9 Haziran 2024 Pazar

DOSTLUK DEDİĞİN

 






DOSTLUK DEDİĞİN
Sevgili eşim gittiğinden beri bir başka boyutta yaşıyor gibiyim. Nefes alıyorum, yiyor, içiyorum, konuşuyor, gülüp ağlıyorum. Ama bunları ben yapmıyor gibiyim. Kendimi bir başkasını izler gibi izliyorum. Gerçeklik duygumu yitirdim sanırım. Kocaman bir boşluğun içindeyim.
Hep böyle sürecek sandığım anda, o boşluğa bir görüntü geldi, yerleşti.
Emine (can arkadaşım, şifacım) geriden, elinde yukarı kaldırarak taşıdığı bir taşla görünüyor. Bize sesleniyor; “Taş taşırım, laf taşımam.” Elindeki taş kilitli parke taşı. Ağırca ama o umursamadan sallıyor taşı. Ne yapmaya çalıştığını anlıyorum ve az önce ağlamak üzereyken kahkahayı basıyorum. Gerçekten şifacı o. (Okulda, bronşitimi nasıl sağalttığını anımsıyorum. Diğer odalardan çift yastığı olanlardan topladığı yastıklarla sırtıma destek yaptığını, göğsüme, sırtıma havlular koyduğunu…)
Minibüse binerken ayırdında olmamışım, fazla zorlanmadan binmiştim. İnerken biraz zorlandım ama umursamadım da… Ancak kahveleri içip sohbetin de dibine vurduğumuz o güzel sahil kahvesinden çıkıp minibüse binmek istediğimde gerçek bir trajedi patladı. Basamak çok yüksek, protezli bacakları kaldırmak ne mümkün. Meğer binerken araba kaldırıma yanaştığı için kolay binmişim.
İçimde bir çığlık koptu, çığlık gözyaşı oldu, gözlerime aktı. Sürücü bir elimden, kızlar diğer elimden çekiştiriyor. Ülker arkamdan kaldırmaya çalışıyor ama nafile. Ben bir ayağımı kaldırabilsem olacak…
Minibüsün kapısı önünde hepimiz çaresiziz; ne yapacağımı bilemiyorum, utançla karışık bir minnet duygusuyla arkadaşlarımdan özür diliyorum.
Ve bir ses…
“Taş taşırım, laf taşımam.”
Güzel kardeşim benim, çareyi bulmuş. Taşı koydu yere, kendisi önce bindi (Taşa basarak üstelik. Halden anlıyor. Kendisi de benden birkaç yıl önce yaşadı aynı şeyleri.) Sonra iki kişi elimden tutup çektiler beni. Artık gözyaşlarımı gizlemiyorum.
Sonraki duraklarda o taş önce indirildi. Biz 13 yetmişlik kız taşa basarak indik çıktık. Meğer herkesin gereksinimi buymuş.
Takılıyorum; taş benim ama ben adak, siz yudak oldunuz, diyorum.
Güzinciğim ev sahibimiz, organizatörümüz, onun tuttuğu aracın sürücüsü de bir can ki sormayın. Delikanlı bizi, biz onu çok sevdik. Nazımıza oynuyor. Dur diyoruz, duruyor, kalk diyoruz kalkıyor.
İçimdeki dev boşluğun duvarına yerleşen resim buydu.
Yıllardır sınıf arkadaşlarımızla yılda bir kez buluşuruz. Ben her buluşmaya katılamadım. Önceleri ben giderken Yaşar’ın hüzünlenmesi ve çocuk gibi boynunu bükmesi yüzünden bazı buluşmalara gitmedim. Çünkü anlaşmıştık, okulumuz kız okuluydu ve biz bu buluşmalarda kız kıza olalım istedik. Yaşar’ı götüremezdim. Ben emekli olduktan sonra Yaşar, sanırım bana kıyamıyordu ki beni heveslendiren bu kez o oldu. Ama pandemi yasakları, ardından kendisinin hastalığı engelledi. Uzunca bir aradan sonra ailemin ve arkadaşlarımın ısrarıyla ilk katılımım bu oldu.
İzmir’de buluştuk. Organizatör Güzin, yardımcısı Ülker… Geleneğimizdir; hangi kentte buluşacaksak oralı biri her şeyi ayarlar. O kentten biri yoksa aramızda, eşten dosttan yardım istenir.
24 kişiyiz sınıfta. Yatılıyız, üç yıl ekmeğimizi bölüştük, giysilerimiz bile komün malı gibiydi. Kimin gereksinimi varsa o istediğini alabilirdi.
Babacığımın gönderdiği elmalar ben daha tadına bile bakmadan yarım saatte biterdi. Evden gelen turşularımın sonu da aynı… Sanki ben onlara acır mıydım? Dolapta kimin neyi varsa arar bulurum. Nişanlı arkadaşlarımız vardı, nişanlıların getirdiği çikolatalara ne oldu dersiniz?
Geç saatlere dek çalışıyor ve acıkıyoruz. Dolaplarda salçadan başka yiyecek kalmamış. (Öyle ya, bir zamanlar evlerde en organiğinden domateslerle salçalar yapılır; en yemeksiz zamanlarda haşlanmış patates, soğan ve ekmeğe sürülmüş salça iştahla yenirdi. Bizimkiler de dahil evlere salça sipariş edilirdi.)
Birkaç kişi mutfağa yollanır. Ancak gece yarısı mutfak kapalı. Okulun bodrumunda sığınaklar var. O sığınaklarda ışık olmaz. Zifiri karanlık… Sığınaklardan mutfağa geçmek olanaklı. Çakmak ışığında ürkekçe, sessizce sığınaklara inilir, mutfaktan soğanlar alınır, yemekhaneye çıkılır, kilitli ekmek dolaplarının altından dolabın kapağı kanırtılarak aralanır, alınabildiği kadar ekmek alınır… Haydi ziyafete…
Diğer bölümlerdeki arkadaşlarımız da aynı şeyi yaparlar mıydı, bilmem ancak biz Türkçe bölümündekiler biraz fazla haşarıydık.
Öğretmen kürsüsünü davul niyetine kullanırken kürsüyü patlatmışlığımız vardır.
Postacının gelme saatinde, tuvalete gitme bahanesiyle dışarı çıkıp, sınıfın mektuplarını danışmadan almak, gömleğimizin içine saklayıp sınıfa dönmek, sıraların altından sahiplerine dağıtmak…
Anlaşıldığı üzere, okulumuz yüksek okul, bizler 18 üstü genç kızlarız; bize uygulanan katı disiplin artık tedavülden kalktı. Derslere katılmak zorunlu, her ders yoklama alınır, okuldan çıkış ve giriş saatleri katı kurallara bağlı. Akşamları ilk etüt zorunlu ama ikincisi serbest.
Doğrusu pek de umurumuzda olmazdı, delikanlılık var serde. Birlikten güç doğar. Dayanışma var, saygı ve sevgi var. Üç yıl boyunca kimse kimseyi kırmadı, kötü söz söylemedi, kimseye sesini bile yükseltmedi.
Bu yıllık buluşmalarda aynı ruh haline bürünüyoruz. Yaşlar 70 ve üstü… Ancak bize sorsanız daha 20’li yaşlardayız. Minibüse çıkmakta zorlanıyoruz ama her birimizden onlarca 20’lik genç çıkar. Aklımızla ruhumuzla çok güzeliz yani.
Otelden çıkıp minibüse biner binmez Emine ayağa fırladı, Edirne ağzıyla bir anons geçti ki Cem Yılmaz eline su dökemez. O ciddi, ağırbaşlı yüz ifadesini silmeden öyle laflar ediyor ki… Bizler kahkahadan çatlayacak haldeyiz. Cahide, Emine, Necmiye en matraklarımız.
Bu yıl Cahide de yaslı. Eşini yıldızlara uğurlayalı çok olmadı. Ben Cahide’nin yüzüne bakamıyorum, ağlamak geliyor içimden.
Bir arkadaşımız, Fatmacığımız çok çok erken yaşama veda etmiş. Hiç bizimle olamadı. Birkaç kişi de türlü nedenlerle katılamıyorlar. Her yıl sınıfın yarısı toplanabiliyor. Bu yıl mezuniyetimizin ellinci yılıydı, özeldi. Çok da hüzünlendik.
Buluşma gününden bir gün önce İzmir’deyim. Ülker konuk etti beni. Değerli eşiyle tanışma fırsatı buldum.
Ali Bey 68 kuşağından. Devrimci mücadelenin içinden kopup gelmiş. Kimlerle kimlerle sınıf ya da okul arkadaşı…
Anlattıkları çok ufuk açıcı… Hani varlıklarıyla bile kendinizi zengin hissettiğiniz insanlar vardır ya, Ali Bey onlardan. Ankara Dil Tarih’te felsefe okumuş, dergiler çıkarmış, tam bir savaşçı…
Ülker ve Ali Bey içimdeki boşluğa şifa veren bir tablo olarak yerlerini aldılar.

