9 Şubat 2022 Çarşamba

Yağmur kaçağı

 Bugün kuaför randevum vardı.

Hava yağışlıydı, biliyorum ama yola çıkıncaya dek yeniden başladığını farkına varmamışım.
Şemsiye de almadım. Çünkü henüz bir elde şemsiye diğerinde baston yürümeyi beceremiyorum. Hele otobüse binmek inmek...
Nasuh Mahruki'den ders almalıyım. Yok, Everest'e tırmanmayı değil, otobüse tırmanmayı öğretsin, yeter.
Gerçi onun derdi başından aşkın. Kuruculuğunu yaptığı, ömrünü adadığı Akut'tan zorla uzaklaştırıldı ya, şimdi de mahkemeye vermişler bu yiğit, korkusuz, sözünü sakınmadan söyleyen adamı. AKP bir biçimde satın aldı o efsane kuruluşu. Sonrası... işte biliyorsunuz.
Yağmurun altına attım kendimi. Durak yakın, pek ıslanmadım. Zaten ahmak ıslatan tarzında yağıyor.
Otobüs neredeyse boş. Önde tekli koltukta oturan genç adam fırladı kalktı beni görünce. Pazar arabasına benzeyen bir çanta var yerde. Aceleyle kalkınca dengesi bozuldu, çanta şangur şungur yerlerde. Birşeyler kırıldı. Genç adam panikledi, çantayı kaldırdı ama tekrar devrilmesine engel olamadı. Sürücü anlayışlı... Hareket etmedi, bekliyor. Neyse toparlanıp arkaya geçti genç adam. Ben oturdum. ama çok tedirginim, gözüm arkada.
İnerken veda ettim; aldı iyi günler dileğimi, mahçup... Bir de insan....
Yağmur hızlanmış. Senelerdir ilk kez yağmurda yürüyorum. Islanmayı unutmuşum.
Emeklilik zorunluluklardan azade kıldı beni. Erken kalkmak yok, acele etmek yok, karda yağmurda yollara düşmek yok... Güzel olmasına güzel de başka güzellikleri kaçırmışım meğer.
Ne güzelmiş yağmur altında yürümek, anımsadım.
Hiç acele etmedim, "Allahın rahmetinden kaçmadım." yani. Canım "Hoca Nasireddin", ışığın bol olsun.
Kuaföre nefes nefese girdim ama. Bir yorulmuşum, bir tıkanmışım. Adnan kardeşimle Leyla kardeşim kaygılandılar.
İkisi de emekliliğin bana iyi gelmediğini düşünüyorlar.
İşimiz hemen bitti ya özlemişim kardeşlerimi. Yıllardır yaptığımızı yaptık; lafın belini kırdık. Siyasetin de dibinde hiçbir şey bırakmadık, sıyırdık iyice. Pahalılıktan özgürlüklere... Ne varsa.
Hava kara çevirince fırladım, kalktım, yooo, cesaret de bir yere kadar. Kar altında yürümenin romantizmi, keyfi şimdilik beklesin, dedim ama durağa kadar, otobüsten indikten sonra da eve kadar epey ıslandım.
Hani eskiden kardan yağmurdan ıslanmış, sırılsıklam, eve koşardık da sobanın yanında ısınmaya çalışırdık ya... Üstümüzden buharla birlikte ıslak bir koku yükselirdi hani...
Soba yok ama o kokuyu duydum valla. Islak giysilerimin kokusunu... O kokuyla sobanın çıtırtısı da geldi.
Kar hala yağıyor. Ne güzel kış oldu bu yıl.
Güzellikler içinde olun, emi?
(9 Şubat 2022 tarihli Facebook yazım)

6 Şubat 2022 Pazar

Metin Altıok Şiirleri Paylaşmak

 Bugün gene yüreğim "Kalk gidelim." derken beynim "Bok yeme, otur." diyordu.

