Artık pahalılık yüzünden her ay düzenli kitap alamıyoruz. En azından 10 yıldır durum bu.
Hesap kitap, oradan kıs buraya ekle, ip üstünde cambazlık yapar gibi 6 ayla bir yıl arası toplu alım yapıyoruz.
Her yeni yayınlananı listeye ekliyoruz, bekliyor.
Niğde'de eski geleneksel kitapçılarımızdan hiç biri kalmadı. Bu yüzden her yeni çıkanı izlemek ve almak söz konusu değil. İnternet alışverişine döndük artık. Aslında kolaylık. bu.
Ne var ki toplu alım da toplu para demek oluyor. Zor çok zor.
Dün bu yılın ikinci toplu siparişi geldi.
Bir sevinç, bir mutluluk, sormayın. Kitaplar matbaadan yeni çıkmış gibi, misler gibi kokuyor.
Fena heyecan yaptım. Yaşar da öyle, tek tek okşadı kitapları...
Çocukken ayakkabılarımızı yatağın baş ucuna koyardık ya; ben salonda masaya dizdim, dünden beri tavaf ediyorum, hangisinden başlasam ki?
Not: Korsan kitap almam, asla... Kitaplığımda bir kaç tane korsan vardır, onlar da armağan gelmiştir.
Blogdaki yazılarım öncelikle benim içimi dökme, düşüncelerimi dışa aktarma yolumdur. İlle okunsun diye bir beklentisi yoktur. Okunursa da mutlu olurum.
29 Mart 2019 Cuma
28 Mart 2019 Perşembe
Ben sürüdeki kara koyunum
Aykırı olmayı seviyorum.
Gevşeyip çevreye benzemeye başladığım an hemen toparlanıp fabrika ayarlarıma dönüyorum. Bu yüzden ruhum hep özgür.
Bir türlü kaval çalıp sürüyü karşıya geçiren çobanı sevemedim.
Ben sürüdeki kara koyunum.
Birileri beyin kızını alacak diye kaval sesinin peşinden gitmeyen kara koyunu seviyorum.
Renk değiştiren bukalemunu da hiç sevmem. Hep korkarak, hep renk değiştirerek yaşanır mı?
Ne yapacağımı söyleyenleri de hiç sevmedim zaten. "El alem" sopasından da korkmadım.
Bu yüzden düşündüklerimi, hissettiklerimi çekincesiz söyleyebiliyorum.
Aklımın kurtuluşunun bu özgürlük olduğunu biliyorum.
Yanlış anlaşılmalarım oldu, aldırmadım, azıcık üzüldüm, o kadar...
Gevşeyip çevreye benzemeye başladığım an hemen toparlanıp fabrika ayarlarıma dönüyorum. Bu yüzden ruhum hep özgür.
Bir türlü kaval çalıp sürüyü karşıya geçiren çobanı sevemedim.
Ben sürüdeki kara koyunum.
Birileri beyin kızını alacak diye kaval sesinin peşinden gitmeyen kara koyunu seviyorum.
Renk değiştiren bukalemunu da hiç sevmem. Hep korkarak, hep renk değiştirerek yaşanır mı?
Ne yapacağımı söyleyenleri de hiç sevmedim zaten. "El alem" sopasından da korkmadım.
Bu yüzden düşündüklerimi, hissettiklerimi çekincesiz söyleyebiliyorum.
Aklımın kurtuluşunun bu özgürlük olduğunu biliyorum.
Yanlış anlaşılmalarım oldu, aldırmadım, azıcık üzüldüm, o kadar...
21 Şubat 2019 Perşembe
DİL – KÜLTÜR MOZAİĞİ
Bilim
adamları uygarlığın ateşin kullanılmasıyla başladığını söylüyor. Ateşi kullanma
becerisi pişmiş yiyecekleri ve yeni teknolojileri de beraberinde getirdiği için
insanın gelişiminde önemli bir adım olarak kabul ediliyor.
Son bulgular
da, insanın atalarının 1 milyon yıl önce ateşi kullanmayı bildiklerine dair
yeni kanıtlar ortaya çıkarmış.
Bugün
erişilen uygarlık düzeyi 1 milyon yıllık insan macerasını özetliyor diyebilir
miyiz? Neden olmasın?…
Benim hep
şaşırtıcı bulduğum insanlığın, bu uygarlığı dünyada dolaşıma sokma yöntemi…
A noktasında
yaşayan insan topluluklarının her türlü kültürel değerlerinin, zenginliğinin B
noktasında yaşayan topluluklarca alınıp, özümsenip, zenginleştirilip,
geliştirildikten sonra A noktasına aktarılması… A noktasından da aynı yolla
geri gelmesi… Büyüleyici bir döngü… Bütün coğrafyalarda rüzgârla taşınan
polenler gibi yeşermesi, yetişmesi…
Savaşlar,
yenilgiler, zaferler, göçler, ticaret, istilalar (…) taşıyıcı…
Bir savaşta
tutsak alınıp köleleştirilen bir insanın dilini, inancını, geleneklerini, aidiyetlerini,
hayallerini, değerlerini geride bırakıp hemen asimile olması olanaksız.
Kültürünü gittiği yerlerdeki kültürlerle harmanlaması kaçınılmaz.
Tarih boyunca
göçler ve ticaret, çok etkili kültür taşıyıcısı olmadılar mı?
Dede Korkut
Öykülerindeki “Basat’ın Tepegöz’ü Öldürmesi” adlı fantastik öykünün, Homeros’un
(gezgin bir ozan-destancı) anlattığı Odysseia (Odesa) destanında Odisseus’un
maceralarından birinde, bir adada tek gözlü titanla mücadelesinin birebir aynı olması nasıl açıklanabilirdi ki?
Dede Korkut
Öyküleri İslamiyet’in kabulünden çok önce oluşmaya başlayan destansı
öykülerdir. Sözlü ürünler olarak gelişimini, dolaşımını ta 15. Yüzyılda
tamamlamış, yazıya geçirildikten sonra her hangi bir değişim geçirmemiştir.
Burada yer alan tek gözlü dev motifi, bu devle yürütülen mücadele hangi yolla
Homeros’tan alınmış olabilir. Homeros’tan alınmıştır deme nedenim ait oldukları
tarihle ilgili. (Homeros'un MÖ 7. ya da 8. Yüzyıl’da yaşadığı söylenir.)