Emine ve Nafize gecikti. Emine eşiyle erken yola çıktıklarını söylemişti. Biz ikisini de beklemedik, İzmir’i dolaşıyoruz. Yemek için bir yerde durakladık. İkisi de orada yetişti bize. Nafize’nin otobüs saati öyle denk gelmiş ama Emine, gecikme nedenini O Cem Yılmaz üstü edasıyla anlatmaya başlayınca yerlere yattık.

Efendiiim, İzmir’e yazlıktan gelecekleri için eşiyle birlikte yola çıkmışlar. (Enver’le taa okuldayken nişanlanmışlardı.)
Enver ailesinde prostat illetinin irsi olduğunu düşünüyor. Bu yüzden diken üstünde. Sık sık doktora gidiyor hem de alanında uzman, tanınmış doktorlar, prof.lar falan. Sonuçlar hep çok iyi… Ancak prostat korkusu sürüyor… Bir komşuları Bursa'nın Mustafakemalpaşa ilçesinin Kestelek köyünde bulunan şifalı suyun prostat hastalarına iyi geldiğini anlatmış. İzmir’e doğru yola çıkmışlar ama kardeşimizin aklında o köye uğramak var. Arabaya boş su bidonlarını doldurmuşlar. Köyü araya sora bulmuşlar ama kaç yanlış yola girmişler, kaç zaman harcamışlar… Emine bilime, bilimin dediğine inanmıyor da suyun şifasından yardım umuyor diye homurdanmış, söylenmiş, buluşmaya geç kalmakmış asıl korkusu. Sonunda bidonları doldurup yola koyulmuşlar. Kardeşimiz eşini yatıştırmak için “Sen de içersin bu sudan.” diyecek olmuş. Emine gürlemiş; “Bende prostat mı var?” Asıl komik olan neymiş, biliyor musunuz? Can kardeşim suyun etkisini hemen gösterdiğini düşünüyormuş.