Ne zamandır kavgalılar...
Bu ikisi yüzünden rahatım huzurum kalmadı valla.
Baktım olmayacak, mutfakta oyalanayım, dedim.
Kek yapmaya niyetlendim. Dolapta bir bardak kadar süt vardı, bozulmuş. Yoğurt da yok...
Marketler çok yakın, inip alsam mı? Amaaan, giyinip çıkmak...
Boş ver keki meki. Yemek yap sen, yarının yemeği hazır olur en azından.
Müzik... Önce müzik. Arşivde Metin Altıok Şiirlerinden Şarkılar albümü vardı, epeydir dinlemediydim, açtım.
Elim işte, kulağım şarkılarda...
Nedense yorulmuyorum, çabuk oluyor, kafa meşgul, ondandır diyorum.
Albüm bitti, yemek pişiyor.
Televizyonu açtım, gözünü sevdiğimin Tele 1'i sayıp döküyor. Derken bir tekrar programı başladı. Merdan Yanardağ ve Özgür Özel'e kulak verdim. Özgür Özel'in heyecanı bulaştı bana ama gönlüm de iyice bulandı.
Yemek pişmiş gibi kokuyor.
Ocağı kapattım. Yemeğin tadına bakmadan olmaz. Kaşığın ucuyla şöyle bir aldım ki hem fazla acı hem fazla tuzlu.
Yenmeyecek gibi değil ama. Bereket acıyı severiz.
Her şeyi yüz üstü bıraktım, öylece... Ortalığı sonra toplarım.
Metin Altıok şarkılarının tadı kulağımdayken o şiirleri okuyacağım.
Metin Altıok şiirleri paylaşmam böyle oldu işte.

5 Ocak 2022 Çarşamba

AŞK İÇİN GÜZELLEME

 

