3 Ağustos 2016 Çarşamba

AŞK DAİMA AŞK

AŞK DAİMA AŞK

 Annabel Lee

Senelerce senelerce evveldi

Bir deniz ülkesinde

Yaşayan bir kız vardı bileceksiniz

İsmi; Annabel Lee

Hiçbir şey düşünmezdi sevilmekten

Sevmekten başka beni

O çocuk ben çocuk, memleketimiz

O deniz ülkesiydi

Sevdalı değil karasevdalıydık

Ben ve Annabel Lee

Göklerde uçan melekler

Kıskanırlardı bizi

Bir gün işte bu yüzden göze geldi

O deniz ülkesinde

Üşüdü bir rüzgârından bulutun

Güzelim Annabel Lee

Götürdüler el üstünde

Koyup gittiler beni

Mezarı oradadır şimdi

O deniz ülkesinde

Biz daha bahtiyardık meleklerden

Onlar kıskanırdı bizi

Evet! Bu yüzden 'Şahidimdir herkes ve deniz ülkesi'

Bir gece rüzgârından bulutun

Üşüdü gitti Annabel Lee

Sevdadan yana kim olursa olsun

Yaşca başça ileri

Geçemezlerdi bizi

Ne yedi kat göklerdeki melekler

Ne deniz dibi cinleri

Hiçbiri ayıramaz beni senden

Güzelim Annabel Lee

Ay gelir ışır, hayalin erişir

Güzelim Annabel Lee

Orda gecelerim uzanır beklerim

Sevgilim sevgilim hayatım gelinim

O azgın sahildeki

Yattığın yerde seni...

 

Edgar Allan Poe

Çev. Melih Cevdet Anday

 

AŞK DAİMA AŞK

 

Ben yaşlarda olup da gençliğinde, kanın deli deli coştuğu o romantik dönemlerde, bu şiiri okuduğunda veya duyduğunda gözleri dolmayan ergen var mıdır?

 

İyi şiir okuduğumu düşünen öğretmenlerim beni ta ilkokuldan başlayıp hayli şımartmışlardı.

Lise yıllarımdaydı. Sınıfın tek kız öğrencisiydim. İlk teyzemden duyduğum bu şiiri çok severek ve duygulanarak okurdum. Sınıf arkadaşlarımın, beni gözleri dolu dolu dinlediklerini anımsıyorum. Eh, sınıfın kalanının erkek olduğu düşünülürse, ben, şımarmak için yakaladığım bu fırsatı nazlanmadan değerlendirirdim.

O aşk gözümüzde büyüdükçe büyür, ne yüce, ne ulaşılmaz hallere girerdi, bilseniz.

Deli deli 0akan kanımızı, kafamızda esen deli rüzgârları yönlendirecek şiirler yoktu, yasaktı.

Nazım’ı birkaç şiiriyle bilir, gizli gizli okurduk. Onun dışında emek eksenli, sınıf eksenli toplumcu şiirler okunabilemezdi(!...)

Aşk şiirleri vardı.

İçerden ve dışardan aşk şairlerini ve şiirlerini iyi bilirdik. Atilla İlhan’ın aşk şiirleri, Ümit Yaşar Oğuzcan’ın aşk şiirleri… Diğerleri…

Aşk vardı sadece…

Yunus Emre’nin ilahi aşkı bizde sadece aşktı.

“Aşk imiş her ne var âlemde

İlim bir kıyl ü kâl imiş ancak.” diyen Fuzuli de öyle…

***

Sonra edebiyat öğretmenim günün birinde Pol ve Virjini’yi tutuşturdu elime. Romeo ve Jüliet ne ki…

Bir güzel, bir büyük aşk…

Ben aşkı o denli narin ve kırılgan bir duygu olarak anlatan başka bir kitap okumadım sanırım.

Şimdi yeniden okusam…

Yooo… Öylece kalsın. Bazı duyguları yitirmemek gerek.

***

Gene o yıllarda, (Sanırım onu okul kütüphanesinden almıştım.) Anjelik serisi geldi. Yazarını unutmuşum. Baba Alexsandre Dumas’nın mı, oğul Alexsandre Dumas’nın mı yapıtıydı diye düşünerek araştırınca bir karı kocanın, Anne ve Serge Golon’un yazdığını öğrendim.

Güzel ve romantik maceralar, tarih fonunda egzotik, gizemli, bir o kadar kırılgan ve sadık bir aşk…

***

Adaşımın aşkını biraz marazi bulurdum. Kâmran’a çok kızardım. Feride'nin gizini ele veren doktora da… İhanet ödüllendirilmiş gibidir orada. Ama devir başka bir devirdi. Bir romanda da olsa bir kadının aşk acısını unutmak için kendini Anadolu köylerine vurması kolay değildi. (Anadolu dediysem, Marmara Bölgesi, İstanbul dışı yani.) Nereden baksan bir devrim…

***

Başka aşklar okudum sonraları…

En muhteşem aşk Memet ve Hatçe’nin aşkıdır bana göre. Memet’in Hatçe’yi sevdiği gibi sevilmeyi kim istemez?