Türkler Asya Kıtası'nda kuzey-güney, doğu-batı yönlerine taşınmaya başladıklarında, atlarının
terkisinde kendi kültürleri vardı. Ama bu kültür, tarih içinde Çin’den,
İran’dan Hint yarımadası kavimlerinden vb. alınanla çoktan karışmış, kendi
dilini, geleneğini oluşturmuş bir kültürdü.
Göktürk
Yazıtlarının her birinin dört cephesinden biri Çince’dir.
Saka
Türklerinin hükümdarı, destanlaşmış Alper Tunga, İran Destanı Şehname’de
Afrasiyab adıyla yer alır.
Türkler, yol boyunca
konup göçerken, savaşırken kondukları yerlerden aldıklarını atlarının terkisine attıkları heybeye eklemiş, konaklara da kendininkilerden bırakmışlardı.
Anadolu’ya
geldiğinde taşıdığı bu birikimi güzelce etrafa savurmuş, zaten on binlerce
yıllık bir uygarlık geleneğine sahip olan bereketli ana toprağı - Anadolu bu
tohumları bağrında beslemiş büyütmüş; Cevat Şakir, Azra Erhat, Sabahattin
Eyüboğlu gibi Anadolu uygarlığı çocuklarının dediği gibi, eşsiz güzellikte bir
“Anadolu Mozaiği” ortaya çıkmıştır.
Edebiyat bu
uygarlık gelişiminin sonsuz-sınırsız belleği olmuştur. Diğer sanat dalları da
elbette üzerlerine düşen koruyucu-yayıcı işlevleri yerine getirmişlerdir. İlkel
insanın mağara duvarlarına çizdiği resimleri düşünün. Ya da Orta Asya göçebe
kültürünün ürünü olan kubbe biçimli çadırların Anadolu’da Camii kubbelerinde
yaşam bulduğunu.
Ağacı kutsal
sayan eski şaman-Türk geleneği, Anadolu’da dilek dilemek için bezler bağlanan
ağaçlarda yaşar. Uğurlu sayılan 40 sayısı beylerin yanlarında bulundurdukları
40 yiğitten, ölünün arkasından tutulan 40 günlük yastan yola çıkar Anadolu’da
bebeğin kırkının dolması, ölünün arkasından okutulan mevlit ve dualara kadar
gelir.
Sayısız örnek
vermek olanaklı elbette.
Bütün bu
süreçte gelişe gelişe, büyüye büyüye, büyük incelikle damıtılarak, fırtınalarla, yabancı
etkilerle boğuşa boğuşa bugüne gelen Türkçe, zenginliğini buna borçludur.
Ancak
neredeyse Cumhuriyet dönemine kadar süren ikili dil ve edebiyat karakteri
Cumhuriyet Döneminde bir ve bütün olmuştur. Halk edebiyatı adını verdiğimiz
sözlü gelenek ve Divan edebiyatı adı verilen yazılı gelenek yerini bir ve bütün
bir edebiyat kültürüne bırakmıştır. Elbette az da olsa bu gelenekleri sürdüren
ozanlar var. Özellikle Halk Şiiri Geleneğinde…
Eski-yeni
şiir geleneğinde şairlerin ait oldukları dönemde, o dönemin koşullarınca
ürettikleri kavram ve sözcükler, benzetmeler, sanatlı sözler de taşınmıştır.
Bunlardan pek çoğu çok sevildiği için zaman içinde kullanıla kullanıla
kalıplaşmış ve “mazmun” dediğimiz kalıp sözler ortaya çıkmıştır. Hem Halk
edebiyatında hem Divan Edebiyatında çok sık kullanılan söz varlıklarıdır bunlar.
Turna kuşunun
ayrılığı, özlemi simgelediğini; bir haberci, özlemleri, acıları sevdiklerine
iletmek için bir aracı olduğunu biliriz. İlk kim kullanmıştır, bilinmez; ancak bütün halk şiiri geleneğinde gurbeti,
özlemi, ayrılık acısını simgelemiştir. Turnalar uçar yâre haber götürür.
Bülbül-gül,
bir türlü kavuşamayan sevgililerdir. İlkbahar bütün görkemine karşın ayrılığın
nedenidir. Bahar gelir, güller açılır, yüce dağlar yol olur.
Sevgililer
hep ala gözlüdür; Dede Korkut’ta Bamsı Beyrek’in sevgili karısından Karacaoğlan’a…
Ak meleğim
göç eylemiş yurdundan
Havalanmış
minnet etsem iner mi
Can çıkmazsa
o kurtulmaz bu demden
Alev almış
ateş dağı söner mi
Nesimi
*
Akça kızlar
göç eyledi yurdundan
Koç yiğitler
deli oldu derdinden
Gün öğle sonu
da belin ardından
Saydım altı
güzel indi pınara
Karac'oğlan
Bu iki
dörtlüğün ilk dizesinde yer alan mazmun - kalıp söz “akça kız - ak melek,
yurdundan göç eylemek” tir, görüldüğü gibi. Söylem-duygu tıpatıp aynı.
1339-1344
yılları arasında Bağdat'ın Nesim kasabasında doğduğu (14.YY.) sanılan Seyyid
Nesimi ile 17. YY. da yaşadığı sanılan, göçebe Türkmen obalarında yetişen
Karacaoğlan arasında gerek yaşam tarzları, gerek eğitimleri gerekse şiir
anlayışları açısından hiçbir bağ ve benzerlik yoktur.
Nesimi, Dini-
Tasavvufi Türk Halk Edebiyatı diye adlandıran edebiyatın temsilcisidir. Hurufiliği
benimsemiş, Farsça, Arapça şiirler yazacak kadar dil bilen eğitimli bir Türk
şairidir. Halep’te idam edilmiştir.
Karacaoğlan
ise Âşık Edebiyatı olarak adlandırılan gelenek içinde yer alır. Din konularına
hemen hiç değinmemiş, aşkın, sevdanın, ayrılığın ve Türkçe’nin şairi olarak
bilinir. Ümmidir, yani mektep medrese görmemiştir.
Ama her ikisi de, Türk
dilinin söz hazinesi içinde yer alan, bu hazineyi zengin kılan aynı kalıp
sözleri kullanıyorlar.