Anneannem ve babaannem hala dayı çocuklarıymış.
Babaannem, anneannemin güzeller güzeli bir kızı olduğunu bilirmiş ama o zamanın koşulları yüzünden pek görüşemedikleri için çocukları birbirlerini hiç tanımazlarmış.
Bor nire Bahçeli nire...
Babam köy enstitülü... Sağlıkçı ama...
Pek çok kişi Köy Enstitülerinin yalnızca öğretmen yetiştirdiğini sanır da öyle değildir; köylerin öğretmene olduğu kadar sağlıkçıya ve ziraatçiye de gereksinimi olduğu düşünüldüğünden enstitülerin ziraat teknisyeni ve sağlık memuru yetiştiren bölümleri de vardır.
Babacığım orta kısmı İvriz'de, lise kısmını da Kızılçullu Köy Enstitüsü'nün Sağlık Kolu'nda okur.
Onlar, doğrudan köylerde çalışmak üzere atanırlar. O zamanların tek ulaşım aracı olan at sırtında o köy senin bu köy benim dolaşırlar.
Köylü onlara "sıhhiyeci" adını vermiştir.
Fakir Baykurt'un Yılanların Öcü adlı romanından uyarlanan filmi izleyeniniz var mı?
Hani köye bembeyaz at sırtında gelen sıhhiyeciye göz süzen köy güzelleri var ya; İşte babam o sıhhiyedir benim hayalimde...
Anlatacağım...
Babam" köy gezici sağlık memuru" olarak çalışmaya başlar.
Babaannem bir süre sonra babamı evlendirme telaşına düşer. Kızlar bakılır, eş dost, akraba araştırılır.
Babaannemin aklına halasının kızının güzel kızı gelir.
Annem henüz 15 yaşında ama çok güzel bir kız... Öyle ki güzelliği etrafta konuşulur olmuş. Ne ki annem oralı değil, işi gücü oyun ve arkadaşları... Erkek çocuğu özgürlüğünde yetiştirilmiş hayta bir ergen. Dedem de anneannem de ilk iki erkek çocukları küçük küçük göçüp gidince annemi pek bir nazlı yetiştirmişler; yasaklar, elalem falan vız gelip tırıs gitmiş anneme.
Hala, bıyık altından yaramaz çocuklar gibi gülerek koca koca oğlanları nasıl dövdüğünü anlatır bizlere.
İşte o günlerde özgürlük, oyunlar, arkadaşlar, façasını indirdiği oğlanların çaresizliği, iki önemli kararla son bulmuş.
Bir; ilkokul sonrası "Gelinlik kız oldu artık." diye ortaokula göndermeyen dedemin dayatması,
İki; anneannemin, dünür gelen babaanneme, "Akrabamdır, kızımı üzmezler." diye hemen "He." demesi...
Annemin tadını çıkara çıkara yaşadığı o uzatılmış çocukluk bir anda son bulmuş.
İki karara da çok direnmiş, çok ağlamış, paralamış kendini ama dedem de anneannem de Nuh demişler, peygamber dememişler...
Annem, o ilk günü şöyle anlatmıştı bizlere:
“Annem zorla odaya soktu beni. Baktım üç kadın, babaannen ve halaların. Biri genç, diğeri yaşlı kara, kısa boylu iki adam… Hoş geldiniz dedim ve kaçtım, onlar gidinceye dek samanlığa saklandım.”
Annem kâh hüzünlü kâh eğlenceli ve komik ama her zaman çocuksu yaşanmışlıkları, sonraları bizlere eğlenerek, gülerek anlatmıştır.
Babam köylere bir gitti mi günler, haftalar boyu dönemez. Yolu bile olmayan köylerde at sırtında gezer durur. Nişanlısını sık sık görmeye gelemez. Aslında görür görmez âşık olmuştur anama. Ama koşullar böyle.
Bu açığı babaannem ve halam her hafta, eşek sırtında annemi görmeye gelerek kapatmaya çalışırlar. Kimi zaman bir cingil yoğurt, bir elbiselik kumaş, bir kutu lokum falan... Boş gelmek olmaz, ayıptır, görgüsüzlüktür.
Annem hala gönülsüz, konuklarına surat sallar durur.
Bir gün babam çıkagelir. Bahçeli’ye, eve gitmemiş, köyden ayağının tozuyla doğrudan annemi görmeye gelmiştir.
Annem, kapı önünde yaşıtı kızlarla sohbet etmekte. Derenin öte yanından yokuş aşağı atını tırısa kaldırmış babamı görür ama önce tanımaz. Kocaman kır atın üstünde, başında kasketi, külot pantolonuyla, boğum boğum körüklü deri çizmesiyle ancak köprüyü geçip yaklaşınca tanır.
Bir anda heyecanlanır, kendi deyişiyle nefes alamaz olur.
Babam son derece çevik bir hareketle atından atlar, atın yularını tutarak içeri girer, arkada annem… Uslu ve utangaç bir çocuk gibi izler babamı.
Tamamdır, annem babamı gerçekten görmüştür.
Annem, “İşte o an sevdim babanızı. Ben bu adamla bir ömür geçiririm, dedim. O kara kuru adamın yerini bir roman kahramanı aldı.” diye anlatır.
İşte annemin üç beş cümleyle anlatıverdiği bu anı bende, kocaman bir romana, büyülü bir masala böyle dönüştü.
Annem okumayı çok severmiş; Kerime Nadir, Esat Mahmut Karakurt, Reşat Nuri Güntekin en sevdiği yazarlarmış. Bütün eserlerini “içer gibi” okumuş.
Şimdi düşünüyorum da bir yılı aşkın nişanlı kaldığı adama böyle aniden vurulması bu yazarlardan beslediği romantizminden başka neden kaynaklanabilir ki? Beyaz atlı prensi gecikmiş de olsa gelmiş.
Aşk işte, her canlı bir gün aşkı tadacak…
Mehmet ve İnayet Feriha Yaşar’ın aşklarına binlerce selam, binlerce saygı…
“Uyanıp kış uykularından
Şubat’la Mart arasında
Eylül’le Ekim arasında
Yaz sularından kıyıya çıkan
İki adım arası bir zaman
Gözgöze geldikse geçerken
Günlük güneşlik bir kaldırımdan
Aşktı uçup giden üstümüzden
Aşktı değip geçen yanımızdan
Aşktı görmedik bilmedikse
Kimbilir hangi Eylül bir daha
Hangi uzak Haziran”

NecatiCumalı

21 Aralık 2021 Salı

Şeb-i Yelda

 Dün yılın en uzun gecesi, kış dönencesi idi. İranlılar buna "Şeb-i Yelda" (en uzun gece) derler.