Bazı insanlar aşk için doğmuş gibidir. Nazım böyledir. Aşk adamıdır o. Bütün aşkları gerçektir, sağlamdır, büyüktür. Riya yoktur hiçbirinde…

 

Ama Makber şairinin aşkında bir riya varmış gibi gelir bana.

Makber şiiri, şairin en özensiz şiirlerindendir. Güzelliği de oradan kaynaklanır bence. Ama gene de bir sahtecilik hissederim. Belki bana öyle geliyordur…

Nedeni “Mezardan kalk, hayatımın günlerini birlikte tamamlayalım. Sen öldün, ben de yaşamam” falan derken hemencecik ve yeniden âşık olması mıdır?

****

Türkülerimizde çok büyük, sıcacık aşklar vardır. Acı dolu, yakıcı, kavruk aşklar.

“Sevdaluk eyi şeydir, ben daa yeni başladım.” diyen ozanın aşkı acemicedir ama içinizi ısıtır, aşka yeni başlayan o genci yüreğinizde korumaya alırsınız hemen.

“Güzelliğin on par' etmez bu bendeki aşk olmasa.” diyen âşık, aşkın evrenin her bir zerresinin aşkla var olduğunu, evrenin aşkla güzelleştiğini anlatır.

“Lambada titreyen alevin üşümesine” neden olan aşk nasıl bir dermansız aşktır, söyler misiniz?

Var mıdır Karacaoğlan üstüne büyük aşklar, ayrılıklar, acılar yaşamış başka bir kişi?

İşte bir şiirin, Annabel Lee Şiirinin bendeki çağrışımları bu…

Sanırım genç arkadaşlar da bu şiiri sevecekler…

Çünkü bütün evren alt üst olsa da aşk ölümsüzdür.

Yer ve gök çarpışıp arada kalan ne varsa ezip un ufak etmediyse; aşk, ayaklarını toprağa, başını göğe yasladığı içindir.

Aşk ola...

23 Ocak 2016 Cumartesi

FIRINDA KAŞARLI PATATES KÖFTESİ

Evde çimlenmeye yüz tutmuş patatesleri bir an önce tüketmek gerekti.
Ne yapmalı diye düşünürken, aklıma böyle bir şey yapmak geldi. Bütünüyle doğaçlama ve uydurma. Sonuç sevindirici oldu. Çünkü eşim severek yedi.
O anda kullandığım ölçüler, üç kişilik köfte çıkardı.  Unutmamak için yaptıklarımı not aldım.
İşte paylaşıyorum.

FERİDE’NİN FIRINDA KAŞARLI PATATES KÖFTESİ

Üç Kişilik

1-      Üç adet ortadan irice patates

2-      İki yemek kaşığı süzme yoğurt

3-      İki dolu yemek kaşığı un

4-      Yarım demet maydanoz

5-      Bir çay kaşığı fesleğen

6-      Yarım çay kaşığı karabiber

7-      Yeterince tuz

8-      Altı irice dilim kaşar peyniri

Yapılışı:

Büyükçe bir kâse alınız. İçine;

Patatesleri soyup yıkayınız ve çok küçük doğrayınız. (Cacık için doğranmış salatalık gibi küçücük)

Maydanozu incecik kıyınız.

Unu, fesleğeni, yoğurdu, karabiberi ve tuzu ekleyip iyice karıştırınız.

Borcam tepsinin içini zeytinyağı ile yağlayınız. (yağı azıcık fazla koymak iyi olur.)

Hazırladığınız malzemeyi altı eşit parçaya bölerek her bir parçayı elinizde hafifçe yuvarlayıp üstünü yine hafifçe bastırarak az düzleştiriniz, tepsiye diziniz.

Önceden 200 derecede ısıtılmış fırına koyunuz. 45-50 dakika pişiriniz.

Kenarları, üzeri ve altı iyice kızardığında kaşar dilimlerini üzerlerini kapatacak şekilde yerleştirip, birkaç dakika daha pişirdikten sonra fırını söndürünüz ve beş dakika daha fırında bekletiniz.

Servise hazır. Afiyet olsun.

(Baharatlar dâhil malzemeleri azaltıp çoğaltabilirsiniz.)

7 Ocak 2016 Perşembe

MEKTUPLAR VARDI ESKİDEN


MEKTUPLARLA SOLUKLANIRDIK.

 




Bir zamanlar (oldukça eski zamanlardı) yaşamımızda “mektup” dediğimiz bir araç vardı.

Alanı da yazanı da çoğu zaman sonsuz mutluluklara gark eden bir iletişim aracı. Her zaman mutlu etmezdi elbette… Ayrılıklar, ölümler, hastalıklar, kavgalar, kazalar da hep bu yolla gelirdi bize.

Ama mutluluk, sevinç hanesi ağır basardı.