Sözlü edebiyatın en önemli özelliği geleneksel oluşudur,
geleneklere dayalı olması, birikimleri sözlü olarak aktarmasıdır. Dolayısıyla
bu geleneği teslim alan sanatçı, kendi imbiğinden geçirdiği geleneği kendinden
sonrakilere aktarır. Asla tekrara, yeknesaklığa düşmeden bu şiir geleneğinin
aktarılması büyüleyicidir.
Çağlar
öncesinden çağlar sonrasına yapılan bu dil yolcuğu şaşırtıcıdır.
Bakın,
sözcükler, (benzetme-metafor) neredeyse iki bin yıllık yolculuğuna nasıl
çıkmış:
“Salkım salkım
tan yelleri estiği zaman
Sakallı bozaç
turgay şakıdığı zaman
Sakalı uzun
Tat eri banladığı zaman
Bidev atlar
sahibini görüp ukrayınca
Aklı karalı
seçildiği çağda
Göğsü güzel
kaba dağlara gün değince
Bey
yiğitlerin, cılasınların birbirine koyulduğu çağda”
Dede Korkut
Dirse Han Oğlu
Boğaç Han Hikâyesi’nden
*
Salkım salkım
tan yelleri estiğinde
Mavi
patiskaları yırtan gemilerinle
Uzaktan seni
düşünürüm İstanbul
Binbir direkli
Halicinde akşam
Adalarında
bahar
Süleymaniyende
güneş
Hey sen
güzelsin kavgamızın şehri
Vedat Türkali –
İstanbul
*
Salkım
Salkım
Tan
Yelleri
Estiğinde
Ve
Sular
Suları
Dövende
Gümbür
Gümbür
Işık
Düşerdi
Enver Gökçe - Dönerdi Türbinler Döner adlı şiirin ilk dizeleri
Bu benzerliği yakalayanlar oldu
elbette. Ama bunu basit bir taklit, intihal gibi görme hatasına düştüler ne
yazık ki…
Bu tekrarın, Dede Korkut
Öyküleri'nin olağanüstü dil örgüsünün çağlar sonrasını etkilemesi gibi görmek,
bunu yeniden söyleyen şairin de olağanüstü bir dil - kültür birikimine sahip
olduğunu bilmek gerek.
Kaldı ki, Halk Şiirine ilgi
duyanlar bilir; “Salkım salkım tan yelleri esmesi” halk şiirinde çok yaygın bir
mazmundur. Bulutlar dağ başında salkım salkım toplanır, rüzgâr salkım salkım
eser.
“Gök kubbenin altında söylenmemiş
söz yoktur.” diye bir söz vardır. Bu sözü Sakrates’e, Çiçero’ya, İncil’e
bağlayanlar var.
Bu söz doğrudur elbette ama
yinelenen söz, bilgi, birikim asla birbirinin aynısı değildir, olması da
olanaksızdır. Sözü söyleyen her kişinin ağzında artık benzersiz olmuştur.
Çünkü insanın ortaya çıkışından,
uygarlığın ilk tohumlarının atılmasından bu yana milyarlarca, birbirine asla
benzemeyen insan geldi geçti. Milyarlarca farklı duygu, bakış açısı, yürek ve
akıl demektir bu. Milyarlarca farklı anlam… Demem o ki; söz aynı ama söyleyen
yürek farklı.
Karacaoğlan- Nesimi’deki söz
benzerliğini bir kez daha anımsamak gerek. Meraklısı şiirlerin aslını bulup ne
denli farklı duyguların işlendiğini görebilir; yazı zaten uzun oldu, kendimi
frenleyemedim, ben bu riske girmeyeceğim.
Sözü, sözün asıl sahiplerine
bırakıyorum.
Büyük şair Nazım Hikmet;
“Biliyorum benden önce söylenmiş
bütün bunlar
Benden sonra da söylenecek
Benden önce duyulmuş bu keder
Benden sonra da duyulacak…” diyor
ya, öyle işte.
***
“Bir gülün bağında bülbül figanım
Bülbül güle hasret, gül de
bülbüle
Ah u zar içinde geçen zamanı
Bülbül güle hasret, gül de
bülbüle” Âşık Şükrani (Günümüz)
---
Gül hâra düştü sîne-figâr oldu
andelîb
Bir hâra baktı bir güle zâr oldu
andelîb Nâili (17.YY.)
“Gül dikene düştü, bülbülün göğsü
yaralandı, Bir dikene, bir güle baktı ve ağladı”
---
“Hâr-ı gamda ‘andelîb eyler figân
u zârlar
Goncalarla salınur sahn-ı çemende
hârlar” Baki
(16. YY.)
---
“İçmek ister bülbülün kanın meger
bir reng ile
Gül budağının mizacına gire
kurtara su" Fuzuli (16. YY.)
---
“Bülbül ne yatarsın, bahar
erişti?
Ulu sular bulandığı zamandır.
Kat kat olup gül yaprağa karıştı,
Yine bülbül kul olduğu zamandır.
Yine bahar oldu, açıldı güller,
Figana başladı yine bülbüller.
Başka bir hâl olup açtı
sümbüller,
Âşıkların del'olduğu zamandır.” Karacaoğlan
(16. YY sonu- 17. YY. başı)
Feride Yaşar Özdemir
Emekli Türk Dili ve Edebiyatı
Öğretmeni
20 Şubat 2019 Çarşamba
DİLİMİZ: ANA SÜTÜ GİBİ TERTEMİZ
DİLİMİZ: ANA SÜTÜ GİBİ TERTEMİZ
“Dil,
düşüncenin aynasıdır. Dilimiz ne ise düşüncemiz de odur…”
Bir
türlü anlam veremediğim, duyduğumda tüylerimi ürperten şu cümleler son günlerde
iyice yaygınlaştı:
“Sözlerim
maksadını aştı. Ben aslında demek istemiştim ki…”
“Beni yanlış
anladın, ben öyle demek istemedim, aslında…”
Televizyon
haberlerinde, gazetelerde, eş dost toplantılarında, sınıflarda, sokaklarda, her
yerde…
İyi de kardeşim,
sen, bu şekilde kafanın içinin bomboş olduğunu da itiraf etmiş olmuyor musun?
Ne demek istediysen onu söylesene! Ağzından çıkanlar beynine hiç mi uğramadı?