İran'da 2000 yıldan fazla zamandır 20 Aralık'ı 21 Aralık'a bağlayan gece kutlanan ve günlerin kısalmasının son bulduğunun habercisi olan bu kutlamaların kökenleri Güneş Tanrısı Mithra’nın doğumuna dayanır. Bir zerdüşt geleneğidir. Yeni yılın başlangıcı olarak kabul edilirdi. Romalıları, sonra da Hristiyan geleneklerini etkilediği düşünülüyor. Noel kutlamalarının başladığı tarihle arada üç dört gün olması bu tezi doğrular gibi görünüyor. (21 - 25 Aralık)
Bu gece yapılan kutlamaların eski bir Türk geleneği olduğu doğru değildir. Ancak İran kültürünün etkisiyle Azerbaycan gibi Türk coğrafyalarında bilinir ve kutlanır.
İran ve Arap edebiyatlarıyla Divan edebiyatında kullanılan çok yaygın bir metafor, bir mazmundur. Sevgilinin uzun ve siyah saçları şeb-yeldadır.
Tıpkı noel gibi kutlamaktan kimseye zarar gelmez. Yeterki gönüllerdeki sevgi ve dayanışmaya vesile olsun.
"Şeb-i yelda"nız kutlu olsun.
(Şeb-i yelda gecesi demek yanlıştır. Çünkü şeb zaten gece demektir.)

Üç Şair Üç İnsan


Ortalık açmış, uyandım. Dedim, artık gideyim,
Ama önce şu yoksul insanı memnun edeyim.
Bir de baktım ki tek onluk bile yokmuş kesede;
Mühürüm boynunu bükmüş duruyormuş sâde!
O zaman birdenbire içimden şu sonsuz hasret koptu:
Ya hamiyet duygusundan mahrum yaratılsaydım ya da param olsaydı!
***
Yukarıdaki şiir Mehmet Akif Ersoy'un Seyfi Baba adındaki manzum hikayesinin son dizeleridir. Yoksul ve hasta dostunun başında bir gece geçiren şairin sözlerine dikkat edin:
"Ya hamiyet duygusundan mahrum yaratılsaydım ya da param olsaydı!"
Yoksul dostuna parasızlık yüzünden yardım edemeyen şairin üzüntüsü...
Şiiri günümüz Türkçe'sine çevrilmiş haliyle internetten aldım.
Mehmet Akif dini bütün bir müslümandır. İslam birliği için (Panislamizm) çaba harcamıştır. Şiirlerinde din yoğun olarak kendini gösterir. Kur'an ayetlerini yorumlayan şiirler yazmıştır.
Ama aynı zamanda toplumsal mesajları olan manzum hikayeleri de vardır ve Seyfi Baba bunlardan biridir.
Ömrünce hakkı, adaleti, erdemi, vicdanı, merhameti, insan sevgisini yüceltmiş biridir.
Yoksuldan, emekten, ezilenden yana olmuş zulme karşı çıkmıştır. Çünkü ona göre vicdanlı olmak, insan olabilmek dinin temel buyruğudur.
******************
Ben duyarım, duyumsarım
Bizim oranın sızısı bu
Binip kara bir buluta Sıvas ilinden
Sıvas rüzgârında uçup gelmiş Helallik dilemeye.
Ey yüreğimin onmaz acıları
Ey beynimin dinmez sancıları
Suç ne bende, ne de sende
Suç seni karanlıklara gömenlerde
Ne de olsa yurttaşımsın
Kapalı olsa da bütün vicdan kapıları yüzüne
Bilmelisin bir yerin var canevimde.
***
Aziz Nesin'le Mehmet Akif'in doğum günleri aynı.
Yukarıdaki dizeler de Aziz Nesin'in. Sivas Acısı adlı şiirin son iki bendi.
Aziz Nesin, ateisttir, komünisttir. Toplumcu gerçekçi bir şairdir.
Şiirlerdeki insani duyarlılığın, vicdanın, erdemin birebir aynı olduğunu düşünüyorum ben. Kendisini yakmaya çabalayanları bile affedebilen bir yürek...
*******************
YİRMİNCİ YÜZYILIN İLK YARISI
Yirminci yüzyılın ilk yarısı,
Ölüm çağı oldu,
Zulüm çağı oldu,
Yalan çağı oldu..
Yirminci yüzyıl insanları,
Asıp kestiler,
Kesip biçtiler,
Tepeler gibi ölü yığıp
Deryalar gibi kan içtiler.
Çocukları ağlattılar,
Kadınların ırzına geçtiler.
Yirminci yüzyıl, insanların
Ağlamasın da kimler ağlasın?
***
Bu şiir de Cahit Külebi'den. Doğum günleri aynı. Külebi ne İslamcı ne ateist... Şiiri yorumlamaya gerek var mı? Yurdunun bütün acısını büyük bir duyarlılıkla yüreğinden şiire aktarmış bir şair....
******************************
İster dindar, ister ateist, ister sıradan biri...
Sapmadan eğilip bükülmeden, kimseye yanaşmalık yapmadan yüreğini ve sanatını ortaya koymuş insanlar...
İnsan olmaktan asla vazgeçmemiş, haktan, adaletten, ezilenden, emekten, insandan yana olmuş, zulme ve karanlığa direnmiş insanlar.
Ruhunu üç otuz paraya satmamış adam gibi adamlar...
*
Önce insan olmak; sonra ne isterseniz olun ama aklınızı ve yüreğinizi kiraya vermeyin.

