29 Mart 2019 Cuma

KİTAPLARIM GELDİ DE...

Artık pahalılık yüzünden her ay düzenli kitap alamıyoruz. En azından 10 yıldır durum bu.
Hesap kitap, oradan kıs buraya ekle, ip üstünde cambazlık yapar gibi 6 ayla bir yıl arası toplu alım yapıyoruz.
Her yeni yayınlananı listeye ekliyoruz, bekliyor.
Niğde'de eski geleneksel kitapçılarımızdan hiç biri kalmadı. Bu yüzden her yeni çıkanı izlemek ve almak söz konusu değil. İnternet alışverişine döndük artık. Aslında kolaylık. bu.
Ne var ki toplu alım da toplu para demek oluyor. Zor çok zor.
Dün bu yılın ikinci toplu siparişi geldi.
Bir sevinç, bir mutluluk, sormayın. Kitaplar matbaadan yeni çıkmış gibi, misler gibi kokuyor.
Fena heyecan yaptım. Yaşar da öyle, tek tek okşadı kitapları...
Çocukken ayakkabılarımızı yatağın baş ucuna koyardık ya; ben salonda masaya dizdim, dünden beri tavaf ediyorum, hangisinden başlasam ki?

Not: Korsan kitap almam, asla... Kitaplığımda bir kaç tane korsan vardır, onlar da armağan gelmiştir.

28 Mart 2019 Perşembe

Ben sürüdeki kara koyunum

Aykırı olmayı seviyorum. 
Gevşeyip çevreye benzemeye başladığım an hemen toparlanıp fabrika ayarlarıma dönüyorum. Bu yüzden ruhum hep özgür.
Bir türlü kaval çalıp sürüyü karşıya geçiren çobanı sevemedim.
Ben sürüdeki kara koyunum.
Birileri beyin kızını alacak diye kaval sesinin peşinden gitmeyen kara koyunu seviyorum.
Renk değiştiren bukalemunu da hiç sevmem. Hep korkarak, hep renk değiştirerek yaşanır mı?
Ne yapacağımı söyleyenleri de hiç sevmedim zaten. "El alem" sopasından da korkmadım.
Bu yüzden düşündüklerimi, hissettiklerimi çekincesiz söyleyebiliyorum.
Aklımın kurtuluşunun bu özgürlük olduğunu biliyorum.
Yanlış anlaşılmalarım oldu, aldırmadım, azıcık üzüldüm, o kadar...

21 Şubat 2019 Perşembe

DİL – KÜLTÜR MOZAİĞİ

Bilim adamları uygarlığın ateşin kullanılmasıyla başladığını söylüyor. Ateşi kullanma becerisi pişmiş yiyecekleri ve yeni teknolojileri de beraberinde getirdiği için insanın gelişiminde önemli bir adım olarak kabul ediliyor.
Son bulgular da, insanın atalarının 1 milyon yıl önce ateşi kullanmayı bildiklerine dair yeni kanıtlar ortaya çıkarmış.

Bugün erişilen uygarlık düzeyi 1 milyon yıllık insan macerasını özetliyor diyebilir miyiz? Neden olmasın?…
Benim hep şaşırtıcı bulduğum insanlığın, bu uygarlığı dünyada dolaşıma sokma yöntemi…
A noktasında yaşayan insan topluluklarının her türlü kültürel değerlerinin, zenginliğinin B noktasında yaşayan topluluklarca alınıp, özümsenip, zenginleştirilip, geliştirildikten sonra A noktasına aktarılması… A noktasından da aynı yolla geri gelmesi… Büyüleyici bir döngü… Bütün coğrafyalarda rüzgârla taşınan polenler gibi yeşermesi, yetişmesi…
Savaşlar, yenilgiler, zaferler, göçler, ticaret, istilalar (…) taşıyıcı…

Bir savaşta tutsak alınıp köleleştirilen bir insanın dilini, inancını, geleneklerini, aidiyetlerini, hayallerini, değerlerini geride bırakıp hemen asimile olması olanaksız. Kültürünü gittiği yerlerdeki kültürlerle harmanlaması kaçınılmaz.

Tarih boyunca göçler ve ticaret, çok etkili kültür taşıyıcısı olmadılar mı?

Dede Korkut Öykülerindeki “Basat’ın Tepegöz’ü Öldürmesi” adlı fantastik öykünün, Homeros’un (gezgin bir ozan-destancı) anlattığı Odysseia (Odesa) destanında Odisseus’un maceralarından birinde, bir adada tek gözlü titanla mücadelesinin birebir aynı olması nasıl açıklanabilirdi ki?
Dede Korkut Öyküleri İslamiyet’in kabulünden çok önce oluşmaya başlayan destansı öykülerdir. Sözlü ürünler olarak gelişimini, dolaşımını ta 15. Yüzyılda tamamlamış, yazıya geçirildikten sonra her hangi bir değişim geçirmemiştir. Burada yer alan tek gözlü dev motifi, bu devle yürütülen mücadele hangi yolla Homeros’tan alınmış olabilir. Homeros’tan alınmıştır deme nedenim ait oldukları tarihle ilgili. (Homeros'un MÖ 7. ya da 8. Yüzyıl’da yaşadığı söylenir.)