Ne aşklar, ne yürek çırpıntıları, daha ilk sözcüklerde kalbin duruvermesine neden olan ilk gençlik sevdaları…

Evladını askere, okumaya, çalışmaya, yuva kurmaya gönderen ana babaların, bir dirhem korku, çokça endişe ve tümüyle sevgi dolu satırları…

Kardeşlerin herkesten saklayıp da birbirlerine açtıkları yürekleri…

Okuma – yazma bilmeyen ninenin köy öğretmenine, kendi sözcükleri ve üslubuyla dikte ettirdiği özlemi…

Okuma - yazmayı askerde öğrenen Mehmet’in “Evvela selam eder…”düzenindeki sevinç, özlem, buram buram içtenlik kokan mektupları…

Okullarda bir mektubun nasıl yazılacağı konusunda saatler süren bilgiler verilir, kurallar anlatılırdı.

Ama kimse uymazdı bu kurallara, uyamazdı. Çünkü mektup akılla değil, yürekle yazılırdı. Gönlümüzden kopup gelen duyguların da sınırı, kaydı şartı olmazdı. Sevgi kalıba girmez ki…

 
Uzun, çok uzun yıllar önce, kardeşim Ferda, bana bir mektup yazmıştı.

Ben Samsun’da öğrenciydim. Yıl kaçtı, bilmiyorum. Ferda öğretmen okulunda, kuzenim Dursun da tam o sıralarda evlendiğine göre 1972 ya da 1973 yılı olmalı.

Mektubun fotoğrafını da paylaşacağım.

Tam beş metre uzunluğunda bir yazı.

Bütün içtenliği ile neler yazmamış ki canım kardeşim…

Gurbetteki sevgili ablasına, sılanın kokusunu gönderebilmek için iki mektup arasında yaşananların tamamını anlatmış. Fıkralar, şiirler, sevdiği artistlerin fotoğrafları cabası.

Kuzenimizin evlenmesi, düğün nedeniyle alınan ciciler, kendi öğretmenleriyle ilgili tatlı dedikodular, zayıf olan derslerini nasıl kurtardığı, kardeşimiz Kemal’in iyileşen yaraları, Çiğdem’in ne denli tatlı bir çocuk olduğu…

Bütün dünyası…

Bütün duyguları, sevinçleri, heyecanları…

Üstelik, hiçbir ayrıntıyı kaçırmadan… Ama asla sıkmadan… Açık, tertemiz bir dil ve anlatım.

Canım kardeşim benim.

Ne güzelmiş mektuplarımız…

Ne olağanüstü bir dil eğitimi imiş mektup yazmak…

Ne denli eşsiz bir paylaşmaymış…

Seni çok seviyorum, demekmiş.

Sana çok değer veriyorum, sana saygı duyuyorum, demekmiş.
 

Şimdilerde teknoloji kullanılarak gönderilen “nbr, mrb, tşk, kib” tarzı ifadelerin neresinde sevgiyi, şefkati, saygıyı, dostluğu bulabilirsiniz?

 
Korkarım, mektuplarla birlikte inceliğimizi, duyarlılığımızı, şafkatimizi de yitirdik.

Acı, çok acı…

 

28 Eylül 2015 Pazartesi

2010-2011 ÖĞRETİM YILINDA İLK DERS

ŞEHİT NURİ PAMİR LİSESİNDE 2010-2011 EĞİTİM VE ÖĞRETİM YIL AÇILIŞ PROGRAMINDA VERDİĞİM İLK DERSİN METNİNİ TEK BİR SÖZCÜK BİLE DEĞİŞTİRMEDEN AKTARIYORUM.
2015-2016 ÖĞRETİM YILINA SEVGİYLE....
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Değerli Meslektaşlarım, Sevgili Öğrenciler,
2010-2011 Eğitim ve Öğretim yılının ilk dersi için buradayım. Ancak bu konuşma bir ders olmayacak. Olsa olsa bir dertleşme, duyguların paylaşımı diyebiliriz konuşmama.
Buna Milli Eğitim Bakanlığının 2010/53 Sayılı genelgesini okuduğumda karar verdim.
Bu genelgenin giriş bölümünde yer alan “toplumsal hoşgörü” ifadesi yönümü belirledi.
Çünkü bu konunun gençlerimizin geleceği ve ülkemizin yarınları için ne denli önemli olduğunu çok iyi biliyorum.

Yaşadığım bir olayı paylaşacağım sizlerle.

Bayramda Hatay iline gezmeye gittik. Gezilecek yerlerle ilgili bir ön araştırmak yaptık. Antakya Kültür Müdürlüğünün hazırladığı bir tanıtım kılavuzunda görülmesi gerekli yerlerden birinin de Samandağ İlçesinde, Ermenilerin yaşadığı Vakıflı Köyü olduğu söyleniyordu. İlgimizi çekti. Üşenmedik, gittik. Musa Dağının yamaçlarında kurulu küçük, şirin, tertemiz bir köydü. Güler yüzlü, içten, sıcak insanların yaşadığı bir köy… Tarihi bir kilisesi vardı. Kilisenin bahçesinde köye özgü ev ürünlerinin satışını yapan bir bayanla tanıştık. Nasıl yaşadıklarından, çevreyle ilişkilerinden, eğitim sorunlarından söz ettik. Hoş görüden, aynı toprakları vatan bellediğimizden, aynı havayı soluyup aynı toprağın bereketini paylaştığımızdan söz ettik. Dinlerimizin bizi farklı kılmadığını anlattı bize.