Vardığımız sonuç erkeklerin yaşlanınca çocuklaştığı hükmü oldu, iyi mi?
Bunları anlatırken kahkahalarla gülüyor ve bizi de kırıp geçiriyordu. Ben kısa kestim. Çok yaşayın siz, emi…
Ne çok ihtiyacım varmış insana, insanlarla gülüşmeye, ağlaşmaya, insanlarla kahkaha atmaya…
Bu arada; araştırdım, Google emmiye sordum. Ülkenin her yerinden o şifalı suya koşanlar varmış.
Ha, Enver kardeşim de 68’lidir. Hepimiz aynı dünya görüşüne sahibiz. Yıllar yıllar sonra aynı düşünceleri paylaşmak güzeldi. Eleştirel bakışımızı hiç bırakmamışız.

Ülker ve Güzin içimi hala sıcacık tutan “an”lar bıraktılar…
Ülker, beni evinde ağırladı demiştim ya, bununla kalsa iyi; kendisini beni koruyup kollamakla da görevlendirdi.

Durum şöyleydi:
Ülker önde, Güzin arkada… Bizler arada güle oynaya geziyoruz. Ülker ev sahibi, yol gösteriyor. Güzin arkamızı topluyor. Geçitlerde ya da karşıya geçilmesi gereken yerlerde Ülker, yolu kontrol ediyor, yolun ortasına kadar ilerliyor ama kollar iki yana doğru açık, kartal kanatları gibi. Avuç içi dışarıya dönük, trafiğe “Dur!” diyor. Bir ara arkasına doğru başını çevirip talimat veriyor kızlara. “Hülya’ya sahip çıkın.” Cahide’nin kardeşi, Sevgili Emine hemen yanımda, kolumda… (Bilmeyenlere; göbek adım Hülya’dır benim.)
Keyifle kikirdiyorum. Hoşuma gidiyor beni kollaması. Sakatlanmış ruhuma ilaç gibi geliyor. Çok da iyi oluyor, elimdeki bastonla bile zorlanıyorum… Kaldırımlar, bozuk parkeler tuzak gibi.
Kartal kanatlı arkadaşım…

Yolda yanımda, arkamda, önümde sürekli beni kollayan Güzin… Canım kardeşim, tuvalette kapıda bekleyen o, unuttuğum ceketimi alıp elime veren o, valizlerimi taşıyan o… Haa, Niğde’nin, Bor’un gelinidir Güzin, Güzin Bor. Bir de hemşerilik durumları var…
Ruhumun boşluğuna astığım iki portre daha…

Ve Nihal… Çiğdem’im, yavrum gibi bir illetle savaşıyor ama yakınmıyor, dertlenmiyor… Gözleri hep gülüyor ama bana öyle geliyor ki o güzel renkli gözlerin ardında bir hüzün gizli… Nihal’e bakarken, onunla konuşurken yüreğim titriyor. İyi olduğunu yazmış birkaç gün önce. Çok sevindim.
Necmiye yeni ameliyat oldu. Dikişlerini aldırıp gelmiş aramıza. Her zamanki gibi şen şakrak, sıcacık, sevgi dolu.

Herkesin bir derdi var… Dedim ya hüzün de boldu kahkaha da…
Bana öyle geldi ki bu kez o kahkahalar içimizdeki hüzünleri gizlemek için atıldı…
Bu yılki buluşma, burada eksik ve kısa anlatıldı. Daha çok kendimle ilgili bir yazı oldu. Oysa balık lokantasında yediğimiz kazığı, sakızlı kurabiye için dört dolanışımızı, bir top dondurmaya 70 lira vermemek için yarım top dondurma yiyişimizi ve herkesi ayrı ayrı anlatacaktım, olmadı işte.
Hepsini, herkesi yazmakta zorlandım.
Aramıza olmayanlar hastalık vb. sıkıntılar nedeniyle bizimle olamadılar. Hepsine sevgiler gönül dolusu.

Safiye Çelik, Necmiye Kırmızı Özbinici, Hicran Serçin, Süheyla Meker, Cahide Püskülcü ve Emine Yoğurtçu kardeşler, Emine Çevik, Nafize Doğrucu, Nihal Soykurum, Şükran Cibiroğlu, Ülker Yücealp, Güzin Bor, yaşadığımız güzellikler için tek tek teşekkürler hepinize. Sizleri çok seviyorum. Bana öyle iyi geldiniz ki…

Necmiye, okul yıllığı çıkarmakla görevlendirilenler arasındaydı. Benim için şunları yazmıştı yıllar önce: “Feride, bir gün sınıfımızın romanını yazacak. Bizler bekliyor olacağız.” Yazamadım canım kardeşim. Ama bu yazı borcumun bir bölümüne sayılsın isterim. Ömrüm olursa, bir gün, roman değil ama 24 kardeşliğin ayrı ayrı öyküsünü yazacağım. Bendeki anıları, aklımdaki ve yüreğimdeki izleri…

Dostluklar var olduğu kadar varız, anladım. Hayatımıza aldığımız insanlar kadar zenginiz, inandım.