Türkler Asya Kıtası'nda kuzey-güney, doğu-batı yönlerine taşınmaya başladıklarında, atlarının terkisinde kendi kültürleri vardı. Ama bu kültür, tarih içinde Çin’den, İran’dan Hint yarımadası kavimlerinden vb. alınanla çoktan karışmış, kendi dilini, geleneğini oluşturmuş bir kültürdü.
Göktürk Yazıtlarının her birinin dört cephesinden biri Çince’dir.
Saka Türklerinin hükümdarı, destanlaşmış Alper Tunga, İran Destanı Şehname’de Afrasiyab adıyla yer alır.
Türkler, yol boyunca konup göçerken, savaşırken kondukları yerlerden aldıklarını atlarının terkisine attıkları heybeye eklemiş, konaklara da kendininkilerden bırakmışlardı.

Anadolu’ya geldiğinde taşıdığı bu birikimi güzelce etrafa savurmuş, zaten on binlerce yıllık bir uygarlık geleneğine sahip olan bereketli ana toprağı - Anadolu bu tohumları bağrında beslemiş büyütmüş; Cevat Şakir, Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu gibi Anadolu uygarlığı çocuklarının dediği gibi, eşsiz güzellikte bir “Anadolu Mozaiği” ortaya çıkmıştır.

Edebiyat bu uygarlık gelişiminin sonsuz-sınırsız belleği olmuştur. Diğer sanat dalları da elbette üzerlerine düşen koruyucu-yayıcı işlevleri yerine getirmişlerdir. İlkel insanın mağara duvarlarına çizdiği resimleri düşünün. Ya da Orta Asya göçebe kültürünün ürünü olan kubbe biçimli çadırların Anadolu’da Camii kubbelerinde yaşam bulduğunu.
Ağacı kutsal sayan eski şaman-Türk geleneği, Anadolu’da dilek dilemek için bezler bağlanan ağaçlarda yaşar. Uğurlu sayılan 40 sayısı beylerin yanlarında bulundurdukları 40 yiğitten, ölünün arkasından tutulan 40 günlük yastan yola çıkar Anadolu’da bebeğin kırkının dolması, ölünün arkasından okutulan mevlit ve dualara kadar gelir.
Sayısız örnek vermek olanaklı elbette.

Bütün bu süreçte gelişe gelişe, büyüye büyüye, büyük incelikle damıtılarak, fırtınalarla, yabancı etkilerle boğuşa boğuşa bugüne gelen Türkçe, zenginliğini buna borçludur.
Ancak neredeyse Cumhuriyet dönemine kadar süren ikili dil ve edebiyat karakteri Cumhuriyet Döneminde bir ve bütün olmuştur. Halk edebiyatı adını verdiğimiz sözlü gelenek ve Divan edebiyatı adı verilen yazılı gelenek yerini bir ve bütün bir edebiyat kültürüne bırakmıştır. Elbette az da olsa bu gelenekleri sürdüren ozanlar var. Özellikle Halk Şiiri Geleneğinde…

Eski-yeni şiir geleneğinde şairlerin ait oldukları dönemde, o dönemin koşullarınca ürettikleri kavram ve sözcükler, benzetmeler, sanatlı sözler de taşınmıştır. Bunlardan pek çoğu çok sevildiği için zaman içinde kullanıla kullanıla kalıplaşmış ve “mazmun” dediğimiz kalıp sözler ortaya çıkmıştır. Hem Halk edebiyatında hem Divan Edebiyatında çok sık kullanılan söz varlıklarıdır bunlar.
Turna kuşunun ayrılığı, özlemi simgelediğini; bir haberci, özlemleri, acıları sevdiklerine iletmek için bir aracı olduğunu biliriz. İlk kim kullanmıştır, bilinmez;  ancak bütün halk şiiri geleneğinde gurbeti, özlemi, ayrılık acısını simgelemiştir. Turnalar uçar yâre haber götürür.
Bülbül-gül, bir türlü kavuşamayan sevgililerdir. İlkbahar bütün görkemine karşın ayrılığın nedenidir. Bahar gelir, güller açılır, yüce dağlar yol olur.
Sevgililer hep ala gözlüdür; Dede Korkut’ta Bamsı Beyrek’in sevgili karısından Karacaoğlan’a…

Ak meleğim göç eylemiş yurdundan
Havalanmış minnet etsem iner mi
Can çıkmazsa o kurtulmaz bu demden
Alev almış ateş dağı söner mi
        Nesimi
*
Akça kızlar göç eyledi yurdundan
Koç yiğitler deli oldu derdinden
Gün öğle sonu da belin ardından
Saydım altı güzel indi pınara
      Karac'oğlan