İbadete açık bir kilise görmediğimizi, kiliseyi gezmek istediğimizi söyleyince bize kiliseyi gezdirdi. Kiliseye haftada bir kez, pazar günü papaz gelirmiş.Tarihi bir binaydı ama küçüktü.
İçerde sohbete devam ederken, biraz da dağın yamacında, yalıtılmış ve yalnızlık duygusu veren köyün içime boşalttığı hüzünle, o hanıma, barış, hoşgörü, sevgi adına bir mum yakmak istediğimi söyledim. Sevindi. Mumu yaktım. Bunun üzerine bana söylediği cümle şu dakikada bile yüreğimi titretiyor. “Allah kabul etsin.”

Ben, bir Ermeni kilisesinde barış ve hoşgörü adına bir mum yaktım. Ermeni asıllı vatandaşım da bana benim dinimin bir duasıyla karşılık verdi. “Allah kabul etsin.”

İşte bütün mesele bu. Asırlardır öyle kaynaşmıştık ki dualarımız bile birbirine karışmıştı.
Ve o an her şey silindi. Kötülük, düşmanlık, nefret, karanlık düşünceler hepsi bir anda yok oldu. Aramıza ekilen kötülük ve nifak tohumları tutmamıştı. Sevgi, hoşgörü, insanlık her şeye rağmen bir zafer kazanmıştı.

Ön yargısız, hoşgörüyle, barış içinde, sevgiyle birlikte olmak için hala umut vardı.
Kulaklarımda asırlar öncesinden Yunus Emre’nin sesi yankılandı.

“Yaratılanı hoş gör yaradandan ötürü.”

Yunus Emrelerin, Mevlanaların, Hacı Bektaşların ektiği insan sevgisi bu toprağın bereketidir.
Bu topraklar, onlarca uygarlığın harmanlandığı, her birinin diğerine karıştığı eşsiz bir mozaiktir.
Bu mozaiği açıklamak için şöyle bir örnek vermek mümkündür diye düşünüyorum.
Orta Asya’da büyük devletler kuran ulusumuz, İslamiyet’i kabul etti. İslam kültürüyle kendi kültürünü harmanladıktan sonra kuzeye, güneye, doğuya ve batıya yöneldi. Atının terkisine koyduğu heybesinde bu kültür vardı. Bu süreç uzun ve karmaşık bir süreçti. Her konduğu menzilde heybesinden aldığı bu kültürü o topraklara saçıyor, o topraklardan aldıklarını da kendininkiyle karıştırıyordu. En son durak Anadolu oldu.  Anadolu onlarca uygarlığın beşiği olan eşsiz bir coğrafyaydı.
Buraya, Anadolu’ya konduk.
Bu bereketli topraklar üzerine, bu coğrafyaya atımızın terkisinde taşıdığımız ve çoğaltıp zenginleştirdiğimiz o uygarlık kültürünü saçtık.
Birleştiler, karıştılar, barıştılar, çoğaldılar…
Dede Korkut Homeros’la, Şeyh Edebali Hammurabi ile buluştu.
Bunu sağlayan Yunus Emreler oldu:
Kâh, 

“Elif okuduk ötürü

Pazar eyledik götürü                                           

Yaratılanı hoş gör                                   

Yaradandan ötürü” dedi, gönüllere seslendi.

 
Kâh,

“Yunus Emre der hoca

Gerekse bin var hacca

Hepisinden iyice

Bir gönüle girmektir.” Dedi mutluluğun yolunu gösterdi.

 
Bunu sağlayan Mevlanalar oldu:

 Kâh,

“Gel, gel, ne olursan ol yine gel,

İster kâfir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel,

Bizim dergâhımız,

Ümitsizlik dergâhı değildir,

Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...”

Sözleri saçıldı yerlere ve göklere…

 
Kâh,

“Cömertlikte yardım etmede akarsu gibi ol

Şefkat ve merhamette güneş gibi ol,

Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol..

Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol,

Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol,

Hoşgörülükte deniz gibi ol,

Ya olduğun gibi görün...

Ya göründüğün gibi ol...”

Sözleriyle çağlar öncesinden çağlar sonrasına seslendi.

 Biz, işte bu mirasın sahibiyiz.
Ve sevgili öğretmen arkadaşlarım, sevgili öğrencilerim,
Buradan, taa yüreğimin derinliklerinden, tüm inancımla söylüyorum ki güzel günler görebilmek için, motorları maviliklere sürebilmek için, önyargısız hoşgörüye, sınırsız sevgiye ihtiyacımız var.
Hepinizi sevgiyle selamlıyorum.
Feride YAŞAR ÖZDEMİR

  

 

24 Eylül 2015 Perşembe

BİR FİLMİN ARDINDAN


           BİR FİLMİN ARDINDAN

“Tanrı, kasırgayı göndermeye karar verdiği zaman kimsenin rengiyle ilgilenmedi.”

The Help – Yardımcı filminden…

Filmi bize kardeşim Namık Kemal Yaşar önermişti.