Düşünmeden,
ölçüp biçmeden, sözlerini tartmadan konuşursan işte böyle olur.
Sözlerimiz bizim
düşüncelerimizi yansıtır. Birikimlerimiz, deneyimlerimiz, kişiliğimiz,
kimliğimiz açıkça sözlerimize yansır.
Küfürbaz iseniz
ruhunuz budur.
Gülen bir yüzle
sevgi, saygı dolu sözler söylüyorsanız birilerine, ruhunuz budur.
Birilerini
rencide ediyorsanız sözlerinizle, ruhunuz budur.
Boş sözlerle
birilerinin kafasını karıştırıyorsanız eğer ve birilerini bıktırıyorsanız
kafanız da boştur, gönlünüz de…
Söz maksadı
aşmaz gerçekte. Sözü aşan maksattır. Sürç-i lisan ettiyse sorun yok. Dili
sürçenlere diyeceğimiz olmaz.
Laf dönüyor
dolaşıyor, ruhu da kafayı da besleyemediğimiz gerçeğine geliyor.
Toplum olarak,
yeterli beslenmekten yalnızca karın doyurmayı anladığımız için ruhun beslenmesi
gibi bir derdimiz de yok.
Kitap okumamak
en büyük eksikliğimiz. Eğitimcilerimizden eğitimlilerimize -herkes üstüne
alınsın- kim okuyor, kim okumayı iş edinmiş, kim kitaplarla dost olabilmiş,
gerçekten dost ama.
Sözcükler
gereksinimden doğar. Yaşamımıza kattığımız ya da yaşantılarımıza kendisini
dayatan kavramları karşılamak için yeni sözcüklere sarılırız. Eğer bu sözleri
üretecek birikiminiz yoksa kavramları aldığınız kaynaktaki karşılıkları
kullanmayı sürdürürsünüz. Diliniz ilk kurşunu almıştır bile, farkına
varmazsınız.
Alışveriş
yaparken beden numarasını bile İngilizceden alınan sözcüklerin ilk harfleriyle
arayan bir nesil oluştu. Etiketlerde de aynı harfler var. S, L, XL, XXL gibi…
Satıcı
soruyor:
-
Bedeniniz
kaç?
-
Dört
ya da beş…
-
Dört
yok, teyze, sana iksikslarç da uyar, vereyim mi?
Şimdi
bu konuşmanın neresi düzeltilmeli? “Bedeniniz kaç” ile mi başlasak “iksikslarç
” ile mi? Yoksa hiç tanımadığı birine “Teyze” diyen, “sen”diyen satıcıya mı
kızsak önce?
Verdiğim örnek,
“Bu da nereden çıktı?” mı dedirtti size, nereden çıkacak; buradaki teyze bendim.
Otobüste sürücü
bağırıyor: “Bakkallar var mı?”
Gençler
“randevulaşıyor”, saat “üç gibi” buluşacaklar. Demek istedikleri, tam olarak
üçtür ama ille de İngilizce cümle yapısından olduğu gibi aktarılan “gibi” sözcüğünü kullanmaları gerekiyor. Moda
ya, kullanılmazsa olmaz. Uysa da olur uymasa da, düşünmeye ne gerek var! Oysa
biz tam ve kesin saatler için o sayıyı söyleriz, yaklaşık bir süre
kullanacaksak, kesin saat veremiyorsak “sularında” gibi güzeller güzeli bir
sözcüğümüz vardır, onu kullanırız: “Saat üç sularında gelirim.”
Öğrencilerime
“Arkadaşlarınız nerede?”diye soruyorum, “Faaliyetteler.”yanıtını alıyorum. Yer
adı ya da bir işin adını söyler gibi…
Bir bürokrat
emrinde çalışanlarla tanışmaya çalışıyor: “Sen kimsin?”
“Dil düşüncenin
aynasıdır. Dilimiz ne ise düşüncemiz de odur.”
Dil bir iletişim
aracıdır. İletişim araçlarının en gelişmişidir üstelik. Toplu yaşamın,
birlikte, barış içinde, huzurla yaşamanın yolu sağlıklı iletişimden geçer.
Sağlıklı iletişimin tek koşulu da dil dediğimiz aracı doğru, güzel ve etkili
kullanmaktır.
“200 sözcükle
düşünen birisi, 2000 sözcükle düşünen birisini anlayamaz.” Anooshirvan Miandji
Son söz Yunus
Emre’nin. Üstüne laf söylemek ne haddimize...
SÖZ
OLA
Sözü
bilen kişinin,
Yüzünü
ağ ede bir söz
Sözü
pişirip diyenin,
İşini
sağ ede bir söz
Söz
ola kese savaşı,
Söz
ola kestire başı
Söz
ola ağulu aşı,
Yağ
ile bal ede bir söz
Kişi
bile söz demini,
Demeye
sözün kemini
Bu
cihan cehennemini,
Sekiz
uçmağ ede bir söz
Yunus
şimdi söz yatından,
Söyle
sözü gayetinden
Pek
sakın o şah katından,
Seni
ırak ede bir söz
************
Yazı 2011 yılında yazılmıştı. Anımsatmak gerekti.
28 Ocak 2019 Pazartesi
İki Ölüm İki Acı
MERHABA
Merhaba İlhan
İşte Enver Abiyi de getirdik yanına
“Şu dünyada
Ayrılık var
Ölüm var
İlle de zulüm var”
Diyen ozanı.
Gülüşünden su içişine kadar
Halk olan adamı
İşte Enver Abiyi de getirdik yanına
“Şu dünyada
Ayrılık var
Ölüm var
İlle de zulüm var”
Diyen ozanı.
Gülüşünden su içişine kadar
Halk olan adamı
Mezarlarınız biraz aralı
Ama atsan
Ulaştırırsın sigaranı
Ama atsan
Ulaştırırsın sigaranı
İki gözüm ona iyi bak
Dünyaya küskün gitti biraz
Zemheride çiçek açmış
Acılı, suskun bir topraktır o
Seslenmezsen
Merhaba demez
Dünyaya küskün gitti biraz
Zemheride çiçek açmış
Acılı, suskun bir topraktır o
Seslenmezsen
Merhaba demez
Hastadır, koluna gir
Yürüyemez
Ayakları tutuk.