Bu iki dörtlüğün ilk dizesinde yer alan mazmun - kalıp söz “akça kız - ak melek, yurdundan göç eylemek” tir, görüldüğü gibi. Söylem-duygu tıpatıp aynı.
1339-1344 yılları arasında Bağdat'ın Nesim kasabasında doğduğu (14.YY.) sanılan Seyyid Nesimi ile 17. YY. da yaşadığı sanılan, göçebe Türkmen obalarında yetişen Karacaoğlan arasında gerek yaşam tarzları, gerek eğitimleri gerekse şiir anlayışları açısından hiçbir bağ ve benzerlik yoktur.
Nesimi, Dini- Tasavvufi Türk Halk Edebiyatı diye adlandıran edebiyatın temsilcisidir. Hurufiliği benimsemiş, Farsça, Arapça şiirler yazacak kadar dil bilen eğitimli bir Türk şairidir. Halep’te idam edilmiştir.
Karacaoğlan ise Âşık Edebiyatı olarak adlandırılan gelenek içinde yer alır. Din konularına hemen hiç değinmemiş, aşkın, sevdanın, ayrılığın ve Türkçe’nin şairi olarak bilinir. Ümmidir, yani mektep medrese görmemiştir.
Ama her ikisi de, Türk dilinin söz hazinesi içinde yer alan, bu hazineyi zengin kılan aynı kalıp sözleri kullanıyorlar. 
Sözlü edebiyatın en önemli özelliği geleneksel oluşudur, geleneklere dayalı olması, birikimleri sözlü olarak aktarmasıdır. Dolayısıyla bu geleneği teslim alan sanatçı, kendi imbiğinden geçirdiği geleneği kendinden sonrakilere aktarır. Asla tekrara, yeknesaklığa düşmeden bu şiir geleneğinin aktarılması büyüleyicidir.
Çağlar öncesinden çağlar sonrasına yapılan bu dil yolcuğu şaşırtıcıdır.

Bakın, sözcükler, (benzetme-metafor) neredeyse iki bin yıllık yolculuğuna nasıl çıkmış:
“Salkım salkım tan yelleri estiği zaman
Sakallı bozaç turgay şakıdığı zaman
Sakalı uzun Tat eri banladığı zaman
Bidev atlar sahibini görüp ukrayınca
Aklı karalı seçildiği çağda
Göğsü güzel kaba dağlara gün değince
Bey yiğitlerin, cılasınların birbirine koyulduğu çağda”

Dede Korkut
Dirse Han Oğlu Boğaç Han Hikâyesi’nden

*
Salkım salkım tan yelleri estiğinde
Mavi patiskaları yırtan gemilerinle
Uzaktan seni düşünürüm İstanbul
Binbir direkli Halicinde akşam
Adalarında bahar
Süleymaniyende güneş
Hey sen güzelsin kavgamızın şehri

Vedat Türkali – İstanbul
*
Salkım
Salkım
Tan
Yelleri
Estiğinde
Ve
Sular
Suları
Dövende
Gümbür
Gümbür
Işık
Düşerdi
Enver Gökçe - Dönerdi Türbinler Döner adlı şiirin ilk dizeleri

Bu benzerliği yakalayanlar oldu elbette. Ama bunu basit bir taklit, intihal gibi görme hatasına düştüler ne yazık ki…
Bu tekrarın, Dede Korkut Öyküleri'nin olağanüstü dil örgüsünün çağlar sonrasını etkilemesi gibi görmek, bunu yeniden söyleyen şairin de olağanüstü bir dil - kültür birikimine sahip olduğunu bilmek gerek.
Kaldı ki, Halk Şiirine ilgi duyanlar bilir; “Salkım salkım tan yelleri esmesi” halk şiirinde çok yaygın bir mazmundur. Bulutlar dağ başında salkım salkım toplanır, rüzgâr salkım salkım eser.

“Gök kubbenin altında söylenmemiş söz yoktur.” diye bir söz vardır. Bu sözü Sakrates’e, Çiçero’ya, İncil’e bağlayanlar var.
Bu söz doğrudur elbette ama yinelenen söz, bilgi, birikim asla birbirinin aynısı değildir, olması da olanaksızdır. Sözü söyleyen her kişinin ağzında artık benzersiz olmuştur.
Çünkü insanın ortaya çıkışından, uygarlığın ilk tohumlarının atılmasından bu yana milyarlarca, birbirine asla benzemeyen insan geldi geçti. Milyarlarca farklı duygu, bakış açısı, yürek ve akıl demektir bu. Milyarlarca farklı anlam… Demem o ki; söz aynı ama söyleyen yürek farklı.
Karacaoğlan- Nesimi’deki söz benzerliğini bir kez daha anımsamak gerek. Meraklısı şiirlerin aslını bulup ne denli farklı duyguların işlendiğini görebilir; yazı zaten uzun oldu, kendimi frenleyemedim, ben bu riske girmeyeceğim.
Sözü, sözün asıl sahiplerine bırakıyorum.

Büyük şair Nazım Hikmet;
“Biliyorum benden önce söylenmiş bütün bunlar
Benden sonra da söylenecek
Benden önce duyulmuş bu keder
Benden sonra da duyulacak…” diyor ya, öyle işte.

***
“Bir gülün bağında bülbül figanım
Bülbül güle hasret, gül de bülbüle
Ah u zar içinde geçen zamanı
Bülbül güle hasret, gül de bülbüle”         Âşık Şükrani (Günümüz)

---
Gül hâra düştü sîne-figâr oldu andelîb
Bir hâra baktı bir güle zâr oldu andelîb       Nâili    (17.YY.)

