Blogdaki yazılarım öncelikle benim içimi dökme, düşüncelerimi dışa aktarma yolumdur. İlle okunsun diye bir beklentisi yoktur. Okunursa da mutlu olurum.
Halide Edip Adıvar, Nazım Hikmet'in şairliğini çok beğendiğini ama ideolojik şiir yazmasından ve ideolojisinden rahatsız olduğunu söyler.
Nazım, "İdeolojim sayesinde şair oldum." şeklinde bir yanıt verir.İşte size bir adet "Ben demedim mi?" öyküsü...
16.04.2024
Sana yazmaya ara verdim Yaşar’ım. Gittiğinden beri
gözyaşlarım dinmiyor. Yazarken çok ağlıyorum. Elimde değil. Yazmak sana ağıt
yakmak gibi.
Kardeşlerim bayramı yalnız geçirmemi istemediler. Ev
kalabalıktı. Yazma eyleminin, özellikle sana yazarken, benim için mahrem bir
yanı var. Sorularla, anlamsız öğütlerle bölünmesini istemediğim bir mahremiyet.
Yazarken döktüğüm gözyaşı görülsün istemedim.
Bugün arka caddedeki markete gittim. Niyetim seninle
attığımız adımları teker teker yaşamaktı.
Birlikte yürüyorduk, alışveriş arabası sendeydi.
(Geçen yıllarda hızlı yürüyen sendin, geciken ben. Durur, beni beklerdin. İki
yıldır tersine döndü işler. Ama gene de arabayı sen çekerdin. Dönüşte
zorlandığın halde arabayı bana vermezdin.)
Espri yaptın, güldük. Pahalılıktan yakındın.
Alışverişe çıkarken bir punduna getirip, pahalılık, kredi kartı limiti falan
diyerek benim alışveriş çılgınlığımı dizginlemeye çalışırdın. Gene yaptın. Oysa
ben kendimi sana ayarlardım. Elimi neye uzatsam önce yüzüne bakmayı alışkanlık
edinmiştim. Sessizce yüzünden onay beklerdim.
Aklımda sen, yanımda sen, dalmışım. Bir dilenci kadın
çıktı önüme, para istiyor. Birden öfkelendim. Aramıza girmiş gibi, sohbetimizi
bölmüş gibi…
Sertçe kovaladım. “Bağırma bacım. İnşallah daha beter
olursun.” dedi. Elimdeki bastonu işaret ediyor. Öfkem sabun köpüğü gibi söndü.
Bedduası önemli değil, bağırmam yakışıksızdı. Seninle doluyken yüreğime öfke
girmemeli.
Birlikte yaptıklarımızı yapacağım. Yol üstündeki
marketlere girip fiyatlara, ürünlere baka baka alışveriş yapardık. Sonra adını
bir türlü öğrenemediğim öğretmen hanımın kafe-lokanta karışımı küçük yerinde
çay içer, dinlenirdik. Bizden hoşlanırdı, sanırım iki sevimli ihtiyarın
sohbetini severdi. Bir türlü çay parası veremedik, almazdı. Biz de para
vermenin yolunu bulmuştuk. Bir şeyler yer, çay içer yola revan olurduk.
Çok yorulduk mu Ercan’ı çağırırdık, koşar gelirdi Ercan,
canım kardeşim.
Yapamadım, çok yoruldum, sensizlik yordu beni. İlk
marketten alacağımı aldım ve döndüm.
Gece… Sabah çok yakın. Sen gidince uykularım da gitti.
İki ay oldu gideli ve iki aydır böyle…
Apartmanın sesleri beynimi oyuyor. Kimi sesler senden
gelir gibi. Sessizce ayaklarını sürüyorsun, duyuyorum. Kapılar açılıyor,
kapanıyor, sensin.
Sabah kapı çalındı, sen ayaktasın, açarsın diye
bekledim.
Sensizlik ölümden beter sevdiceğim. Yokluğun kıyametin
kopması…
Gece gene yeni bir güne evrilmeye hazır.