Bu gece eşimle bu filmi izlemeye karar verdik. Kemal bu adı vermişti ama Türkiye’de Duyguların Rengi adıyla gösterilmiş. İnternette ararken bu nedenle zorlandık. Filmi izleyince anlaşıldı ki asıl adı “Yardımcı”dır.

Eğer izlemeyenler varsa hiç tereddüt etmeden izlemeli. Ben bu kadar geciktiğimiz için üzüldüm. Yaşar da öyle… Hele filmin sonlarına doğru koca adamın bir ağlaması vardı ki…

Bence ABD’de ırkçılığın, ırk ayrımının bu kadar etkili işlendiği çok az film yapılmıştır.

Filmin etkisi biraz da işlenişten kaynaklanıyor.

Öykü çok sağlam ve derinlemesine, bütün duygular en ince ayrıntılarına dek verilerek işlenmiş. Ayrıntılara saplanmadan ayrıntı vermek bence Amerikan filmlerinin başarısı.

Bu film bizde yapılsaydı diye düşündüm bir an…

Öykünün tamamını vermek için, yönetmen en az iki devam filmi yapardı, kesin.

Çünkü o duyguların derinliği öyle ayıla bayıla, yaya yaya anlatılırdı ki en az üç sinema filminin süresine ancak sığdırılırdı.

Ben, gerçek yaşamda, iyinin, haksızlığa uğrayanın, adil olanın, mazlumun sonunda kazanacağı yalanına asla inanmadım. Ama inanmayı çok istedim. Gerçek yaşam her gün bana aksini kanıtlasa da buna inanmak istedim doğrusu.

Benim dışımda olan bitenin de benim sorunum olduğunu düşünmek gibi huyum var. O yüzden çok acı çektim ve çekmekteyim.

Akşam yatağa girdiğimde bu acıların intikamını düş kurarak alıyorum. Düşlerimde hep iyiler, mazlumlar, haksızlığa uğrayanlar kazanır.

İşte bu nedenle arada bir bu tarz kitaplar okumak, filmler izlemek çok hoşuma gider. Yerli dizileri hiç izlemiyorum; çünkü kahramanları gece gündüz soluksuz kötülük yapmaktalar.

Gene aynı nedenle akşam sinema seanslarımızda, sık sık eşime “Hadi kötüleri dövelim.” derim ve hep iyiliğin, güzelliğin kazandığı, kötülüğün zorbalığına zorla karşı koyan, intikam filmleri, adalet dağıtan macera ve polisiyeleri izleriz.

Günlük acılar bu şekilde hafifletilmeye çalışılır işte.

The Help – Yardımcı filmi bu bakımdan da çok hoşuma gitti.

ABD’de insan hakları denilen şeyin ne bedeller ödenerek kazanıldığını biliriz. Çok kan döküldü bu uğurda. Irkçılığın kökü kazınamadı gene de. Bugün bile ırkçı beyaz polislerin zencileri sokak ortasında infaz ettiğini okuyoruz gazetelerden.

Aslında dünyanın her yerinde hala ırkçılık gizli-açık vahşice can almaya devam ediyor.

Suriyeli mültecilere çelme takan faşist kadın gazeteciye birlikte öfkelenmedik mi? Üstelik çoğumuz Suriyeli sığınmacılara kızıyorduk.

Filmde, kısmi de olsa kazanan zencilerdi. Kötü beyazlar fena halde rezil oldular.

Tam da bu noktada filmin inandırıcılığı biraz zayıflıyordu; ama olsun.

Sonunda beklediğim, umduğum, istediğim gibi “Hak yerini buluyor”du.

Filmi izlemek isteyenlere fazla ipucu vermekten korkarım. Öyle olmamıştır umarım.

Bence izleyin.

Kemalciğim, çok teşekkür ederim.

Tam bir sinema şöleni çektik kendimize. Sayende…

“Tanrı, kasırgayı göndermeye karar verdiği zaman kimsenin rengiyle ilgilenmedi.”

 

19 Ağustos 2015 Çarşamba

İnsan Olduğumuzu Anımsamak


İnsan Olduğumuzu Anımsamak

 
Bugün Bor Niğde arasında çalışan otobüslerden biriyle Niğde’ye gittim.

Otobüs başlangıçta kalabalık değildi. Geçtim, oturdum.

Az sonra otobüse kucağında çocuğuyla genç bir kadın bindi. Öndeki koltuklardan birinden bir genç kız fırladı, yer verdi. Çocuklu kadın başörtülü, genç kız dal gibi, çok modern giyimli biriydi. Kulaklığı kulağında kendi halinde, başörtülü- baş açık ayrımını umursamadan müzik dinliyordu.

 Hoşuma gitti.

Birkaç dakika geçti geçmedi, orta yaşlarda iki kadın yolcu bindi. Önlerden bir genç kız hamle yaptı, onu gören iki genç kız daha kalkmak için doğruldular. Kadınlar memnun, yer beğenerek oturdular.

Sonra ben yaşlarda bir hanım, gene genç bir kız fırladı. Aslında üç kişi daha doğrulmuştu ama o genç çoktan kalkmıştı bile. Öğretmen emeklisi olduğunu düşündüğüm hanım bir mahcup, dönüp dönüp teşekkür etmekte.