“Gül dikene düştü, bülbülün göğsü yaralandı, Bir dikene, bir güle baktı ve ağladı”
--- 
“Hâr-ı gamda ‘andelîb eyler figân u zârlar
Goncalarla salınur sahn-ı çemende hârlar”          Baki     (16. YY.)
 ---
“İçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile
Gül budağının mizacına gire kurtara su"             Fuzuli    (16. YY.)
---
“Bülbül ne yatarsın, bahar erişti?
Ulu sular bulandığı zamandır.
Kat kat olup gül yaprağa karıştı,
Yine bülbül kul olduğu zamandır.

Yine bahar oldu, açıldı güller,
Figana başladı yine bülbüller.
Başka bir hâl olup açtı sümbüller,
Âşıkların del'olduğu zamandır.”  Karacaoğlan    (16. YY sonu- 17. YY. başı)

Feride Yaşar Özdemir
Emekli Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni


20 Şubat 2019 Çarşamba

DİLİMİZ: ANA SÜTÜ GİBİ TERTEMİZ


                             DİLİMİZ: ANA SÜTÜ GİBİ TERTEMİZ
“Dil, düşüncenin aynasıdır. Dilimiz ne ise düşüncemiz de odur…”

Bir türlü anlam veremediğim, duyduğumda tüylerimi ürperten şu cümleler son günlerde iyice yaygınlaştı:
“Sözlerim maksadını aştı. Ben aslında demek istemiştim ki…”
“Beni yanlış anladın, ben öyle demek istemedim, aslında…” 
Televizyon haberlerinde, gazetelerde, eş dost toplantılarında, sınıflarda, sokaklarda, her yerde…
İyi de kardeşim, sen, bu şekilde kafanın içinin bomboş olduğunu da itiraf etmiş olmuyor musun? Ne demek istediysen onu söylesene! Ağzından çıkanlar beynine hiç mi uğramadı?
Düşünmeden, ölçüp biçmeden, sözlerini tartmadan konuşursan işte böyle olur.
Sözlerimiz bizim düşüncelerimizi yansıtır. Birikimlerimiz, deneyimlerimiz, kişiliğimiz, kimliğimiz açıkça sözlerimize yansır.
Küfürbaz iseniz ruhunuz budur.
Gülen bir yüzle sevgi, saygı dolu sözler söylüyorsanız birilerine, ruhunuz budur.
Birilerini rencide ediyorsanız sözlerinizle, ruhunuz budur.
Boş sözlerle birilerinin kafasını karıştırıyorsanız eğer ve birilerini bıktırıyorsanız kafanız da boştur, gönlünüz de…
Söz maksadı aşmaz gerçekte. Sözü aşan maksattır. Sürç-i lisan ettiyse sorun yok. Dili sürçenlere diyeceğimiz olmaz.
Laf dönüyor dolaşıyor, ruhu da kafayı da besleyemediğimiz gerçeğine geliyor.
Toplum olarak, yeterli beslenmekten yalnızca karın doyurmayı anladığımız için ruhun beslenmesi gibi bir derdimiz de yok.
Kitap okumamak en büyük eksikliğimiz. Eğitimcilerimizden eğitimlilerimize -herkes üstüne alınsın- kim okuyor, kim okumayı iş edinmiş, kim kitaplarla dost olabilmiş, gerçekten dost ama.
Sözcükler gereksinimden doğar. Yaşamımıza kattığımız ya da yaşantılarımıza kendisini dayatan kavramları karşılamak için yeni sözcüklere sarılırız. Eğer bu sözleri üretecek birikiminiz yoksa kavramları aldığınız kaynaktaki karşılıkları kullanmayı sürdürürsünüz. Diliniz ilk kurşunu almıştır bile, farkına varmazsınız.
Alışveriş yaparken beden numarasını bile İngilizceden alınan sözcüklerin ilk harfleriyle arayan bir nesil oluştu. Etiketlerde de aynı harfler var. S, L, XL, XXL gibi…
Satıcı soruyor:
-          Bedeniniz kaç?
-          Dört ya da beş…
-          Dört yok, teyze, sana iksikslarç da uyar, vereyim mi?

Şimdi bu konuşmanın neresi düzeltilmeli? “Bedeniniz kaç” ile mi başlasak “iksikslarç ” ile mi? Yoksa hiç tanımadığı birine “Teyze” diyen, “sen”diyen satıcıya mı kızsak önce?

Verdiğim örnek, “Bu da nereden çıktı?” mı dedirtti size, nereden çıkacak; buradaki teyze bendim.
Otobüste sürücü bağırıyor: “Bakkallar var mı?”
Gençler “randevulaşıyor”, saat “üç gibi” buluşacaklar. Demek istedikleri, tam olarak üçtür ama ille de İngilizce cümle yapısından olduğu gibi aktarılan  “gibi” sözcüğünü kullanmaları gerekiyor. Moda ya, kullanılmazsa olmaz. Uysa da olur uymasa da, düşünmeye ne gerek var! Oysa biz tam ve kesin saatler için o sayıyı söyleriz, yaklaşık bir süre kullanacaksak, kesin saat veremiyorsak “sularında” gibi güzeller güzeli bir sözcüğümüz vardır, onu kullanırız: “Saat üç sularında gelirim.”
Öğrencilerime “Arkadaşlarınız nerede?”diye soruyorum, “Faaliyetteler.”yanıtını alıyorum. Yer adı ya da bir işin adını söyler gibi…
Bir bürokrat emrinde çalışanlarla tanışmaya çalışıyor: “Sen kimsin?”
“Dil düşüncenin aynasıdır. Dilimiz ne ise düşüncemiz de odur.”
Dil bir iletişim aracıdır. İletişim araçlarının en gelişmişidir üstelik. Toplu yaşamın, birlikte, barış içinde, huzurla yaşamanın yolu sağlıklı iletişimden geçer. Sağlıklı iletişimin tek koşulu da dil dediğimiz aracı doğru, güzel ve etkili kullanmaktır.
“200 sözcükle düşünen birisi, 2000 sözcükle düşünen birisini anlayamaz.” Anooshirvan Miandji
Son söz Yunus Emre’nin. Üstüne laf söylemek ne haddimize...