İlk kez sensiz, sen olmadan bir film izlemeye
niyetlendim. Tuhafıma gitti önce, sonra baktım yan koltukta uzanmış bana
bakmaktasın, rahatladım. Filmi izledik.
Ben izlediğimiz filmleri yazdığımda şöyle bir bakar ve
gülümserdin. Yazmayı ihmal ettiğimde “Ne o, yazmıyor musun?” deyişin geldi
aklıma.
Senin kesinlikle seveceğin bir filmdi. Güney Afrika
filmlerini ilgi çekici bulurdun zaten. Ben de beğendim.
Sensiz yapmak zorunda kaldığım her şeyden suçluluk
duyuyorum.
Yaşar’ım, “Zamanla alışacaksın, kendini toparlaman
gerek.” diyenlerden nefret eder oldum. Herkesin dilinde aynı laflar. Evirip
çevirip aynı bayat öğütleri sıralıyorlar. Hele “Biz de yaşadık bu acıları,
zamanla alışılıyor.” demiyorlar mı?
Ben güçlü bir kadınmışım. Değilim yahu… Güçlü biri
değilim. Sevdiğini, tek dayanağını, tek varlığını, yüreğinin yarısını yitiren
biriyim sadece.
Neden herkesin kendi acısının özel olduğunu, yaşanması
gerektiğini düşünemiyorlar? Neden ben kendi acımı başkalarının tecrübeleriyle
yaşamak isteyeyim?
Sen hastalandığından beri bir yerlere gidememiştik,
biliyorsun. Şimdi ailem beni evde durmamam, gezmem konusunda zorluyor. Buna da
içerliyorum. İyi niyet, sevgi falan kabul de ben sensiz nasıl giderim, bu evi,
senin ayak izlerini, dokunduğun her bir nesneyi nasıl bırakırım?
Senin öksürüğünü, oflamalarını hala duyarken olmaz.
Dünya bildiğin gibi. Ülke de öyle… Ama artık bir
şeyler değişecek gibi. CHP seçimi çok önde kazandı. Sevinirdin, mutlu olurdun
yaşasaydın. Umudumu kesip de oy kullanmayacağımı söylemiştim ya hani,
dayanamadım. Gittim ve oy kullandım. Sen de kullanmayacaktın sözde. Ama
yaşasaydın giderdin, biliyorum. Ne derdin sen? “CHP seçmeni yeni gelin gibidir;
hem ağlar hem gider oyunu kullanır.”
Aklını, zekasını, cesaretini sevdiğim, bir tanem.
Huzur içinde uyu sevdiceğim.
Bayramdan önce kolumda 25 kuruş büyüklüğünde bir morluk belirdi. Nereye vurduysam artık.
Nazım Hikmet sevdam malum. Beynimin ve yüreğimin sol yarısı silme Nazım; diğer yarısı şiirimizin diğer ustaları...
Geçen yıl depremden hemen sonra, ön tarafta karşımızdaki apartmanın 3. katına bir aile taşındı.
Anadolu'yu gözüne kestiren bütün yayılmacı işgalci güçler, çağlar boyunca, doğudan batıdan, kuzey ve güneyden saldırmışlar, Anadolu'yu, bu eşsiz coğrafyayı kanla sulamışlardır.
25.02.2024
Gece yarısı
Sevgiliye,
Sen gidince…
Çok şey
eksik kaldı sen gidince. Eksikler içimi acıtıyor. Yazmak istiyorum, yazacağım…
Elim kalkmıyor, dilim tutuk…Kafamı toplayamadım ki… Beynim boşalmış gibi.
Bağışla beni.
***
Bu gece
Nesibe ve kızı Ayşe Betül geldiler bana, beni hiç yalnız bırakmıyorlar.
Ercan-Gülden,
kat komşularımız, dostlarımız… Serkan telefon ediyor sık sık, onlar döndüler
Gemerek’e. Kardeşlerim de gittiler. Bugün yalnızdım. Korkarım sensizlik
yalnızlık demek sevdiceğim.
Ayşe Betül
çok güzel, bir o kadar da hüzün verici armağanlar hazırlamış bana.