17 Aralık 2021 Cuma

MERCİMEK KÖFTESİ-TÜRKÜLER-ANILAR

 Söylemesi ayıp, Yaşar mercimekli köfteyi sever. Köfte yapacağımı söylediğimde sevindi. Belli etmez ama ben seziyorum.

Eskilerin dediği gibi, benim elim elimi tutmaz. … Yaptığım yemeklerin asla birebir aynısını yapamam. Dilerim bu da güzel olur, diyerek başlıyorum işe.

Önce müzik… Destanlaşan Türküler…İlk üç beş türküyü aklım yemekteyken dinliyorum. Çok güzel türküler, olağanüstü yorumlar.

Yemeğin hazırlıkları tamam, sonrası kolay. Müzik dinlerken yaptığım yemeklerin güzel olduğuna inanıyorum.

Ben türküleri çok severim. Çocukluğumdan beri böyle. Annem sanat müziği söyler ve dinlerdi, türkücü olan babamdı, severdi türkülerimizi. Söyleyemezdi, beceremezdi ama çok severdi.

“Ankara’da Yedim Taze Meyveyi” türküsünü bir başka severdi. Bir de “Ham Meyveyi Kopardılar Dalından” türküsü vardı. Bir keresinde radyoda bu türküye eşlik ederken, annem dalga geçmişti. Babacığım, hemen susmuş ama sonra bu türküyü sadece dinlemekle yetinmişti.

Belki de çok sonraları, sanat müziğine mesafeli oluşum hem “saray müziği” ne duyduğum sınıfsal bir tepkiden hem annemin babamla masumca şakalaşmasının içimde bıraktığı kekremsi tattan kaynaklandı, bilmiyorum.

Ama hakkını vermeliyim, annem çok güzel söylerdi. Eşsiz bir kulağı vardı. En zor şarkıları hiç detone olmadan, her bir notayı doğru basarak billur gibi sesiyle öyle bir okurdu ki…

İlk okul dördüncü sınıftayım. Annem evimizin upuzun “tahtalısında” bir yandan çamaşır yıkıyor, bir yandan da şarkı söylüyor.

Evimizin bulunduğu çıkmaz sokağın diğer yakasında Asumangil oturur. Asuman benim can arkadaşım. Annesi bana seslendi: “Hülya, Bayrak mı, Meteoroloji mi, şarkı nerede çalıyor?” Ben avazım çıktığı kadar bağırıyorum, hem komik bulmuşum hem gururluyum, “Teyze, annem söylüyor, radyo kapalı.” Anneciğim çoktan susmuş bile, utanmış canım benim.

Eskiden sık sık elektrikler kesilirdi, bilirsiniz. Annemin hiç nazlanmadan bize konserler verdiği o karanlık akşamları ne çok severdik. Babasız akşamlar, babasız yıllar. Ama o karanlık akşamlarda öğrendik birbirimize tutunmayı. 7 kardeş, yedi can ve eteğini tuttuğumuz annemiz.