Bağışla ilhan
Öyle ya
Senin de kaburgaların kırık
Yürüyemez
Ayakları tutuk.
Bağışla ilhan
Öyle ya
Senin de kaburgaların kırık
1982 – Metin Demirtaş
İlhan Erdost, ölümü 7 Kasım 1980
Enver Gökçe, ölümü 19 Kasım 1981
Enver Gökçe, ölümü 19 Kasım 1981
Yayıncı İlhan Erdost 12 Eylül darbesini izleyen günlerde abisi Muzaffer Erdost’la birlikte gözaltına alındı. Bir astsubayın emriyle dövülerek öldürüldü. (O zulmü iki satıra sığdırmak bağışlanmaz ama affınıza sığınıyorum.)
Ölümünden sonra ağabeyi, kendi adına O’nun adını ekleyerek adını Muzaffer İlhan Erdost yapmıştır.
Ölümünden sonra ağabeyi, kendi adına O’nun adını ekleyerek adını Muzaffer İlhan Erdost yapmıştır.
Enver Gökçe, toplumcu şiir anlayışıyla yazdığı şiirlerle halk olmuş, halka mal olmuş büyük bir devrimci şairdir.
Ömrü hapishanelerde, sürgünlerde geçmiştir.
Hapislerde kaptığı hastalıklar yüzünden doğduğu köye çekilmiş, köylüleri tarafından bakılmıştır.
Ankara’ya dönmüş ve ömrünü bir huzurevinde tamamlamıştır. (O müthiş yaşamı böyle kısacık özetlediğim için af diliyorum.)
Ömrü hapishanelerde, sürgünlerde geçmiştir.
Hapislerde kaptığı hastalıklar yüzünden doğduğu köye çekilmiş, köylüleri tarafından bakılmıştır.
Ankara’ya dönmüş ve ömrünü bir huzurevinde tamamlamıştır. (O müthiş yaşamı böyle kısacık özetlediğim için af diliyorum.)
ENVER GÖKÇE
Kadersizdi,
Kadersizliği
Ölümünden sonra da devam etti.
Natalie Wood ile
Aynı günlerde ölmeseydi,
TRT'de ona da sıra gelecekti.
Bir ağlayan
Eğin türküleriydi,
Ona da şükretsindi...
Kadersizdi,
Kadersizliği
Ölümünden sonra da devam etti.
Natalie Wood ile
Aynı günlerde ölmeseydi,
TRT'de ona da sıra gelecekti.
Bir ağlayan
Eğin türküleriydi,
Ona da şükretsindi...
Metin Demirtaş
Muzaffer İlhan Erdost’un Enver Gökçe şiiri için söyledikleri:
"Enver GÖKÇE'nin şiiri, güz ekini gibidir. Kırsal alandan gelenler bilirler, sonyazda, yani güzün ekilen buğday, ilkyazla birlikte eriyen karın altında filizlenir. Soğuğa, kırağıya dayanıklıdır. Kurağa dayanıklıdır. Nice boralar, fırtınalar ya da Anadolu'nun kavurucu sıcağı ortasında, eğilip bükülmez, boy verir, başak verir. Böyle dayanıklıdır, Enver GÖKÇE'nin şiiri. Enver GÖKÇE'nin şiiri harman olur, bağ olur. Savrulur. Bir yandan bizim bilincimizi ve direncimizi pekiştirirken, bir yandan da devrimci şiirimizde özgün bir tohum olarak yineler kendini..."
"Enver GÖKÇE'nin şiiri, güz ekini gibidir. Kırsal alandan gelenler bilirler, sonyazda, yani güzün ekilen buğday, ilkyazla birlikte eriyen karın altında filizlenir. Soğuğa, kırağıya dayanıklıdır. Kurağa dayanıklıdır. Nice boralar, fırtınalar ya da Anadolu'nun kavurucu sıcağı ortasında, eğilip bükülmez, boy verir, başak verir. Böyle dayanıklıdır, Enver GÖKÇE'nin şiiri. Enver GÖKÇE'nin şiiri harman olur, bağ olur. Savrulur. Bir yandan bizim bilincimizi ve direncimizi pekiştirirken, bir yandan da devrimci şiirimizde özgün bir tohum olarak yineler kendini..."
2 Ocak 2019 Çarşamba
Etik Olan Nedir
Etik Olan Nedir
Ahlaki yozlaşma sağ ve dinci kesimin karakteristik özelliğidir diyebiliriz… Bu gerçekliği kendi politikacıları da zaman zaman dile getirirler.
Daha geçenlerde AKP’li bir vekil, “Solcular rüşvet kabul etmiyor, devlet malına göz dikmiyor.” dedi. Bir itiraftı bu, acı acı ne mal olduklarını itiraf ediyordu muhterem. Gerçi ağzından kaçırmıştı ama olsun.
Parlamentoda bir gün bile vekillik yapmamış olan Merve Kavakçı, yeniden vatandaşlığa alınarak, maaşları faiziyle kendisine ödendi, emeklilik hakkı verildi.
2 Mayıs 1999’da TBMM’de ant içme törenine başörtülü gelince meclisten çıkartılan Kavakçı Bakanlar kurulu kararıyla ABD vatandaşı olduğunu bildirmediği için vatandaşlıktan çıkartıldı.
Yani ABD vatandaşı olduğu halde meclise girip bunu da saklamakta bir beis görmemişti.
Kavakçı o parayı, tüyü bitmemiş yetimlerin hakkını çatır çatır yemekte de bir sakınca görmedi. “Bu parayı ben hak etmedim.” demedi.
O cenahta bu normal karşılanıyor.
O cenaha biz de bu ahlak dışı durumu yakıştırıyoruz.
O cenaha biz de bu ahlak dışı durumu yakıştırıyoruz.
Bizde durum ne?
Bizde Merve Kavakçılar vb. yok mu?
Sayıları çok az da olsa elbette var, olmaz mı?...
Bizde Merve Kavakçılar vb. yok mu?
Sayıları çok az da olsa elbette var, olmaz mı?...
Tek farkla ki; bu bizim canımızı çok yakıyor; üzülüyor, utanıyoruz. Bağışlayamıyoruz.
O kişileri kendi ellerimizle manen infaz ediyoruz. Hani neredeyse nefes almalarına bile izin vermeyeceğiz.
İyi de ediyoruz. Heveslisi varsa da içimizde barınamıyor çünkü.