Toki Konutlarında iki kızıyla gençten bir kadın bindi. Hemen önümdeki genç adam yer verdi, ama kadın tereddüt etti.  Sanki gencin yanındaki ak saçlı adamın yanına oturmak istemiyor gibi. Adam yaşına başına bakmadan fırladı, kızı yaşındaki kadın kızlarından biriyle oturdu.

Gene Toki’de bir genç kız, gene aynı şey… Yaşı on beşi geçmeyen bir çocuk yerini veriyor.

Niğde’ye kadar bu böyle devam etti.

Birileri biniyor, birileri fırlayıp yer veriyor.

Yaşça küçük olan büyük olana yer veriyor. Kocaman adamlar, gencecik adamlar kadınlara yer veriyor.

Oysa çok zaman önce değil, daha kışın böyle değildi.

Kentin yaz nüfusu farklı mıydı, bilmem.

İçimden şu düşünceler geçti:

Ayağa kalksam,
“Bir dakika beni dinler misiniz? Bor’dan bindiğimden beri bir insanlık yarışı gözlemekteyim. Herkes birbirine yer verme yarışında. Siz, sevgili kızım, siz başlattınız. Gözlerinizden öpüyorum. Siz sevgili çocuğum, kendinizden sadece üç beş yaş büyük bir ablanıza yerinizi verdiniz, gözlerinizden öpüyorum. Siz, sevgili kardeşim, her binen kadın yolcu için ayağa fırladınız, gözlerinizden öpüyorum. Siz bayım, kızınız yaşındaki kadına yerinizi verdiniz, alnınızdan öpüyorum.

Hepinizi, hepinizi sevgiyle kucaklıyorum.

Bana öyle bir umut verdiniz ki…

Otobüsün içinde birden patlayan huzur ve saygıyı gözlerimle gördüm.

Hepinizi insanlığınızdan öpüyorum.

Son zamanlarda ülkem ve insanlarım için iyice yitirdiğim umutlarım yerine geldi.”
desem……

Çekindim; bana “Deli mi ne?” derlerse diye korktum.

Oysa bu sözleri söylemeyi öyle istemiştim ki…

                                      19.08.2015, 22.00, Bor

 

 

26 Mayıs 2015 Salı

TALAN

İÇİMİ DÖKÜYORUM.






Bu fotoğraflar Alanya Kalesindeki Süleyman Camiine ait. Aslında Alaaddin Keykubat zamanında yapılmış 1231 yılında. Yani Türklerin Anadolu'da yapmış oldukları ilk camilerden biri. 16. Yüzyılda Kanuni'nin emriyle restore edildiği için Süleyman Camii diye anılıyor.
"Eee, ne olmuş?" diyebilirsiniz. 1000 yıllık camiin minaresine, avlusunda bir köşeye yapılmış (altıncı resim) derme çatma İmam lojmanına baktığınızda anlarsınız ne olduğunu...
Bin yıllık bu eser hala... İbadete açık. Çok iyi dayanmış zamana.
Ancak günümüzdeki sorumsuzluğa dayanamayacağı kesin.
İlk gittiğimizde durum daha da berbattı.
Örneğin imam efendinin televizyon anteni minaredeydi.
Alanya'ya merkezi ezan yayını yapmak için gerekli verici minaredeydi.
Bir de baz istasyonu olduğunu sandığım bir nesne daha vardı. Oysa minarenin az ötesine bir direk dikilir, tepesine o vericiler konabilirdi.
Kale bir tepenin zirvesinde. Alanya tepenin eteklerinde. Anten yere konsa gene olur. Ama hayır, bin yıllık minareye çivilerle, matkaplarla, vidalarla girişeceksin ki tadı çıksın.
Avluda neredeyse 40 metrelik bir hortum yılan gibi salınmış, duruyor. Yerlisi yabancısı, turistler üstünden atlayarak geçmekte.
Avluda bir de sarnıç var. Sarnıç zemin altında... Üstünde İmamın sandığı sepeti vb.
Önce imama sorduk durumu. Minaredeki kıyımı kendince haklı çıkmaya çabalayarak anlattı. Sözüm ona tüm kalede sadece bu minarede verici çalışmış. Ama ben sordukça panikliyordu.
Her açıdan fotoğraf çektim.
Elim nereye ve kime ulaşıyorsa, kaymakam, vali, Turizm Bakanlığı, Anıtlar koruma kurulu, gazeteler, herkese yazdım.
Tam bir yıl kadar sonra bir akrabamdan gidip fotoğraf çekmesini istedim. Onlar da bu gördüğünüz fotoğrafları gönderdiler.
Tek fark baz istasyonu ve imamın anteni sökülmüş, o kadar.
Bizde tarih böyle talan edilir.
İslam öncesi eserlere yönelik bir ilgisizlik olduğunu düşünüyorsanız fena halde yanılıyorsunuz.
İşte en somut örnekler.
Topkapı sarayında, Sultan Selim'in üzerine uzanıp dinlendiği divanı görevlilerden biri evine götürmedi miydi. (Lojman) İlber Hoca'nın bile feleği şaşmadı mıydı?