Böyle kendimi müziğe kaptırmış, beynimin dört bir tarafından akın eden anılarla yüreğim incelmiş köfte yapıyorum. Tuhaf… Müzik, anılar ve köfte…

Türkünün ilk notası kulağıma çalınır çalınmaz başımı kaldırdım. Sıra Kırklar Dağı’nın Düzü’ne gelmiş bile. (Suzan Suzi) Beni darmadağın eden bir türküdür bu. Zaten bu albümlerde, adı üstünde destanlaşmış türküler var, her biri diğerinden üstün. Ama bu… Yorumcunun da katkısı elbette var.

İşi bıraktım, dışarıya baktım.

Karşıdaki apartmanla bizim aramızda bembeyaz kelebekler uçuşuyor, lapa lapa…

Haydaaaa…

Türkünün hüznü yerini akıl almaz bir sevince bırakmaz mı? Nasıl güzel yağıyor, inanılır gibi değil. Balkona çıktım, pencereyi açtım, yarı belime dek dışarı sarktım. Kar tanelerinin yüzüme, kollarıma düşmesinin tadını çıkarıyorum. Göğe bakıyorum, kanatlanmış gibi kocaman tanecikler uçuyor yukarıda.

Üşüdüm, işimin başına döndüm.

Sarı Gelin türküsü öyküsüyle geldi göz pınarlarıma yerleşti. Ağlamaklıyım. Göz ucuyla dışarıya bakıyorum. Kar taneleri irileşti.

“Seni vermem ellere leylim aman aman

Leylim aman aman leylim aman aman suna yarim

Niceki bu canımsa ay nenen ölsün sarı gelin aman

Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yârim”

Bir anda her bir kar tanesi annesinin sevdiceğinden koparıp aldığı Sarı Gelin’in sevdiği gencin ahına, ilenmesine dönüştüğünü duyumsadım. Sonra hemencecik kovdum o duyguyu.

Saf, temiz, masum kar taneleri…

İçimde baharlar açtıran kar taneleri…

Şairi şairliğinden utandıran türküler, bu toprağın insanının öyküsü olan türküler art arda kar taneleri gibi düşüyor yüreğime. Saf, temiz, gerçek, yalın, çırılçıplak… Gizlisi saklısı olmadan.

Anılar…

Türküler..

Mercimek köftesi bitti…

“Şairim,

Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası,

Ayak seslerinden tanırım.

Ne zaman bir köy türküsü duysam,

Şairliğimden utanırım.

Şairim,

Şiirin gerçeğini köy türkülerimizde bulmuşum,

Türkülerle yunmuş yıkanmış dilim,

Onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüm.”

Bedri Rahmi’nin dediği gibi, türküler bizi arındırıyor.

İnsan yüreğinin ve belleğinin ne zaman, neyi, nasıl yapacağı bilinmez. Hiç ilgisi yokmuş gibi görünse de tutar köftenin yanına duyguları koyar, anıları koyar, yaşamı koyar. Bütün yalınlığı ve gerçekliği ile yaşamı…

Kar hala yağıyor, tutacak gibi. Dilerim sabaha bembeyaz bir merhaba deriz.

(Bu arada itiraf etmeliyim, köfte çok güzel olmuş.)

 

 

 

3 Kasım 2021 Çarşamba

 Kimi zaman çiçeklerimle aramızda sessiz bir bağ, bir iletişim olduğu duygusuna kapılıyorum.

Son bir buçuk hafta içinde, annemin hastalığı, annem için koştururken kendimi kaptırınca benim hastalanmam, Yaşar'ın keyifsizliği derken dış dünyada olup bitenler, ülkemin komaya sokulması falan büyük bir moral çöküşü yarattı bende.
Hiç tadım tuzum yoktu.
Ama bu kaktüs, bu muhteşem varlık kimbilir kaçıncı kez, dokuz mudur, on mudur, sayamadım, böyle açmaya yeltenince; hem de kasımda, kışa girmişken, içimdeki yaşama sevincini yeniden canlandırdı.
İlk bahardan beri dur durak bilmedi, açtı.
Büyülü gibi...
Ne zaman kararıp kalsam, ne zaman kararıp kalsak, ucundan kıyısından güneşi yakalayıveriyouz.
Yaşar da ben de sabah sabah neşelendik işte.
Sevgili dostlarım, içinizdeki neşeye, yüreğinizdeki güneşe mukayyet olun ha...
Umudunuz, aydınlığınız hiç eksilmesin.