 

 

 

4 Haziran 2024 Salı

Nazım Hikmet'e Saygı

 Halide Edip Adıvar, Nazım Hikmet'in şairliğini çok beğendiğini ama ideolojik şiir yazmasından ve ideolojisinden rahatsız olduğunu söyler.

Nazım, "İdeolojim sayesinde şair oldum." şeklinde bir yanıt verir.
İdeolojisi olmasaydı biz Nazım'a böyle sevdalanabilir miydik?
İdeolojisi olmasaydı Nazım geçmişten geleceğe ışık tutan bir güneş olabilir miydi?
Pek çok iyi şair var... Hangisi bu denli yüreklerde yer bulabildi?
Biz onun kavgasını sevdik, sevdalarıyla sevdalandık, dili dilimiz oldu, sözü sözümüz....
Aşağıdaki şiiri yazabilen biri artık sonsuzluğun sırrına ermiştir.
Halkının vicdanının sözcüsüdür.
***
Kara Yara
Birinci sayfada yatıyor iki sütun üstüne
iki çıplak yavrucuk,
birinci sayfada iki sütun üstüne
bir avuç kemik deri.
Delinmiş patlamış etleri.
Biri Diyarbakırlı, Erganili biri.
Kolları bacakları kargacık burgacık,
kafaları kocaman,
ağızları korkunç bir haykırışla açık,
birinci sayfada taşla ezilmiş iki kurbağacık.
İki kurbağacık
kara yaralı iki yavrum benim.
Yılda kim bilir kaç bininiz
acı suya bile doymadan gelip gidiyor...
Ve müsteşar bey :
(Kara Yaraya tutulası)
"Endişeye mahal yok," diyor.
3 Ağustos 1959
Nazım Hikmet

28 Nisan 2024 Pazar

Bir Siyasi Öykü

 İşte size bir adet "Ben demedim mi?" öyküsü...

Yazmayacaktım, hukukumuz vardı, saatlerce siyasi sohbetler etmişliğimiz vardı. O hakarete, o densizliğe, o cehalete çok öfkelenmiş olsam da kıyamamış, teşhir etmekten vaz geçmiştim. Ne de olsa müşterisiydim, evime gelmişti, evine gitmiştim.
Altılı masa kurulduğunda bu kadın arkadaş çok sevinmiş, ben de Meral Akşener nam müptezelin geçmişini iyi biliyor olsam da biraz umutlanmıştım. Sohbetlerimiz altılı masanın yaydığı pek de güvenli olmayan beklentilerle sürüyordu.
Bendeniz, bilirsiniz, sosyal medyada, özellikle siyasi konularda, sivriyimdir. Sözümü esirgemem, ucu kime dokunursa dokunsun kendimi kısıtlamam.
M. Akşener, daha masaya oturmadan “seçilecek aday” saçmalığı ile midemi bulandırdıydı. Sonra İmamoğlu ile yıvışık yakınlaşmalar, aday göstermeler falan derken kuşkularımı parantez içinde biriktirmeye başladım.
Kadının meramı üzüm yemek değil, bağcıyı dövmekti. Ağzını her açtığında “Ben bir projeyim.” diyordu. Attığı her adım ben bu ittifakın zoraki ortağıyım diyordu.
Bunun üzerine Facebook, Twitter gibi alanlarda düşüncelerimi yazmaya başladım.
Bu arkadaşımız bu eleştirilere çok çok kızmış. Tek hedefinin ben olduğum açıkça belli olan bir paylaşım yapmış. Bir süredir sabrettiği halde, kendisinin sevgili lideri olan Meral Akşener Hanımefendiye yapılan hakaretlere izin veremezmiş. Liderine yapılan hakaretler kendisine yapılmış sayılırmış. Kendisi arkadaşlıktan atmadan önce bizler (ben) çekip gitmeliymişiz vb.
Profilinde meslek alanına kuaför yazma yerine “siyasetçi” yazan (!) bu arkadaşı hemen uzaklaştırdım. Çok da üzüldüm. Kendimi sadece müşteri gibi görmediğim, değer verdiğim için içim acıdı. Eşi de kendisi de bana “abla” diye seslenirlerdi.
Uzun zamandır aklıma gelmemişti. Meral Akşener siyasete veda etti. Kendini kendi seçmenlerine ve dünyaya rezil etti, tarihe gömüldü ya… Aklıma düştü...
Merak ediyorum; o arkadaş şimdi hangi noktadadır, hala liderine sadık mıdır?
Merak işte…

16 Nisan 2024 Salı

Yaşar'a Üçüncü Mektup

 

16.04.2024

Sana yazmaya ara verdim Yaşar’ım. Gittiğinden beri gözyaşlarım dinmiyor. Yazarken çok ağlıyorum. Elimde değil. Yazmak sana ağıt yakmak gibi.

Kardeşlerim bayramı yalnız geçirmemi istemediler. Ev kalabalıktı. Yazma eyleminin, özellikle sana yazarken, benim için mahrem bir yanı var. Sorularla, anlamsız öğütlerle bölünmesini istemediğim bir mahremiyet.

Yazarken döktüğüm gözyaşı görülsün istemedim.