İyi de ediyoruz. Heveslisi varsa da içimizde barınamıyor çünkü.
Ben Türkücü Sabahat Akkiraz’a çok kızıyorum. Hani neredeyse türkülerini bile dinlemeyeceğim.
Hiç kimse kapısına gidip yalvarmadığı halde, kendiliğinden, gönül rızasıyla vekil olmuştu.
Hiç kimse kapısına gidip yalvarmadığı halde, kendiliğinden, gönül rızasıyla vekil olmuştu.
Vekiller asıl mesleklerini sürdürmeyi bırakırlar… Vekil maaşıyla idare ederler. Etik olan budur. Dünyada da bu böyledir. Fransa’da asıl mesleğini sürdürdüğü ortaya çıkan vekil istifa etmişti.
Bu kural bizde işlemez.
Buna sadece CHP’li vekiller uyuyor. Diğerleri uyar gibi yapıyor, siyasi güçlerini asıl işlerini kolaylaştırıcı bir referans olarak kullanıyorlar.
Ama, tanınmış bir istisnası var CHP’nin.
Sabahat Akkiraz, mecliste çok az oturuma katılmıştır. Meclisin en devamsız vekili sıfatını taşırdı. Özellikle yurt dışında verdiği konserlerden, sahne çalışmalarından fırsat bulup da milletin vekili olamamıştır.
Bu durum kendisine anımsatıldığında halkın sanatçısı olduğunu, hiçbir gücün kendisinin mesleğini icra etmekten alıkoyamayacağını söylemişti. Milletin vekili olduğunu unutarak…
Bu ayıp mecliste, mensubu bulunduğu parti tarafından yüzüne vuruldu muydu, bilmem. Ancak çok tepki olduğunu ve bir daha da aday gösterilmediğini anımsıyorum.
Sabahat Akkiraz, devam etmediği meclisten vekil maaşını aldı, emekliliğe resmiyette hak kazandığı için emekli maaşını da alıyor.
Bu kural bizde işlemez.
Buna sadece CHP’li vekiller uyuyor. Diğerleri uyar gibi yapıyor, siyasi güçlerini asıl işlerini kolaylaştırıcı bir referans olarak kullanıyorlar.
Ama, tanınmış bir istisnası var CHP’nin.
Sabahat Akkiraz, mecliste çok az oturuma katılmıştır. Meclisin en devamsız vekili sıfatını taşırdı. Özellikle yurt dışında verdiği konserlerden, sahne çalışmalarından fırsat bulup da milletin vekili olamamıştır.
Bu durum kendisine anımsatıldığında halkın sanatçısı olduğunu, hiçbir gücün kendisinin mesleğini icra etmekten alıkoyamayacağını söylemişti. Milletin vekili olduğunu unutarak…
Bu ayıp mecliste, mensubu bulunduğu parti tarafından yüzüne vuruldu muydu, bilmem. Ancak çok tepki olduğunu ve bir daha da aday gösterilmediğini anımsıyorum.
Sabahat Akkiraz, devam etmediği meclisten vekil maaşını aldı, emekliliğe resmiyette hak kazandığı için emekli maaşını da alıyor.
Bir de Şafak Pavey var; benim gök gözlü kızım… Yüreği de gökyüzü kadar engin, aydınlık, ışıltılı… Buram buram insanlık kokan, emek kokan, adalet kavramını içselleştirmiş bir kadın. Vatanına, insanlarına sevdalı…
Yaralı bir güvercin yavrusu ama inadına sağlam, kaya gibi, çelik gibi, toprak gibi de cömert, yumuşacık …
Genel başkanın ısrarıyla aday olup ikinci kez girdiği mecliste hastalığı nedeniyle devamsızlık yapmak zorunda kalmış.
Mecliste bulunmadığı halde vekil maaşı almayı kendisine yakıştıramadığı için milletvekilliğinden istifa etti.
Yetmedi, hak ettiği halde emeklilik haklarından da vaz geçti.
“Ben bu yoksul halkın hakkını yiyemem.” Sözleri bu…
Başka geçim kaynağı yok üstelik. Çalışması da zor…
Yaralı bir güvercin yavrusu ama inadına sağlam, kaya gibi, çelik gibi, toprak gibi de cömert, yumuşacık …
Genel başkanın ısrarıyla aday olup ikinci kez girdiği mecliste hastalığı nedeniyle devamsızlık yapmak zorunda kalmış.
Mecliste bulunmadığı halde vekil maaşı almayı kendisine yakıştıramadığı için milletvekilliğinden istifa etti.
Yetmedi, hak ettiği halde emeklilik haklarından da vaz geçti.
“Ben bu yoksul halkın hakkını yiyemem.” Sözleri bu…
Başka geçim kaynağı yok üstelik. Çalışması da zor…
İşte size üç kadın…
Üç kafa yapısı, üç vicdan…
Hangisini evinize alırdınız?
Üç kafa yapısı, üç vicdan…
Hangisini evinize alırdınız?
9 Aralık 2018 Pazar
Bugün Salah Birsel'e Takıldım Kaldım
Salah
Birsel'in düz yazılarını, özellikle denemelerini, severek okurum. Tekrar tekrar
okunduğunda bile farklı tatlar keşfettiğiniz yazılardır bunlar.
Bir
sözcük cambazı... Sözcüklere en olanaksız akrobasi hareketleri yaptıran bir
şair-yazardır Salah Birsel.
Sonsuz
sayıda parçalardan oluşan bir yapbozu bir hamlede çözüveren bir sihirbaz...
Bir
araya gelmesi olanaksız görünen sözcükler bir anda enfes bir yazı ya da şiir
olarak karşınıza çıkıveriyor.
Kimilerine
göre okunması yorucu metinler… Bu değerlendirme dilin alışılmadık olmasından
kaynaklanıyor. Aslına bakarsanız çok keyifli ve eğlenceli metinler bunlar.
Günlük
konuşma dilinde çok az kullanılan sözcüklerle yarattığı kıvrak, yerinde
duramayacak gibi görünen cümle yapısı, kendine özgü ilginç deyişlere eklediği
alaycı bir söylem…
İşte
Salah Birsel…
Hemen
bütün yazılarını okudum. Şiirlerini ise daha az. Şimdi bu eksikliği kapatma
peşindeyim.