Birkaç yıl
önce, henüz sen rahat yürüyebiliyorken gezintilere çıkardık da bir kafede
soluklanır, alışveriş yapacaksak yapar ve evimize dönerdik ya… Karşılıklı
fotoğraflarımız çeker ve birbirimizin telefonlarına gönderirdik… Ne güzel ne
mutlu günlerdi.
Ayşe Betül,
Facebook’tan ta kaç zaman öncesine gidip o fotoğrafları ve yazılarımı bulmuş.
Düzenlemiş, çerçeveletip getirmiş. Yaşar, görsen bayılırsın. Öyle güzel, öyle
hoş… Güzel kızımız, onca acımın içinden yüreğimi serinleten serin bir rüzgâr
gibi geçti. Öyle zarif, öyle sevgi ve merhamet dolu…
Nesibe’yi
ağırlayacaktık, sen gittin. Getirdiği iki kişilik kahve takımını görmedin. Seni
düşünerek almış.
Sen zaten
onun kahve yapıp getirmesini severdin. Annesi önden, kızı arkasından tepside
dört kahve, çikolata… Ben fincanların şıklığını, sunumunu, sen de kahvesini
severdin. Kahveyi severdin de ben sana sık sık kahve yapmazdım. Kendim
sevmediğim için aklıma gelmezdi. Seni yorgun görünce ya da canının sıkkın
olduğunu fark edince “Kahve yapıyorum sana.” Derdim, gözlerinin içi gülerdi.
Seni mutlu
etmek, sevindirmek ne kolaydı.
***
Eskiden bu
tür yazıları bir çırpıda yazardım. Bitirmeden bırakmazdım ya sevdiceğim; “Gene
kaptırmışsın kendini, neler yazıyorsun?” derdin, “Bizi, bugünü...” derdim.
“Neyimiz var ki yazılacak?” der, takılırdın. Ben bulurdum işte.
Bu yazı öyle
olmadı, günde üç beş cümle… İçim daralıyor.
(Bulaşık
makinesi doldurma ve boşaltmayı iş edindin; şimdi tam da senin kızdığın şekilde
dört tabakla dolduruyorum makineyi. Kızma emi?)
Tuğba ve
Ertuğrul geldiler Ereğli’den. Duymamışlar, sonradan öğrenmişler.
Dostların,
dostlarımız çok üzgün Yaşar’ım.
***
Öylesine bir
gün…
(Beni
bağışla artık uzun süreli yazamıyorum. Sık sık ara veriyorum.)
“Nasılsın,
bugün nasılsın?” diyorlar.
Bu sorular
nasıl da canımı sıkıyor, bilemezsin Yaşar. Sanki acının ölçülebilir,
ayarlanabilir nicel bir yanı varmış da her gün bir miktarı azalacakmış, azalmak
zorundaymış gibi.
Her an
aklımdayken, her şey seni anımsatırken azalır mı bu acı?
Hep
aklımdasın ama tuzlukta tuz azalmış bugün, yüreğim yandı kavruldu. Oturdum
ağladım. Daha yedek tuzumuzu nereye koyduğunu bilmiyorum. Evde her şey senin
düzeninle… Dokunamadım.
Yarın daha
iyi olmak nasıl mümkün olabilir?
Artık bu
koca evde bir başıma olduğumu unutuyorum sık sık. “Çay demleyelim mi?”, “Makine
çalışacak, önce beyazları mı yıkasam?”, “Hoşaf vereyim mi sana?” “Bu gece bir
aksiyon filmi daha izleyelim mi? Kötülerin iyilerden bir güzel dayak yediği
türden bir film bulayım mı?”… Sormak istiyorum ama acı içinde yeniden fark
ediyorum ki yoksun.
Her gün
yine, yine yaşanacak mı bu acı?
***
10.03.2024
Akşam yaklaşırken
Dış kapımız
sarkmıştı, zor açılır kapanır olmuştu, anımsıyor musun? “Kendimi iyi
hissettiğimde bakarım.” diyordun ya hani… Sonrasında kendini hiç iyi
hissetmedin, ben belirtileri okuyamadım kuzum.