Bugün arka caddedeki markete gittim. Niyetim seninle attığımız adımları teker teker yaşamaktı.

Birlikte yürüyorduk, alışveriş arabası sendeydi. (Geçen yıllarda hızlı yürüyen sendin, geciken ben. Durur, beni beklerdin. İki yıldır tersine döndü işler. Ama gene de arabayı sen çekerdin. Dönüşte zorlandığın halde arabayı bana vermezdin.)

Espri yaptın, güldük. Pahalılıktan yakındın. Alışverişe çıkarken bir punduna getirip, pahalılık, kredi kartı limiti falan diyerek benim alışveriş çılgınlığımı dizginlemeye çalışırdın. Gene yaptın. Oysa ben kendimi sana ayarlardım. Elimi neye uzatsam önce yüzüne bakmayı alışkanlık edinmiştim. Sessizce yüzünden onay beklerdim.

Aklımda sen, yanımda sen, dalmışım. Bir dilenci kadın çıktı önüme, para istiyor. Birden öfkelendim. Aramıza girmiş gibi, sohbetimizi bölmüş gibi…

Sertçe kovaladım. “Bağırma bacım. İnşallah daha beter olursun.” dedi. Elimdeki bastonu işaret ediyor. Öfkem sabun köpüğü gibi söndü. Bedduası önemli değil, bağırmam yakışıksızdı. Seninle doluyken yüreğime öfke girmemeli.

Birlikte yaptıklarımızı yapacağım. Yol üstündeki marketlere girip fiyatlara, ürünlere baka baka alışveriş yapardık. Sonra adını bir türlü öğrenemediğim öğretmen hanımın kafe-lokanta karışımı küçük yerinde çay içer, dinlenirdik. Bizden hoşlanırdı, sanırım iki sevimli ihtiyarın sohbetini severdi. Bir türlü çay parası veremedik, almazdı. Biz de para vermenin yolunu bulmuştuk. Bir şeyler yer, çay içer yola revan olurduk.

Çok yorulduk mu Ercan’ı çağırırdık, koşar gelirdi Ercan, canım kardeşim.

Yapamadım, çok yoruldum, sensizlik yordu beni. İlk marketten alacağımı aldım ve döndüm.

Gece… Sabah çok yakın. Sen gidince uykularım da gitti. İki ay oldu gideli ve iki aydır böyle…

Apartmanın sesleri beynimi oyuyor. Kimi sesler senden gelir gibi. Sessizce ayaklarını sürüyorsun, duyuyorum. Kapılar açılıyor, kapanıyor, sensin.

Sabah kapı çalındı, sen ayaktasın, açarsın diye bekledim.

Sensizlik ölümden beter sevdiceğim. Yokluğun kıyametin kopması…

Gece gene yeni bir güne evrilmeye hazır.




İlk kez sensiz, sen olmadan bir film izlemeye niyetlendim. Tuhafıma gitti önce, sonra baktım yan koltukta uzanmış bana bakmaktasın, rahatladım. Filmi izledik.

Ben izlediğimiz filmleri yazdığımda şöyle bir bakar ve gülümserdin. Yazmayı ihmal ettiğimde “Ne o, yazmıyor musun?” deyişin geldi aklıma.

Senin kesinlikle seveceğin bir filmdi. Güney Afrika filmlerini ilgi çekici bulurdun zaten. Ben de beğendim.

Sensiz yapmak zorunda kaldığım her şeyden suçluluk duyuyorum.

Yaşar’ım, “Zamanla alışacaksın, kendini toparlaman gerek.” diyenlerden nefret eder oldum. Herkesin dilinde aynı laflar. Evirip çevirip aynı bayat öğütleri sıralıyorlar. Hele “Biz de yaşadık bu acıları, zamanla alışılıyor.” demiyorlar mı?

Ben güçlü bir kadınmışım. Değilim yahu… Güçlü biri değilim. Sevdiğini, tek dayanağını, tek varlığını, yüreğinin yarısını yitiren biriyim sadece.

Neden herkesin kendi acısının özel olduğunu, yaşanması gerektiğini düşünemiyorlar? Neden ben kendi acımı başkalarının tecrübeleriyle yaşamak isteyeyim?

Sen hastalandığından beri bir yerlere gidememiştik, biliyorsun. Şimdi ailem beni evde durmamam, gezmem konusunda zorluyor. Buna da içerliyorum. İyi niyet, sevgi falan kabul de ben sensiz nasıl giderim, bu evi, senin ayak izlerini, dokunduğun her bir nesneyi nasıl bırakırım?

Senin öksürüğünü, oflamalarını hala duyarken olmaz.

Dünya bildiğin gibi. Ülke de öyle… Ama artık bir şeyler değişecek gibi. CHP seçimi çok önde kazandı. Sevinirdin, mutlu olurdun yaşasaydın. Umudumu kesip de oy kullanmayacağımı söylemiştim ya hani, dayanamadım. Gittim ve oy kullandım. Sen de kullanmayacaktın sözde. Ama yaşasaydın giderdin, biliyorum. Ne derdin sen? “CHP seçmeni yeni gelin gibidir; hem ağlar hem gider oyunu kullanır.”

Aklını, zekasını, cesaretini sevdiğim, bir tanem.

Huzur içinde uyu sevdiceğim.