23 Mayıs 2015 Cumartesi

GENE DİL ÜZERİNE


                  
Çağlar boyunca her ulusun kendi dili, o ulusun tarihi, coğrafyası, inanç sistemleri, kültürel birikimleri, sosyo-ekonomik gelişmesi, ekonomisi, ticareti, savaşlar, göçler vb. koşullara bağlı olarak gelişmiş, değişmiş, büyümüş, zenginleşmiş veya yoksullaşmıştır. Çünkü dil canlı bir varlıktır. Her canlı gibi içinde yaşadığı ortama göre biçimlenir.

“Dil” kavramını o dilde bulunan söz varlığı olarak algılamak gerek. Bir dilin zengin olduğunu söylerken o dilde bulunan söz varlığının zenginliğini, anlatım olanaklarının zenginliğini anlatmış olmaktayız.

Tarih içinde Türkçe en çok Farsça ve Arapça’dan etkilenmiştir.

Farsça, Ali Şir Nevai’nin de belirttiği gibi “Aydınlarımızın, şairlerimizin” Türkçe’yi hor görmeleri, düpedüz söylemek gerekirse, aşağılık duyguları yüzünden sanat dili olarak başat dil olmuştur.

Arapça ise bilim dili olarak kabul görmüştür. Nedeni ise Türklerin İslamiyet’i kabul etmeleridir. Kur’an’ı Türkçeleştirmek yerine Arapça öğrenilmesi zorunlu dil olarak yer bulmuştur kültür hayatımızda.

İşte bu koşullar altında, kimi zaman, tuhaf dil olayları da ortaya çıkmıştır.

İşte bir örnek:

Um- eylemi Türkçe bir eylemdir. (ummak)

Bu eylemden türetilmiş umut sözcüğü dilimizin en güzel sözcüklerinden biridir.

Bu sözcük, Türkçe’den Farsça’ya geçmiştir. Acem dilinin ses özelliklerine uyum sağlayan bu sözcük “ümmîd” biçimine dönüşmüştür.

Farsça’ya duyulan hayranlık yüzünden bu kez biz, “ümmîd” sözcüğünü kullanmaya başlamışız. Ancak aslının “umut”olduğunu aklımıza bile getirmediğimiz için “ümmîd” sözcüğünü Türkçe ses kurallarına uydurarak “ümit” biçimine sokmuşuz.

Bizim güzeller güzeli “umut” sözcüğü olmuş mu size “ümit”?

*******
“Aşçı” sözcüğü “aş pişirmeyi” iş edinen, yemek yapmayı meslek edinen kişilere verilen bir addır. Meslek adıdır.

Türkçe “aş” kökünden “-ci” ekiyle türetilmiştir. Bu ek, sıklıkla, meslek adı türeten bir ektir.

Aşçı yerine “ahçı” diyenlere duyurulur.

“Ah” sözcüğü bir ünlemdir. Bunun sonuna “-ci”  eki getirilip bir meslek adı türetildiğinde anlamı sadece şu olur:

Ah çekmeyi iş edinen, ah çekmeyi meslek edinen kişi…

Böyle saçmalık olmaz.

*******
Küçük bir anımsatma daha:

Dilimize yabancı dillerden giren bazı meslek adlarının sonuna “-ci” eki getirilemez. “Bakkal, kasap” vb.

Yani “bakkalcı, kasapçı” olmaz.

*******
Eğer izin verilirse azıcık bilgiçlik taslamak istiyorum.

Ne kadar çok kitap okursak dilimizi o oranda iyi tanır ve öğreniriz.

Dil bir kültür taşıyıcısıdır. Çağlar öncesinden çağlar sonrasına yazılı ve sözlü bütün edebi ürünleriyle dil kültür taşıyıcılığı yapar.

Bu ürünleri bilmek, okumak ve anlamak doğal döngüyü tamamlamak anlamına gelir. Yani bir yandan dilinizi öğrenirken bir yandan da o dilin genlerinde taşıdığı kültürün-uygarlığın-bilginin sahibi olursunuz.

Not:

Dil adları özel adlardır. Özel adların da baş harfleri büyük yazılır. Aldıkları çekim ekleri kesme imiyle ayrılır.

Yedi sekiz yıl önce, TDK (Neden ve hangi bilimsel gerekçelere dayanarak, bilinmez) bunu değiştirdi. Dil adlarının aldıkları çekim ekleri artık ayrılmayacakmış. “Türkçe’de” değil “Türkçede” yazacakmışız.

TDK’nun görevi, sanırım, dilimizi içinden çıkılmayacak şekilde karıştırarak dili yozlaştırmak. Yeni görev tanımları bu.

Ben bu kurumun artık çoktan bilimselliğini yitirdiğini, arpalığa dönüştüğünü düşünüyorum.

Bu nedenle bu tür uydurmalara uymak zorunda değilim.

Kurumun bu hali bir Kenan Evren mirasıdır.

Yaptıkları alçaklıklardan biri de kurumun özerklikten çıkarılıp başbakanlığa bağlı bir arpalığa dönüştürülmesidir.