Dün gece
kapattım sandım, açık kalmış. Sabah Büşra görmüş, zili çalmış, duymamışım.
Telefonla haber verdi. Kendisi çekip iyice kapatmış.
Korkudan
değil ama sensizlikten ağladım kuzum. Çok ağladım.
Eşi Yıldıray
akşam gelip kapıya bakacak. Hazır gelmişken camlı balkonun kilidini de
gösteririm. Sen gidince her şey elimde kalmaya başladı be Yaşar.
(Yıldıray
kapıyı düzeltti elinden geldiğince. Sanırım depremde kapı esnemiş, öyle
anlaşılıyor. İsimlik de düşmüş, görmemişim. Onu da taktı. Sağ olsunlar… Gözleri
benim üzerimde.)
***
Seni toprağa
verdiğimiz gün tanımadığım bir komşu gelmiş taziyeye. Annemler söyledi. Ertesi
gün gene geldi.
Sonra bir
başka komşusunu da almış, birlikte geldiler. Yalnızdım. Herkes yerine yurduna
dönmüştü. Sevindim doğrusu.
Ancak
şiddetli bir gribe yakalanmıştım, başımı kaldıracak halim yoktu. Maskemi
taktım, onlardan da bunu rica ettim.
Ve hayatım,
senin çok kızdığın, nefret ettiğin bir durum yaşanmaya başladı.
Kadın söze,
birlikte geldiği arkadaşına benim hakkımda duyduklarını anlatmakla başladı. Kaç
gelinim varmış, kaç kardeşim varmış, cenazeye kimler gelmiş. Dehşet içindeyim. Söylediklerinin gerçekle
alakası yok. Anlaşılan önceki gelişlerinde evdekilerden topladıklarını yarı
anlar yarı anlamaz harmanlamış, kendi gerçeğini yazmış, kadına onu anlatıyor.
İnanılmaz. Deve üstünde kuduz daladı gibi bir durum ortaya çıktı. Başım
çatlıyor, öksürük, hapşuruk birbirine karışıyor, ateşlendim, yanıyorum.
“Yanılıyorsunuz,
bunlar doğru değil, nereden duydunuz?” diyorum.
“Daha önce
geldiğimde anlattılar.” diyor. “Bu olanaksız, siz geldiğinizde kendi ailem ve
birkaç dostum vardı. Onlar böyle yanlış ve yalan şeyler söylemiş olamazlar.
Ailem cenazede bunları konuşmaz. Belli ki yanlış anlamışsınız.” diyorum. Bu kez tuhaf sorular başlıyor. Tümüyle
özelimize ait sorular. Kadını ilk kez görüyorum. Bana böyle sorular sorma
cesaretini nereden buluyor? Bunları öğrenince ne yapacak?
Diğer
konuğum mahcup, bakıyor. Sanırım benim bunaldığımı sezdi.
“Hastayım,
siz de taziyeye geldiniz sanırım. Sorularınız kafamı yordu. Hem bunları öğrenip
ne yapacaksınız, ne işinize yarayacak?” dedim, sustum. Kadın soruyor, yanıt
vermiyorum, diğer kadının hastalığıyla ilgileniyorum. Engelli. Yanlış ameliyat
sonunda tekerlekli sandalyeye mahkûm olmuş. O kadına acıdım, üzüldüm.
Hiç
olmayacak şey yaşandı Yaşar. Hani sen “Böylelerini dikenli sopayla
kovalayacaksın.” derdin ya, işte öyle.
Merak etme,
bir daha görüşecek değilim o komşuyla…
Sen gidince
gözüme her şey olduğundan daha sıra dışı görünüyor. Dayanağım kalmadı.
Ağlamadan tek satır yazamıyorum.
Yapayalnızım,
darmadağınım kuzum. Onca insan o denli uzakta ki… Seni çok özlüyorum.
Şöyle bir cümle dolanıyor ortada. Her okuduğumda çok üzülüyor ve sinirleniyorum. "Erkeğin adam olduğu yerde kadına her gün 8 Marttır....