14 Nisan 2024 Pazar

Arkadaş

 Bayramdan önce kolumda 25 kuruş büyüklüğünde bir morluk belirdi. Nereye vurduysam artık.

Sonra da elimin üstünü bir punduna getirip musluğa çarptım, minik bir delik ama kanadı.
Bayramı birlikte geçirelim diye annemi getirmiştim. Farkına varmadı. Oysa üstüme titrer.
Kardeşlerim, yeğenlerim, gelinler, damatlar mutlu bir bayram kalabalığı... Kimse fark etmedi.
Sonra Serkan ve Tuğba bayramcı geldiler. (Kankam, kardeşim, arkadaşım, dostum, meslektaşım, dert ortağım)
Serkan elimi eline aldı ve "Ablam, eline, koluna ne oldu?" dedi.
En yakınının görmediğini arkadaşın görür. Gözlerindeki bulutlanmayı, acıyı ailen görmez ama arkadaşın, dostun görür.
Arkadaşın, dostun yüreğinin içini bile görür.
Varsa böyle arkadaşınız sıkı sıkı sarılın ona.

30 Mart 2024 Cumartesi
















 

Nazım Hikmet'e Sevdalanmak

 Nazım Hikmet sevdam malum. Beynimin ve yüreğimin sol yarısı silme Nazım; diğer yarısı şiirimizin diğer ustaları...

Nazım hakkında yazılan şiirler de beni çok etkiler.
Bedri Rahmi gibi, Cahit Sıtkı gibi, Gülten Akın gibi (daha çok var) şiirimizin büyük ustalarının Nazım hakkında yazdıkları şiirleri okurken çok duygulanıyorum, burnumun direği sızlıyor, ağlamaklı oluyorum.
Bizim şiirimizin yüreğime dert bir yanı var:
Şiirimizin sevilesi, saygı duyulası, eli öpülesi yiğitleri sürgünlerle, işkencelerle, hapis damlarıyla, ölümlerle sınandılar.
Cahit Sıtkı Tarancı'nın Nazım için yazdığı şiiri paylaşıyorum sizlerle.
Bundan sonra da diğerlerini... Her gün birini, bir kaçını...
Şiir vereniniz çok olsun.
***
BİR ŞEY
I.
Bir şey ki hava gibi ekmek gibi su gibi
Lâzım insana lâzım onsuz yaşanılmıyor
Ana baba gibi dost gibi yavuklu gibi
Kalp titremeden göz yaşarmadan anılmıyor
Bir şey ki gözünüzde memleket kadar aziz
Aşk ettiğimiz kendimize dert ettiğimiz
Adını çocuklarımıza bellettiğimiz
Bir şey ki hasretine dayanılmıyor
II.
Bir şey daha var yürek acısı
Utandırır insanı düşündürür
Öylesine başka bir kalp ağrısı
Alır beni ta Bursa'ya götürür
Yeşil Bursa'da konuk bir garip kuş
Otur denmiş oracıkta oturmuş
Ta yüreğinden bir türkü tutturmuş
Ne güzel şey dünyada hür olmak hür
Benerci, Jokond, Varan Üç, Bedrettin
Hey kahpe felek ne oyunlar ettin
En yavuz evlâdı bu memleketin
Nâzım ağabey hapislerde çürür
Cahit Sıtkı TARANCI

23 Mart 2024 Cumartesi

23.03.2024, Yaşar, Kitaplar ve Komşular

 Geçen yıl depremden hemen sonra, ön tarafta karşımızdaki apartmanın 3. katına bir aile taşındı.

Benim dikkatimi çekmedi, Yaşar "Feride koş, önce kitaplarını yerleştiriyorlar, bak." diye seslenince haberim oldu.
Gerçekten de önce kütüphanelerini kurmuşlar, tek tek kitap yerleştiriyorlar.
Zordur kitap taşımak, önce dikkatle kolilenir, sonra açılır ve tek tek yerlerine tasnif edilerek yerleştirilir. Koliler ağır olur. Hamallar mırın kırın etmesin diyerek hamallara yağ çekilir.
Bizde yerleştirme işini Yaşar yapar. "Sen bize yemek yapıyorsun, daha önemli, işine bak." der, canıma minnet, kaçarım.
Oysa bilirim, kendi düzenini kurmak ister. Ben yazar ve türlere göre olsun isterim. Onun başat kabul ettiği kitaplar, edebiyatın piri kabul ettiği yazarlar, şairler vardır.
Örneğin Nazım Külliyatı özel yerine konur. Yaşar Kemal de öyle. Tolstoy, Gorki, Aziz Nesin... Nazım şiir kitaplarının arasında dursun isterim, olmaz.
İkimiz de çaktırmadan sevgiyle ilgiyle izledik. Tanımadan sevdik deprem mağduru kitapsever komşularımızı.
Demin balkona çıkmam gerekti. Hemen dikkatimi çekti, daire boşalmış. İçim cız etti. Ne toplandıklarını gördüm ne taşındıklarını...
Kırk yıllık ahbaplarımız gitmiş gibi.
Yaşar'ın da gitmesini beklemişler gibi...

17 Mart 2024 Pazar

Çanakkale Geçilmez

 Anadolu'yu gözüne kestiren bütün yayılmacı işgalci güçler, çağlar boyunca, doğudan batıdan, kuzey ve güneyden saldırmışlar, Anadolu'yu, bu eşsiz coğrafyayı kanla sulamışlardır.