22 Ekim 2021 Cuma

Sonbahar Kokuyor

 



Sokaklar tenhalaşmış.

Sonbahar kokuyor.

Birkaç genç kadın, birkaç yaşlı adam ve biz.
Gençler ve çocuklar okulda. Yalnızca gelip geçen araçlar... Rüzgârın telaşsız, usulca, dingin serin serin esmesi bu yüzden.
Serinlik hoş… Hafifçe ürperdim ama hoşuma gitti.
Çıkarken kapattığımız televizyondaki konu hala dilimizde. Ancak dışarıya çıkar çıkmaz acıtmaz oldu.
Sonbahar kokusu ve rüzgâr; alnımın ortasına, göğsüme küçük şamarlar vuran rüzgâr iyi geldi.
Yaşar da benimle yolda yürüyor. Kaldırıma çıkmak, bozuk kaldırım taşlarına takılmadan yürümek Himalayalar’a tırmanmak gibi. Kaldırımları inişli çıkışlı tasarlayan, binalardan yola 45 derecelik eğimli kaldırımlar yapan zihniyete kallavi bir selam.
Sonbahar kokuyor. Kışı hisseder gibi olduk. Keyfimi kaçırmasına izin vermemeliyim bu kaldırımların.
ATM bozukmuş, görevli uğraşıyor, bekledik, umutsuz. Market işimizi bitirelim, dedi Yaşar.
Markete girdik çıktık.
İki üç parça temizlik malzemesi 150 lira... Of anam offfff...
ATM yarım yamalak çalışıyor, vaz geçtik.
Canımız bir de çay çekti ki…
Aykut’un Yeri kalabalık. Çay için masa işgal etmeyelim, dedik; Aykut Gönülalan’ı selamladık, yürüdük.
Kızıl Elma Parkı’ndaki çay bahçesi hedefimiz. Yeşilçam Kafe…
Keyfimiz yerine geldi yeniden. Geleneksel karşılıklı fotoğraf çekme ritüelimizi yineledik.
Tabelada bir Zeki Müren resmi, şarkılarından birinden bir dize: “İşte benim Zeki Müren” Duvarlarda bütün Yeşilçam emekçilerinin portreleri. Hakkıyla Yeşilçam Kafe…
Bahçedeki masalar toplanmış, herkes içerde, biz içerde oturmayacağız. Küçük bir masa bulduk, çaylar geldi. Hala fotoğraf çekmekteyiz.
Parkın içinde sonbahar salına salına geziyor. Çam ağaçları yemyeşil ama hemen yanlarındaki ağaçlar yaprak döküyor. Sarı, kırmızı… Rüzgâr önünde yapraklar hışır hışır savruluyor.
Facebook’a göz attım şöylece. Gözüm de bozuk, sadece bakabiliyorum.
Bilgisayarım hasta, malum. Organ nakli gerekti, daha taburcu olmadı.
Kendimle ilgili hoş olmayan bir şeyi farkına vardım. Meğer ben bilgisayara çok bağlanmışım. Bütün gün, dört duvar arasında bilgisayar ve kitap… Yaşamın sınırlarını böyle çizmişim meğer. Film, dizi, gazete, sanat, edebiyat, şiir, müzik, siyaset, corona; ne varsa bilgisayarda… Ama gerçeklik duygusu yok, elini uzatıp dokunamadığın, tadına bakamadığın bir sanal evren.
Kalktık. Yaşar çantaları taşırken zorlanıyor. Kaygılanıyorum. Parktan çıkasım yok aslında. Derken telefon çaldı. Arayan bilgisayarcı. Benim hasta iyileşmiş.
Eve döndük
Dışarda sonbahar kokusu.
Yaşar yeniden çıktı bilgisayar için. Acele etmesini hiç istemedim.
Ve …..
Bilgisayar geldi. İşte ben de geldim. Herkese iyi geceler.
***
19.10.2021, gece

20 Eylül 2021 Pazartesi

Toprak Kokusu

 Yağmur çiseliyor.