25 Kasım 2018 Pazar
Silah Şehri - Gun City
GECENİZ
HAYR’OLA
Silah
Şehri - Gun City
Gecenin
filmi buydu. İspanya - Fransa yapımı
olan film 2018 yılında gösterime girmiş. Konu 1923 yılında geçiyor.
Macera-aksiyon-gerilim türünde bir eser.
Eser
sözcüğünü bilerek kullandım. Çünkü bence sinema sanatının başyapıtlarından biri
bu. Hakkında araştırma yapmadım. İzledikten sonra bana kendi izlenimim kalsın
istedim.
Senaryo
olağanüstü. Soluk kesen bir kurgusu var. Oyunculuklar, yönetim de öyle.
Mekânların
kullanılması, ayrıntı sandığımız şeyin, bir anda, konunun yönünü değiştirmesi
yönetmenin dehasını ortaya koyuyor. Zaten çatışmalar da (öykü ve romanda
düğüm) böyle sağlanıyor.
Eğer
tarih okumadıysanız, özellikle I. ve II. Paylaşım Savaşlarıyla, İspanya İç
Savaşı ve Franco Diktatörlüğü ile ilgilenmediyseniz mutlu son (!); kötülerin,
kirli polislerin, mafyanın, patronların sonu sizi sevindirecek. Ama azıcık
tarih mürekkebi yaladıysanız içiniz kararacak.
Birinci
savaş henüz sona ermiş ama ikinci savaş ilmek ilmek dokunuyor.
Savaşı
kimlerin çıkardığı gerçeği, silah tüccarları, savaş baronları, ajan provokatörler,
vatanseverlik maskesi takanların çirkin yüzleri sözcüğün tam anlamıyla midenizi
bulandıracak.
Eğer
tarihsel arka planı bilmeseydim hoş bir sinema şöleni izlediğim için mutlu
olabilirdim.
Bir
filmi bu denli uzun uzadıya anlatarak önermem, bilirsiniz. Ama bu film
farklıydı. Ders olarak okutulması gerekli bir filmdi, dayanamadım.
Dilerim,
izleme arzunuzu köreltmemişimdir.
Filmden
bir cümle: “Savaş, çok para kazandırır.”
24 Kasım 2018 Cumartesi
24 KASIM ÖĞRETMENLER GÜNÜNE DAİR
Uzun yıllar önceydi. Doğudaki
sürgün yıllarım bitmiş ama Niğde’ye giriş yasağı cezam bitmediği için
Kayseri’ye atanmıştım. Kayseri’de de bir ilçeden diğerine savrulduktan sonra,
açtığım davaları kazanınca merkezde bir okulda çalışmaya başladım.
24 Kasım’ın öğretmenler günü
olarak kutlanmaya başlamasından bir kaç yıl sonraydı. Okulda bir süre birlikte
çalıştıktan sonra emekli olan bir ablamız vardı.
Bir gün, sohbet sırasında, 12
Eylül faşizminin dayatması olan bu günün kutlanmasının eğitim emekçilerine
büyük hakaret olacağı, faşizmi olumlamak anlamına geleceği, öğretmenleri zapt u
rap altına almanın bir yolu, öğretmenleri etkisizleştirme-değersizleştirme
yöntemi olduğu vb. konusunda keskince bir nutka giriştim.
O faşizmi iliklerine kadar
yaşamış birinin dilinin ölçüsü olmuyor. Söylediklerime gönülden inanıyor,
yılların biriktirdiği öfkeyle konuşuyordum.
Beni, uzunca bir süre, sessizce
dinleyen ablamız, sözümü kibarca kesti ve aşağı yukarı şunları söyledi:
“Tam 36 yıllık öğretmenim. Kocamı
12 Eylül öncesi faşistler katlettiler. Sonrasında da en büyük acıyı gene bizler
çektik. Öğretmenliğimin büyük bir bölümünü küçücük kasabalarda, ilçelerde geçirdim.
Mesleğimi çok severek yaptım. Şimdi emekli olduktan sonra, tek avuntum, öğrencilerimin
arayıp sorması. Her fırsatta ya telefon ediyor ya da bizzat ziyaret ediyorlar.
Acıları unutmanın bir yolu haline geldi bu ziyaretler. Avunuyorum. Son birkaç
yıldır öğretmenler gününde de arar oldular.
Beni aradıkları, sordukları,
sevgimi onlara aktarmaya devam edebildiğim sürece ne gün aradıklarının bir
önemi yok. Ha 24 Kasım ha 5 Ekim… Dini bayramlar ya da yılbaşı… Öğrencilerim
bana değer verdiği sürece sorun yok. Hediye almam, asla…
Senin neler yaşadığını ve haklı
olduğunu da biliyorum ama inan ki bunun önemi yok. Hep birlikte eğitim sistemi
üzerinde kafa yorup bir proje geliştirebildik mi? Öğretmenlik mesleğinin nasıl
itibar kaybettiğini farkında değil misin? Bu itibarsızlaştırmaya bizim katkımız
olmadı mı? Çözüm bu günü protesto etmek mi?
Benim görev yaptığım okullardaki
o yoksul öğrenciler ne bilsin 5 Ekim’i ne bilsin 24 Kasım’ı… Beni kutlamak için
arayan o güzel yüreklere ben 24 Kasımda aramamalarını mı söyleyeceğim. 24
Kasımda kutlamaları kabul eden arkadaşlarımla tartışmaya mı gireceğim. Faşizmle
mücadelenin yolu bu değil ki.”
Üç aşağı beş yukarı söyledikleri
buydu ve haklıydı.
Ama metalaştırılan, kapitalist
sistemin bir soygun aracı haline gelen bu kutlamalara karşı tavrımızı da
koyduk. Eşim anlattı; 12 Eylül sonrası sendikanın fiili olarak kurulmasından
sonra zorla yaptırılan etkinliklere katılmadıkları için nasıl takibata
uğradıklarını, mahkemelerde uğraşmak zorunda kaldıklarını.
Öğretmenlerin sürü sepet, tek tek
imza yoklaması alınarak kapalı spor salonlarında askeri(!) törenlere katılmak
zorunda oldukları yıllardı.