İskender'den Ramses'e, Timur'a Anadolu pek çok yayılmacı hükümdarın iştahını kabartmıştır.
Bunlardan iki büyük efsane savaşın sahnesi Çanakkale olmuştur. Anadolu'nun kapısı kabul edilen Çanakkale...
Biri antik çağların, efsanelerin büyük savaşı Troya Savaşı, diğeri modern zamanların efsane savaşı Çanakkale Savaşı...
Benzerlikleri şaşırtıcıdır. Benzemeyen yanları sonuçlarıdır.
Troya Savaşı'nda saldırganlar birleşik Yunan şehir krallıkları idi.
Çanakkale Savaşı'nda saldırganlar birleşik emperyalist ordulardı.
İkisinin amacı da ortaktı; Anadolu'nun, bütün zenginliklerinin yanında, stratejik coğrafi konumu yani doğu-batı arasında köprü olması...
Anadolu'yu ele geçiren güç, Asya'nın ve Avrupa'nın efendisidir.
Troyalılar 10 yıllık kanlı bir savaştan sonra yenildiler.
Çanakkale'de ise 19 Şubat 1915'te denizden başlayan saldırı 9 Ocak 1916'da karadan kazanılan zaferle sona erdi.
Sonuç emperyalizmin asla hazmedemediği bir yenilgiyle "Çanakkale Geçilmez." adındaki destanın yazılması oldu.
Emperyal güçler bu kez yenilmişler ve zaferi 15 yaşındaki küçücük çocuklar, Seyit Onbaşılar, Yahya Çavuşlar, 57. Alaylar, anneannemi bir yaşında bir bebekken bırakıp giden ve dönmeyen büyük dedemler, dedelerimiz, Mustafa Kemal'ler, kadim Anadolu halkı kazanmıştır.
Çanakkale Zaferi'nin yıl dönümü kutlu,
yenilgiyi asla kabul etmeyenlere, teslim olmayanlara bin selam olsun.

10 Mart 2024 Pazar

Sevgiliye Mektup 2







 

                                                                                     25.02.2024

                                                                                      Gece yarısı

Sevgiliye,

Sen gidince…

Çok şey eksik kaldı sen gidince. Eksikler içimi acıtıyor. Yazmak istiyorum, yazacağım… Elim kalkmıyor, dilim tutuk…Kafamı toplayamadım ki… Beynim boşalmış gibi. Bağışla beni.

***

Bu gece Nesibe ve kızı Ayşe Betül geldiler bana, beni hiç yalnız bırakmıyorlar.

Ercan-Gülden, kat komşularımız, dostlarımız… Serkan telefon ediyor sık sık, onlar döndüler Gemerek’e. Kardeşlerim de gittiler. Bugün yalnızdım. Korkarım sensizlik yalnızlık demek sevdiceğim.

Ayşe Betül çok güzel, bir o kadar da hüzün verici armağanlar hazırlamış bana.

Birkaç yıl önce, henüz sen rahat yürüyebiliyorken gezintilere çıkardık da bir kafede soluklanır, alışveriş yapacaksak yapar ve evimize dönerdik ya… Karşılıklı fotoğraflarımız çeker ve birbirimizin telefonlarına gönderirdik… Ne güzel ne mutlu günlerdi.

Ayşe Betül, Facebook’tan ta kaç zaman öncesine gidip o fotoğrafları ve yazılarımı bulmuş. Düzenlemiş, çerçeveletip getirmiş. Yaşar, görsen bayılırsın. Öyle güzel, öyle hoş… Güzel kızımız, onca acımın içinden yüreğimi serinleten serin bir rüzgâr gibi geçti. Öyle zarif, öyle sevgi ve merhamet dolu…

Nesibe’yi ağırlayacaktık, sen gittin. Getirdiği iki kişilik kahve takımını görmedin. Seni düşünerek almış.

Sen zaten onun kahve yapıp getirmesini severdin. Annesi önden, kızı arkasından tepside dört kahve, çikolata… Ben fincanların şıklığını, sunumunu, sen de kahvesini severdin. Kahveyi severdin de ben sana sık sık kahve yapmazdım. Kendim sevmediğim için aklıma gelmezdi. Seni yorgun görünce ya da canının sıkkın olduğunu fark edince “Kahve yapıyorum sana.” Derdim, gözlerinin içi gülerdi.

Seni mutlu etmek, sevindirmek ne kolaydı.

***

Eskiden bu tür yazıları bir çırpıda yazardım. Bitirmeden bırakmazdım ya sevdiceğim; “Gene kaptırmışsın kendini, neler yazıyorsun?” derdin, “Bizi, bugünü...” derdim. “Neyimiz var ki yazılacak?” der, takılırdın. Ben bulurdum işte.

Bu yazı öyle olmadı, günde üç beş cümle… İçim daralıyor.

(Bulaşık makinesi doldurma ve boşaltmayı iş edindin; şimdi tam da senin kızdığın şekilde dört tabakla dolduruyorum makineyi. Kızma emi?)

Tuğba ve Ertuğrul geldiler Ereğli’den. Duymamışlar, sonradan öğrenmişler.

Dostların, dostlarımız çok üzgün Yaşar’ım. 