SÖZ OLA

Sözü bilen kişinin,
Yüzünü ağ ede bir söz
Sözü pişirip diyenin,
İşini sağ ede bir söz

Söz ola kese savaşı,
Söz ola kestire başı
Söz ola ağulu aşı,
Yağ ile bal ede bir söz

Kişi bile söz demini,
Demeye sözün kemini
Bu cihan cehennemini,
Sekiz uçmağ ede bir söz

Yunus şimdi söz yatından,
Söyle sözü gayetinden
Pek sakın o şah katından,
Seni ırak ede bir söz


************
Yazı 2011 yılında yazılmıştı. Anımsatmak gerekti.

28 Ocak 2019 Pazartesi

İki Ölüm İki Acı

MERHABA
Merhaba İlhan
İşte Enver Abiyi de getirdik yanına
“Şu dünyada
Ayrılık var
Ölüm var
İlle de zulüm var”
Diyen ozanı.
Gülüşünden su içişine kadar
Halk olan adamı
Mezarlarınız biraz aralı
Ama atsan
Ulaştırırsın sigaranı
İki gözüm ona iyi bak
Dünyaya küskün gitti biraz
Zemheride çiçek açmış
Acılı, suskun bir topraktır o
Seslenmezsen
Merhaba demez
Hastadır, koluna gir
Yürüyemez
Ayakları tutuk.
Bağışla ilhan
Öyle ya
Senin de kaburgaların kırık
1982 – Metin Demirtaş
İlhan Erdost, ölümü 7 Kasım 1980
Enver Gökçe, ölümü 19 Kasım 1981
Yayıncı İlhan Erdost 12 Eylül darbesini izleyen günlerde abisi Muzaffer Erdost’la birlikte gözaltına alındı. Bir astsubayın emriyle dövülerek öldürüldü. (O zulmü iki satıra sığdırmak bağışlanmaz ama affınıza sığınıyorum.)
Ölümünden sonra ağabeyi, kendi adına O’nun adını ekleyerek adını Muzaffer İlhan Erdost yapmıştır.
Enver Gökçe, toplumcu şiir anlayışıyla yazdığı şiirlerle halk olmuş, halka mal olmuş büyük bir devrimci şairdir.
Ömrü hapishanelerde, sürgünlerde geçmiştir.
Hapislerde kaptığı hastalıklar yüzünden doğduğu köye çekilmiş, köylüleri tarafından bakılmıştır.
Ankara’ya dönmüş ve ömrünü bir huzurevinde tamamlamıştır. (O müthiş yaşamı böyle kısacık özetlediğim için af diliyorum.)
ENVER GÖKÇE
Kadersizdi,
Kadersizliği
Ölümünden sonra da devam etti.
Natalie Wood ile
Aynı günlerde ölmeseydi,
TRT'de ona da sıra gelecekti.
Bir ağlayan
Eğin türküleriydi,
Ona da şükretsindi...
Metin Demirtaş
Muzaffer İlhan Erdost’un Enver Gökçe şiiri için söyledikleri:
"Enver GÖKÇE'nin şiiri, güz ekini gibidir. Kırsal alandan gelenler bilirler, sonyazda, yani güzün ekilen buğday, ilkyazla birlikte eriyen karın altında filizlenir. Soğuğa, kırağıya dayanıklıdır. Kurağa dayanıklıdır. Nice boralar, fırtınalar ya da Anadolu'nun kavurucu sıcağı ortasında, eğilip bükülmez, boy verir, başak verir. Böyle dayanıklıdır, Enver GÖKÇE'nin şiiri. Enver GÖKÇE'nin şiiri harman olur, bağ olur. Savrulur. Bir yandan bizim bilincimizi ve direncimizi pekiştirirken, bir yandan da devrimci şiirimizde özgün bir tohum olarak yineler kendini..."