Elbette buna karşı çok etkili
mücadele verdik. Hatta toplu eylemler yapıldı, törene katılıp imza vermeden,
toplu halde çıktığımızı anımsıyorum. Uyarı cezalarını onur belgesi gibi kabul
etmiştik.
Ama öğrencilerinden kutlama kabul
eden bir eğitim emekçisine, neler hissettiğini, düşündüğünü anlamadan,
dangalakça, tam da bir faşistin yapabileceği bir dayatmayla nutuk atmak hala
içimi acıtır.
Bir insanın bir diğerine “Günün
kutlu olsun.” demesinin neresi kötü?
Öğretmenlik mesleğinin birike
birike içinden çıkılması imkânsız hale gelmiş sorunlarını çözmek, bununla
mücadele etmek yerine;
Bir meslek örgütünde, bir siyasi
partinin çatısı altında, hayatın her hangi bir başka alanında; çağdaş eğitim
konusunda, eğitimde sorunlar konusunda, bugün içinde bulunduğumuz yoz ve yobaz
sistemin nasıl alt edilebileceği konusunda
düşünsel üretim yapma, eyleme geçme yerine hala lafı güzaf…
En iyi yaptığımız şey.
KUŞ SAVUNMASI
Geçenlerde mutfak balkonunda duvara bir tabak su bir tabak
da bulgur koyduk. Kış geldi, küçük dostlar oradan oraya pırpır yiyecek
arıyorlardı, izlerken içimiz acıdı.
İkindiye kalmadan yem bitti. Tekrar doldurdum tabağı, suyu
değiştirdim. Yaşar ekmekleri ufalayıp hazırladı. Misafir diyor serçelere.
Önce biri geliyor, etrafı kolaçan ediyor, sonra ikincisi. O
ikinciden sonra beş-on toplanıyorlar. Mutfakta bir hareket sezdiler mi anın da
pır…yok oluyorlar. Hiç kıpırdamadan izlemek gerek. Bu yüzden fotoğraf da
çekemedim.
Öyle ürkek öyle savunmasızlar ki…
Belki de ürkeklikleri silahtır, üstlerindeki zırhtır, kim
bilir.
Bugün, yemeği çıt çıkarmamaya dikkat ederek ocağa koydum,
kitabımı aldım, oturdum. Arada yavaşça kafamı kaldırıp göz ucuyla izliyorum.
Biraz yedikten sonra havalanıp tele konuyorlar, teldekiler
iniyor tabağa. Sırayla; itişmek kakışmak, acele etmek yok, sırayla doyuruyorlar
karınlarını. Az yedim çok yedin kavgası yok. Su tabağına tek tek geliyorlar.
Onları izlerken Hrant Dink düştü aklıma. Son yazısında
söyledikleri… Hani o yazıda "Ruh
halimin güvercin tedirginliği" diyordu ya…
Yazının son satırları;
“Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama
biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta
içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.
Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.” diye
bitiyordu hani.
İnsanoğlunun bu ürkeklikle yaşaması korkunç olmalı.
Kuşları ürkek olmak yaşatabilir ama insanı o ürkeklik
öldürür.
Düşünsenize bir ömür, Hrant’ın şu duygularıyla yaşadığınızı:
Ne acı…
“ ‘Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?’ sorusu asıl beynimi kemiren.
Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve
insanların “A bak, bu o Ermeni değil mi?” diye bakış fırlattığını daha fazla
hissediyorum.
Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye.
Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik.
Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik.
Tıpkı bir güvercin gibiyim...
Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış
durumdayım.
Başım onunki kadar hareketli... Ve anında dönecek denli de
süratli.”
Farklılıklarımızın her birimizde böyle güvercin tedirginliği
yarattığı da bir gerçek;
Farklı düşünenler, farklı din ve mezheptekiler, farklı
inançları, tercihleri olanlar, farklı etnik gruptakiler; rengi, dili,
cinsiyeti, farklı olanlar yani…
Şu dünyada yaşamı paylaşırken serçeler kadar adil olamadık.
Bu tedirginlikle görev yapan öğretmen arkadaşlarım, gününüz
kutlu olsun.
Güvercin ürkekliğinde yaşayıp başını eğmeyenlere ise helal
olsun, aşk olsun…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
8 Mart'ı Anlamak
Şöyle bir cümle dolanıyor ortada. Her okuduğumda çok üzülüyor ve sinirleniyorum. "Erkeğin adam olduğu yerde kadına her gün 8 Marttır....
-
Sevgili yeğenim Bilgesu'nun yazmaya hevesini biliyordum. Arada yazdıklarını okur ve çok beğenirdim. Şiir yazdığını bilmiyordum. Gönd...
-
7’den 77’ye hemen herkesin yaptığı yaygın bir yanlışlıktan söz edeceğim. Eskiler buna galat-ı meşhur derlerdi. Çok yaygın olduğu ...
-
Sevgili Hocam Mazhar Kükey'i 35 yıl sonra yeniden görmek çok güzeldi. Uzun, çok uzun bir ömür diliyorum değerli hocama. Emekli oldukta...
-
"Yıl 1962 Ankara’da yayımlanan, hükümet ve düzen işbirlikçisi bir gazete, kendi topraklarında yaşama özgürlüğü elinden alınmış mesn...
-
Bir akrabam yıllarca önce anlatmıştı. Bahçeli'de kurban keserler. Kendisinin tüm itirazlarına karşın bir dirhem bile dağıtılmayan et e...
-
Nicedir aklımda. "Tanrı" dendiğinde küfür ediliyor sanan, boyuna kadar günaha batacağını düşünen Müslümanlar için "Allah...
-
DİLİM GİYDİRİR BANA KİLİM 1- 24.02.2015 tarihinde Kanal Türk’te akşam haberlerinde, haberleri sunan kişi "aile kabristanlığ...
-
Bugün bir arkadaşım anlattı. Çok öfkeli ve şaşkındı. Kızı 4. sınıfa gidiyor. Öğretmenin verdiği Türkçe dersinden bir ödevle ilgili ann...
-
“BENİM HALİM MEMLEKETİN HALİ.” Bor Devlet hastanesinde, son zamanlarda iki doktora gittim. İlki göz doktoru… Niğde Devlet Hastanesi...
-
Yıllardır zambak olarak bildiğim bu çiçeğin adının "süsen" olduğunu öğrendim. Okuduğum romanlarda, öykülerde, şiirlerd...