Hem de Atatürk’ün mirasıyla…

16 Mayıs 2015 Cumartesi

BU TOPRAKLARIN TARİHSEL TALİHSİZLİĞİ


Antakya'da kent merkezinde Asi Nehrinin hemen kenarında on yıllardır müze olarak kullanılan, ben daha ortaokul öğrencisi iken defalarca ziyaret ettiğim bina boşaltılmış. Yeni müze binasına taşınmış.
Kesin tarihini bilmem ama neredeyse 80 yıldır müze olarak kullanılan bina neden yeterli görülmedi, bilinmez. Dört yıl önce gittiğimde pekala da yeterli bir bina olarak kullanımdaydı.
Sorun bu kadarla kalsa iyi.
Taşınırken o güzelim mozaikler yerlerinden hoyrat ve iş bilmez kişilerce sökülmüş, yeni yerlerine öylece rasgele monte edilmişler. Haberlerde gördüm. Mozaiklerin asıllarıyla ilgisi yoktu. Bir bölümünün ise çalındığı söyleniyor.
Kent merkezinde, kentin göbeğinde nehir manzaralı o bina kime peşkeş çekilecek, merak etmekteyim.
Rant uğruna talan edilen bu müze, Zeugma Antik kenti gün ışığına çıkmadan, dünyanın en önemli ve zengin ikinci mozaik müzesiydi. Birincisi Tunus'taymış.
Zeugma mozaikleri bulunduktan sonra Gaziantep'teki Mozaik müzesi birinci sıraya yerleşti. Antakya üçüncü sıraya kaydı.
O kadar değerli, o kadar zengin bir kültürel miras korkunç ellerde yok edildi.

Arkeolojiye meraklıyımdır. Hem de epeyce fazla. Ne bulursam okurum. Arkeolojik sit alanlarını her fırsatta gezerim. Bir iki kazı çalışmasını da görmüşlüğüm vardır. Zeugma ile ilgili kaynaklara bakarken ilginç bir öyküye rastladım.
Zeugma'dan kaçırılan bir mozaik ABD'de bulunuyor. Kanadalı bir mozaik uzmanı, bunları görüyor ve Zeugma'dan kaçırılan mozaikler olduğunu fark ediyor. Fotoğraflarını çekiyor ve Gaziantep Müze'si yetkililerine gönderiyor. Yapılan incelemede mozaiğin geri kalanı saptanıyor ve eksik parçanın ABD'de olduğu kanıtlanıyor. Kültür Bakanlığına durum bildiriliyor. Kültür Bakanlığı belgeler, fotoğraflar eşliğinde iade işlemi için başvuruyor.
ABD'li yetkililer, "Sizdekini bize verin, uygun biçimde bir araya getirelim, restore edelim. Biz burada bir süre sergiledikten sonra size tümüyle geri verelim." diyorlar. Türkiye kabul etmiyor. Parçalar geliyor. Burada birleştiriliyor. Ama Amerikalılar o denli olağanüstü bir restorasyon yapmışlar ki bizimkilerin yaptıkları onun yanında, tabiri hoş görün, "camızın suya ...... ması" gibi.
Arkeologların iş bulamadığı, arkeoloji bölümlerinin kapandığı ülkemde işi taş hamallarına yaptırırsanız olacağı budur.
(Bkz.http://www.yonsezi.com/zeugma-mozaik-muzesindeki-mozaikler…/ ) (Bkz.http://www.zeugmaweb.com )
İzninizle bir mozaik resmi paylaşacağım. Zeus ile Europa mitinin resmi. Olağanüstü güzel. Zeugma eserlerinden...

6 Mayıs 2015 Çarşamba

O ÇOCUK SÜT GİBİ APAK SU GİBİ BERRAK ÖLDÜ


Sanırım doksanlı yıllardı. Rahmetli anneannem sağ ve sağlıklı o günlerde. Kardeşimle ben mutfakta uğraşıyoruz. Radyoda Edip Akbayram’ın “Aşk olsun sana çocuk, aşk olsun” şarkısı çalıyor. Anneannem dikkatle dinliyor. Derken bana seslendi: “Yavrum bu Edip kime öyle söylüyor?”

“Ne diyor anneanne?” dedim.

“Acıyorsam sana anam avradım olsun, diyor. Kime diyor?”

“Deniz Gezmiş’e diyor anneanne, onun yiğitliğini övüyor.”

“O nasıl övmeymiş kızım, söver gibi. O çocuk süt gibi apak, su gibi berrak öldü. Batsın öyle övme.” dedi benim pamuk kalpli anneannem.

Şiirin-şarkının da onun söylediğine benzer şeyler söylediğini anlattım uzun uzun, olmadı ikna edemedim. O şarkıyı her duyduğunda Edip Akbayram’a kızdı durdu.

Aradan bunca zaman geçti o sözleri asla unutmadım.

“O çocuk süt gibi apak, su gibi berrak öldü.”

O çocuklar süt gibi apak su gibi berrak öldüler.

8 Mart'ı Anlamak

  Şöyle bir cümle dolanıyor ortada. Her okuduğumda çok üzülüyor ve sinirleniyorum. "Erkeğin adam olduğu yerde kadına her gün 8 Marttır....