2 Ocak 2019 Çarşamba

Etik Olan Nedir

Etik Olan Nedir
Ahlaki yozlaşma sağ ve dinci kesimin karakteristik özelliğidir diyebiliriz… Bu gerçekliği kendi politikacıları da zaman zaman dile getirirler.
Daha geçenlerde AKP’li bir vekil, “Solcular rüşvet kabul etmiyor, devlet malına göz dikmiyor.” dedi. Bir itiraftı bu, acı acı ne mal olduklarını itiraf ediyordu muhterem. Gerçi ağzından kaçırmıştı ama olsun.
Parlamentoda bir gün bile vekillik yapmamış olan Merve Kavakçı, yeniden vatandaşlığa alınarak, maaşları faiziyle kendisine ödendi, emeklilik hakkı verildi.
2 Mayıs 1999’da TBMM’de ant içme törenine başörtülü gelince meclisten çıkartılan Kavakçı Bakanlar kurulu kararıyla ABD vatandaşı olduğunu bildirmediği için vatandaşlıktan çıkartıldı.
Yani ABD vatandaşı olduğu halde meclise girip bunu da saklamakta bir beis görmemişti.
Kavakçı o parayı, tüyü bitmemiş yetimlerin hakkını çatır çatır yemekte de bir sakınca görmedi. “Bu parayı ben hak etmedim.” demedi.
O cenahta bu normal karşılanıyor.
O cenaha biz de bu ahlak dışı durumu yakıştırıyoruz.
Bizde durum ne?
Bizde Merve Kavakçılar vb. yok mu?
Sayıları çok az da olsa elbette var, olmaz mı?...
Tek farkla ki; bu bizim canımızı çok yakıyor; üzülüyor, utanıyoruz. Bağışlayamıyoruz.
O kişileri kendi ellerimizle manen infaz ediyoruz. Hani neredeyse nefes almalarına bile izin vermeyeceğiz.
İyi de ediyoruz. Heveslisi varsa da içimizde barınamıyor çünkü.
Ben Türkücü Sabahat Akkiraz’a çok kızıyorum. Hani neredeyse türkülerini bile dinlemeyeceğim.
Hiç kimse kapısına gidip yalvarmadığı halde, kendiliğinden, gönül rızasıyla vekil olmuştu.
Vekiller asıl mesleklerini sürdürmeyi bırakırlar… Vekil maaşıyla idare ederler. Etik olan budur. Dünyada da bu böyledir. Fransa’da asıl mesleğini sürdürdüğü ortaya çıkan vekil istifa etmişti.
Bu kural bizde işlemez.
Buna sadece CHP’li vekiller uyuyor. Diğerleri uyar gibi yapıyor, siyasi güçlerini asıl işlerini kolaylaştırıcı bir referans olarak kullanıyorlar.
Ama, tanınmış bir istisnası var CHP’nin.
Sabahat Akkiraz, mecliste çok az oturuma katılmıştır. Meclisin en devamsız vekili sıfatını taşırdı. Özellikle yurt dışında verdiği konserlerden, sahne çalışmalarından fırsat bulup da milletin vekili olamamıştır.
Bu durum kendisine anımsatıldığında halkın sanatçısı olduğunu, hiçbir gücün kendisinin mesleğini icra etmekten alıkoyamayacağını söylemişti. Milletin vekili olduğunu unutarak…
Bu ayıp mecliste, mensubu bulunduğu parti tarafından yüzüne vuruldu muydu, bilmem. Ancak çok tepki olduğunu ve bir daha da aday gösterilmediğini anımsıyorum.
Sabahat Akkiraz, devam etmediği meclisten vekil maaşını aldı, emekliliğe resmiyette hak kazandığı için emekli maaşını da alıyor.
Bir de Şafak Pavey var; benim gök gözlü kızım… Yüreği de gökyüzü kadar engin, aydınlık, ışıltılı… Buram buram insanlık kokan, emek kokan, adalet kavramını içselleştirmiş bir kadın. Vatanına, insanlarına sevdalı…
Yaralı bir güvercin yavrusu ama inadına sağlam, kaya gibi, çelik gibi, toprak gibi de cömert, yumuşacık …
Genel başkanın ısrarıyla aday olup ikinci kez girdiği mecliste hastalığı nedeniyle devamsızlık yapmak zorunda kalmış.
Mecliste bulunmadığı halde vekil maaşı almayı kendisine yakıştıramadığı için milletvekilliğinden istifa etti.
Yetmedi, hak ettiği halde emeklilik haklarından da vaz geçti.
“Ben bu yoksul halkın hakkını yiyemem.” Sözleri bu…
Başka geçim kaynağı yok üstelik. Çalışması da zor…
İşte size üç kadın…
Üç kafa yapısı, üç vicdan…
Hangisini evinize alırdınız?

9 Aralık 2018 Pazar

Bugün Salah Birsel'e Takıldım Kaldım


Salah Birsel'in düz yazılarını, özellikle denemelerini, severek okurum. Tekrar tekrar okunduğunda bile farklı tatlar keşfettiğiniz yazılardır bunlar.
Bir sözcük cambazı... Sözcüklere en olanaksız akrobasi hareketleri yaptıran bir şair-yazardır Salah Birsel.
Sonsuz sayıda parçalardan oluşan bir yapbozu bir hamlede çözüveren bir sihirbaz...
Bir araya gelmesi olanaksız görünen sözcükler bir anda enfes bir yazı ya da şiir olarak karşınıza çıkıveriyor.
Kimilerine göre okunması yorucu metinler… Bu değerlendirme dilin alışılmadık olmasından kaynaklanıyor. Aslına bakarsanız çok keyifli ve eğlenceli metinler bunlar.
Günlük konuşma dilinde çok az kullanılan sözcüklerle yarattığı kıvrak, yerinde duramayacak gibi görünen cümle yapısı, kendine özgü ilginç deyişlere eklediği alaycı bir söylem…
İşte Salah Birsel…
Hemen bütün yazılarını okudum. Şiirlerini ise daha az. Şimdi bu eksikliği kapatma peşindeyim.


