cildin soyulması vb. sıkıntılara iyi geldiğini biliyorum. Mevsimsel saç dökülmelerinde, kafa derisinin kuruyup kaşınmasında da oldukça etkili.  

Ancak kaliteli yağ bulmalısınız. Gerçeği ve kalitelisi donuyor; Soğukta kalmış zeytinyağı gibi.

Bu yüzden aktarları dolaşıyorum. Bulduklarımın nerede üretildiğini, firmanın adını falan soruyorum.

Niğde merkezde bulunan gösterişli bir aktara girdik. Girizgâh aynı:

-Defne yağı var mı?

-Var.

-Nerede üretiliyor?

-Bizim kendi ürünümüz efendim.

-Güzel ama nerede üretildiğini soruyorum ben. (Tezgâhtar kızın yüzüne, aniden, sen de nereden çıktın ifadesi gelip oturuyor.)

-Burada, Niğde’de…

-Defneyi nereden alıyorsunuz?

-Defne yaprağını mı?

-Evet, defne yaprağını.

-Burada, biz yetiştiriyoruz. Ne olmuş ki?(Kızın yüzündeki o ifade yerini kavgaya hazır bir ifadeye bıraktı çoktan.)

-Yok bir şey, sadece defne burada yetişmez, yetişemez. Anavatanı Antakya’dır, Akdeniz bitkisidir.

Hızla döndüm ve eşimi sürükleyerek dükkândan çıktım.

Bir haftadır eşimin dilindeyim.

“Defne nerede yetişir, burada. Defne nereye gitti, dağa kaçtı, dağ nerede, yandı kül oldu bitti.”

Müşteriyi enayi yerine koyan esnaf bindiği dalı kesmiyor mu?

Aldığı ürünün şeceresini araştıran müşteriyi esnaf neredeyse çiğ çiğ yiyecek.

O tezgâhtar çocuk her şeyi bilmek zorunda değil elbette. Ama sadece “Bilmiyorum, şimdi sizin için sorar, öğrenirim efendim.” dese daha dürüstçe olmaz mı?

Ama korkarım pes eden ben oldum. Bir daha böyle sorgulamaları asla yapmam.

Evde tatsızlık çıkacak vallahi.

Bilmemek çok huzur veriyor insana.

 

 

11 Ocak 2015 Pazar

MAGAZİN

EBRU GÜNDEŞ:
 Bildiğiniz gibi Rıza Zarrab'la evli ve bir çocuğu var. 17 Aralık sürecinde Acun yalakasının programında "Kocama iftira atıldı, benim çocuğum var, psikolojisi bozulacak." diye zırıldamıştı.
Hazret, ortaya çıkan tapelerdeki rüşvet, hırsızlık, yolsuzluk, kara para aklama gibi suçları kocasının işlediğine inanmadı. Ancak aynı tapelerde Rıza'nın otelde, kendisi için bir kadın ayarlanması isteği vardı ki kadın buna inandı.
Boşanmak istiyormuş, ama kocası çocuğu vermem, sana göstermem diye tehdit ediyormuş.

Adamın Ebru umurunda değil, boşanırsa Türkiye'deki durumu sıkıntılı.
Ebru'nun da kocasının hırsız, ahlaksız, kara para aklayan bir mafya olması umurunda değil. Kocasının kendisini aldatması zoruna gitmiş.
Paralar oluk oluk akarken, kocasının aldığı uçağı soran gazeteciyle dalga geçerek "Bana Mars'ı da alacak." derken sorun yok.


KISSADAN HİSSE: KOCALAR HIRSIZLIK, YOLSUZLUK YAPABİLİR. RÜŞVET VERİR RÜŞVET ALABİLİR. KARA PARA AKLAYABİLİR. KAZANDIĞI HER KURUŞ YETİM HAKKI VE HARAM OLABİLİR.
HİÇ MÖHÖM DEELL.
ÇAPKINLIK YAPMASIN YETER.

Zavallı ülkem, bu nasıl bir ahlaki çöküştür yaşadığın. Bu kadına acıyıp da göz yaşı dökenler de vardı.

HÜLYA AVŞAR:
Onun yalakalığını anımsatmaya gerek yok. Muhafazakar hükümetin yalakası, gene başka bir yalaka olan Orhan Gencebay'ı kastederek "Ben Orhan'ı ısırırdım, o da benim kalçama şaplak atardı." dedi.
NASIL AMA?


Bugün pazar. Televizyonlarda sabah gazete başlıkları okunurken pazarları magazin ekleri de okunur. Eh, bir doz magazin de biz aldık bu sabah. Aldığımız kadarı yetti de arttı. Zehirleniyorduk az kalsın.

8 Mart'ı Anlamak

  Şöyle bir cümle dolanıyor ortada. Her okuduğumda çok üzülüyor ve sinirleniyorum. "Erkeğin adam olduğu yerde kadına her gün 8 Marttır....