Seriler serildi, illa yağacak, yağmazsa olmaz.
İnsanlar ellerinde örtüleriyle bağlarına koşacaklar üzümleri yağmurdan korumak için.
Bu telaş gerekli, yağmur yağmalı, illa yağmalı.
Üzüm bozanlar, armut bozanlar, geç erikleri bozanlar aldırmaz yağmura, biraz daha hızlanırlar, eller hızla çalışır. Bağırış, çağırış, talimatlar havada uçuşur.
İnsanoğlu kaç, doğa tut.
Haftalardır bir damla suya hasret toprak şerha şerha yarıldı. Nefes alırken burnunuz, ağzınız, boğazınız kurur, yanarsınız; sıcak toprak, sıcak asfalt kokusu yakıcıdır.
Eylül cömerttir, salıverir yeryüzünün üstüne bereketini.
Toprak yağmuru çok özlemiştir, çok.
Toprağa düşen ilk damlalardan sonraki toprak kokusu, güzelliğini bu özleme borçludur.
Pencereden sarktım gövdemin yarısıyla.
Onca beton yığınının, asfaltın engelleyemediği kokuyu iyice içime çektim.
Eskiler, toprak kokusunu içine çekmenin ölüm getireceğini söylerlerdi. Saçmalık... Ama inanırdık.
Oysa o koku, şimdi sağ ve esen olduğumu duyumsatıyor bana.
Sonra, çok çok uzun yılların gerisinden bir perde aralandı.
Bizim bağlardan birindeyiz.
Annem Gürsel’e gebe. Karnı burnunda derler ya, öyle. Ferda, Leyla, ben bağın kenarında bir ağacın altında oynuyoruz. Annem ve anneannem üzüm topluyorlar. En küçük amcam getir götür işleri yapıyor.
61 güzü.
Birden bire havayı bir toz bulutu kapladı. Arkasından kıpkırmızı ejderhalardan oluşan bir bulut ordusunun son hızla üstümüze geldiğini fark ettim. Aynı anda, kardeşlerimle benim üstüme atlayan amcam gövdesiyle bize siper oldu. Ardından gelen o zifiri karanlık ne kadar sürdü, bilmiyorum.
Küçüktüm 7-8 yaşlarında olmalıyım. Ancak bu olay o denli taze bir fotoğraf ki belleğimde. Bunca zaman sonra belleğim ara ara bu görüntüleri gün yüzüne çıkartır.
Sandıkları taşıyan at arabasının babamla geri dönmesi, anneannemin kanatlarıyla sarıp sarmaladığı annemi karanlığın içinden bize doğru taşıması, korkup ağlayan bebek Leyla, bana sarılmış Ferda, dehşet içinde ben.
Babamın anneannem ve annemi arabaya bindirmesi, amcamın bizleri kucağında arabaya taşıması, yağmurla üstümüze inen çamur…
Ağaçlarda elma kalmamış; kasırga, bağlarda omcaları karıklardan sıyırıp almış.
Tam bir felaket…
Bu denli taze anı mı olur? 60 yıl öncesinden böyle çırılçıplak çıkıp geliverir mi anılar?
Ve o koku… O korkunç kum fırtınasından hemen sonra başlayan yağmurun topraktan alıp burunlarımıza taşıdığı koku.
Her yağmur sonrası ben o kokuyu yeniden duyuyorum. Karanlığı kovalayan koku. Kurtuluşumuzun kokusu gibi geliyor bana.
Dilerim serilerden zararsız toplanır kuru üzümler. Her bir tanesinde alın teri var. Kuru üzüm kutsal meyvedir bu yüzden.

8 Mart'ı Anlamak

  Şöyle bir cümle dolanıyor ortada. Her okuduğumda çok üzülüyor ve sinirleniyorum. "Erkeğin adam olduğu yerde kadına her gün 8 Marttır....