25 Kasım 2018 Pazar

Silah Şehri - Gun City


GECENİZ HAYR’OLA

Silah Şehri - Gun City

Gecenin filmi buydu.  İspanya - Fransa yapımı olan film 2018 yılında gösterime girmiş. Konu 1923 yılında geçiyor. Macera-aksiyon-gerilim türünde bir eser.

Eser sözcüğünü bilerek kullandım. Çünkü bence sinema sanatının başyapıtlarından biri bu. Hakkında araştırma yapmadım. İzledikten sonra bana kendi izlenimim kalsın istedim.

Senaryo olağanüstü. Soluk kesen bir kurgusu var. Oyunculuklar, yönetim de öyle.

Mekânların kullanılması, ayrıntı sandığımız şeyin, bir anda, konunun yönünü değiştirmesi yönetmenin dehasını ortaya koyuyor. Zaten çatışmalar da (öykü ve romanda düğüm)  böyle sağlanıyor.

Eğer tarih okumadıysanız, özellikle I. ve II. Paylaşım Savaşlarıyla, İspanya İç Savaşı ve Franco Diktatörlüğü ile ilgilenmediyseniz mutlu son (!); kötülerin, kirli polislerin, mafyanın, patronların sonu sizi sevindirecek. Ama azıcık tarih mürekkebi yaladıysanız içiniz kararacak.

Birinci savaş henüz sona ermiş ama ikinci savaş ilmek ilmek dokunuyor.

Savaşı kimlerin çıkardığı gerçeği, silah tüccarları, savaş baronları, ajan provokatörler, vatanseverlik maskesi takanların çirkin yüzleri sözcüğün tam anlamıyla midenizi bulandıracak.

Eğer tarihsel arka planı bilmeseydim hoş bir sinema şöleni izlediğim için mutlu olabilirdim.

Bir filmi bu denli uzun uzadıya anlatarak önermem, bilirsiniz. Ama bu film farklıydı. Ders olarak okutulması gerekli bir filmdi, dayanamadım.

Dilerim, izleme arzunuzu köreltmemişimdir.

Filmden bir cümle: “Savaş, çok para kazandırır.”

24 Kasım 2018 Cumartesi

24 KASIM ÖĞRETMENLER GÜNÜNE DAİR




Uzun yıllar önceydi. Doğudaki sürgün yıllarım bitmiş ama Niğde’ye giriş yasağı cezam bitmediği için Kayseri’ye atanmıştım. Kayseri’de de bir ilçeden diğerine savrulduktan sonra, açtığım davaları kazanınca merkezde bir okulda çalışmaya başladım.

24 Kasım’ın öğretmenler günü olarak kutlanmaya başlamasından bir kaç yıl sonraydı. Okulda bir süre birlikte çalıştıktan sonra emekli olan bir ablamız vardı.

Bir gün, sohbet sırasında, 12 Eylül faşizminin dayatması olan bu günün kutlanmasının eğitim emekçilerine büyük hakaret olacağı, faşizmi olumlamak anlamına geleceği, öğretmenleri zapt u rap altına almanın bir yolu, öğretmenleri etkisizleştirme-değersizleştirme yöntemi olduğu vb. konusunda keskince bir nutka giriştim.

O faşizmi iliklerine kadar yaşamış birinin dilinin ölçüsü olmuyor. Söylediklerime gönülden inanıyor, yılların biriktirdiği öfkeyle konuşuyordum.

Beni, uzunca bir süre, sessizce dinleyen ablamız, sözümü kibarca kesti ve aşağı yukarı şunları söyledi:

“Tam 36 yıllık öğretmenim. Kocamı 12 Eylül öncesi faşistler katlettiler. Sonrasında da en büyük acıyı gene bizler çektik. Öğretmenliğimin büyük bir bölümünü küçücük kasabalarda, ilçelerde geçirdim. Mesleğimi çok severek yaptım. Şimdi emekli olduktan sonra, tek avuntum, öğrencilerimin arayıp sorması. Her fırsatta ya telefon ediyor ya da bizzat ziyaret ediyorlar. Acıları unutmanın bir yolu haline geldi bu ziyaretler. Avunuyorum. Son birkaç yıldır öğretmenler gününde de arar oldular.

Beni aradıkları, sordukları, sevgimi onlara aktarmaya devam edebildiğim sürece ne gün aradıklarının bir önemi yok. Ha 24 Kasım ha 5 Ekim… Dini bayramlar ya da yılbaşı… Öğrencilerim bana değer verdiği sürece sorun yok. Hediye almam, asla…

Senin neler yaşadığını ve haklı olduğunu da biliyorum ama inan ki bunun önemi yok. Hep birlikte eğitim sistemi üzerinde kafa yorup bir proje geliştirebildik mi? Öğretmenlik mesleğinin nasıl itibar kaybettiğini farkında değil misin? Bu itibarsızlaştırmaya bizim katkımız olmadı mı? Çözüm bu günü protesto etmek mi?

Benim görev yaptığım okullardaki o yoksul öğrenciler ne bilsin 5 Ekim’i ne bilsin 24 Kasım’ı… Beni kutlamak için arayan o güzel yüreklere ben 24 Kasımda aramamalarını mı söyleyeceğim. 24 Kasımda kutlamaları kabul eden arkadaşlarımla tartışmaya mı gireceğim. Faşizmle mücadelenin yolu bu değil ki.”

Üç aşağı beş yukarı söyledikleri buydu ve haklıydı.

Ama metalaştırılan, kapitalist sistemin bir soygun aracı haline gelen bu kutlamalara karşı tavrımızı da koyduk. Eşim anlattı; 12 Eylül sonrası sendikanın fiili olarak kurulmasından sonra zorla yaptırılan etkinliklere katılmadıkları için nasıl takibata uğradıklarını, mahkemelerde uğraşmak zorunda kaldıklarını.

Öğretmenlerin sürü sepet, tek tek imza yoklaması alınarak kapalı spor salonlarında askeri(!) törenlere katılmak zorunda oldukları yıllardı.

Elbette buna karşı çok etkili mücadele verdik. Hatta toplu eylemler yapıldı, törene katılıp imza vermeden, toplu halde çıktığımızı anımsıyorum. Uyarı cezalarını onur belgesi gibi kabul etmiştik.

Ama öğrencilerinden kutlama kabul eden bir eğitim emekçisine, neler hissettiğini, düşündüğünü anlamadan, dangalakça, tam da bir faşistin yapabileceği bir dayatmayla nutuk atmak hala içimi acıtır.

Bir insanın bir diğerine “Günün kutlu olsun.” demesinin neresi kötü?

Öğretmenlik mesleğinin birike birike içinden çıkılması imkânsız hale gelmiş sorunlarını çözmek, bununla mücadele etmek yerine;

Bir meslek örgütünde, bir siyasi partinin çatısı altında, hayatın her hangi bir başka alanında; çağdaş eğitim konusunda, eğitimde sorunlar konusunda, bugün içinde bulunduğumuz yoz ve yobaz sistemin nasıl alt edilebileceği konusunda  düşünsel üretim yapma, eyleme geçme yerine hala lafı güzaf…

En iyi yaptığımız şey.

KUŞ SAVUNMASI


Geçenlerde mutfak balkonunda duvara bir tabak su bir tabak da bulgur koyduk. Kış geldi, küçük dostlar oradan oraya pırpır yiyecek arıyorlardı, izlerken içimiz acıdı.

İkindiye kalmadan yem bitti. Tekrar doldurdum tabağı, suyu değiştirdim. Yaşar ekmekleri ufalayıp hazırladı. Misafir diyor serçelere.

Önce biri geliyor, etrafı kolaçan ediyor, sonra ikincisi. O ikinciden sonra beş-on toplanıyorlar. Mutfakta bir hareket sezdiler mi anın da pır…yok oluyorlar. Hiç kıpırdamadan izlemek gerek. Bu yüzden fotoğraf da çekemedim.

Öyle ürkek öyle savunmasızlar ki…

Belki de ürkeklikleri silahtır, üstlerindeki zırhtır, kim bilir.

Bugün, yemeği çıt çıkarmamaya dikkat ederek ocağa koydum, kitabımı aldım, oturdum. Arada yavaşça kafamı kaldırıp göz ucuyla izliyorum.

Biraz yedikten sonra havalanıp tele konuyorlar, teldekiler iniyor tabağa. Sırayla; itişmek kakışmak, acele etmek yok, sırayla doyuruyorlar karınlarını. Az yedim çok yedin kavgası yok. Su tabağına tek tek geliyorlar.

Onları izlerken Hrant Dink düştü aklıma. Son yazısında söyledikleri… Hani o yazıda  "Ruh halimin güvercin tedirginliği" diyordu ya…


Yazının son satırları;    “Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.

Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.” diye bitiyordu hani.


İnsanoğlunun bu ürkeklikle yaşaması korkunç olmalı.

Kuşları ürkek olmak yaşatabilir ama insanı o ürkeklik öldürür.

Düşünsenize bir ömür, Hrant’ın şu duygularıyla yaşadığınızı:

Ne acı…


“ ‘Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?’  sorusu asıl beynimi kemiren.

Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve insanların “A bak, bu o Ermeni değil mi?” diye bakış fırlattığını daha fazla hissediyorum.

Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye.

Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik.

Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik.

Tıpkı bir güvercin gibiyim...

Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım.

Başım onunki kadar hareketli... Ve anında dönecek denli de süratli.”


Farklılıklarımızın her birimizde böyle güvercin tedirginliği yarattığı da bir gerçek;

Farklı düşünenler, farklı din ve mezheptekiler, farklı inançları, tercihleri olanlar, farklı etnik gruptakiler; rengi, dili, cinsiyeti, farklı olanlar yani…

Şu dünyada yaşamı paylaşırken serçeler kadar adil olamadık.

Bu tedirginlikle görev yapan öğretmen arkadaşlarım, gününüz kutlu olsun.

Güvercin ürkekliğinde yaşayıp başını eğmeyenlere ise helal olsun, aşk olsun…


8 Mart'ı Anlamak

  Şöyle bir cümle dolanıyor ortada. Her okuduğumda çok üzülüyor ve sinirleniyorum. "Erkeğin adam olduğu yerde kadına her gün 8 Marttır....