***

Öylesine bir gün…

(Beni bağışla artık uzun süreli yazamıyorum. Sık sık ara veriyorum.)

“Nasılsın, bugün nasılsın?” diyorlar.

Bu sorular nasıl da canımı sıkıyor, bilemezsin Yaşar. Sanki acının ölçülebilir, ayarlanabilir nicel bir yanı varmış da her gün bir miktarı azalacakmış, azalmak zorundaymış gibi.

Her an aklımdayken, her şey seni anımsatırken azalır mı bu acı?

Hep aklımdasın ama tuzlukta tuz azalmış bugün, yüreğim yandı kavruldu. Oturdum ağladım. Daha yedek tuzumuzu nereye koyduğunu bilmiyorum. Evde her şey senin düzeninle… Dokunamadım.

Yarın daha iyi olmak nasıl mümkün olabilir?

Artık bu koca evde bir başıma olduğumu unutuyorum sık sık. “Çay demleyelim mi?”, “Makine çalışacak, önce beyazları mı yıkasam?”, “Hoşaf vereyim mi sana?” “Bu gece bir aksiyon filmi daha izleyelim mi? Kötülerin iyilerden bir güzel dayak yediği türden bir film bulayım mı?”… Sormak istiyorum ama acı içinde yeniden fark ediyorum ki yoksun.

Her gün yine, yine yaşanacak mı bu acı?   

***

                                                       10.03.2024

                                                 Akşam yaklaşırken

Dış kapımız sarkmıştı, zor açılır kapanır olmuştu, anımsıyor musun? “Kendimi iyi hissettiğimde bakarım.” diyordun ya hani… Sonrasında kendini hiç iyi hissetmedin, ben belirtileri okuyamadım kuzum.

Dün gece kapattım sandım, açık kalmış. Sabah Büşra görmüş, zili çalmış, duymamışım. Telefonla haber verdi. Kendisi çekip iyice kapatmış.

Korkudan değil ama sensizlikten ağladım kuzum. Çok ağladım.

Eşi Yıldıray akşam gelip kapıya bakacak. Hazır gelmişken camlı balkonun kilidini de gösteririm. Sen gidince her şey elimde kalmaya başladı be Yaşar.

(Yıldıray kapıyı düzeltti elinden geldiğince. Sanırım depremde kapı esnemiş, öyle anlaşılıyor. İsimlik de düşmüş, görmemişim. Onu da taktı. Sağ olsunlar… Gözleri benim üzerimde.)

***

Seni toprağa verdiğimiz gün tanımadığım bir komşu gelmiş taziyeye. Annemler söyledi. Ertesi gün gene geldi.

Sonra bir başka komşusunu da almış, birlikte geldiler. Yalnızdım. Herkes yerine yurduna dönmüştü. Sevindim doğrusu.

Ancak şiddetli bir gribe yakalanmıştım, başımı kaldıracak halim yoktu. Maskemi taktım, onlardan da bunu rica ettim.

Ve hayatım, senin çok kızdığın, nefret ettiğin bir durum yaşanmaya başladı.

Kadın söze, birlikte geldiği arkadaşına benim hakkımda duyduklarını anlatmakla başladı. Kaç gelinim varmış, kaç kardeşim varmış, cenazeye kimler gelmiş.  Dehşet içindeyim. Söylediklerinin gerçekle alakası yok. Anlaşılan önceki gelişlerinde evdekilerden topladıklarını yarı anlar yarı anlamaz harmanlamış, kendi gerçeğini yazmış, kadına onu anlatıyor. İnanılmaz. Deve üstünde kuduz daladı gibi bir durum ortaya çıktı. Başım çatlıyor, öksürük, hapşuruk birbirine karışıyor, ateşlendim, yanıyorum.

“Yanılıyorsunuz, bunlar doğru değil, nereden duydunuz?” diyorum.

“Daha önce geldiğimde anlattılar.” diyor. “Bu olanaksız, siz geldiğinizde kendi ailem ve birkaç dostum vardı. Onlar böyle yanlış ve yalan şeyler söylemiş olamazlar. Ailem cenazede bunları konuşmaz. Belli ki yanlış anlamışsınız.” diyorum.  Bu kez tuhaf sorular başlıyor. Tümüyle özelimize ait sorular. Kadını ilk kez görüyorum. Bana böyle sorular sorma cesaretini nereden buluyor? Bunları öğrenince ne yapacak?

Diğer konuğum mahcup, bakıyor. Sanırım benim bunaldığımı sezdi.

“Hastayım, siz de taziyeye geldiniz sanırım. Sorularınız kafamı yordu. Hem bunları öğrenip ne yapacaksınız, ne işinize yarayacak?” dedim, sustum. Kadın soruyor, yanıt vermiyorum, diğer kadının hastalığıyla ilgileniyorum. Engelli. Yanlış ameliyat sonunda tekerlekli sandalyeye mahkûm olmuş. O kadına acıdım, üzüldüm.

Hiç olmayacak şey yaşandı Yaşar. Hani sen “Böylelerini dikenli sopayla kovalayacaksın.” derdin ya, işte öyle.

Merak etme, bir daha görüşecek değilim o komşuyla…

Sen gidince gözüme her şey olduğundan daha sıra dışı görünüyor. Dayanağım kalmadı.

Ağlamadan tek satır yazamıyorum.

Yapayalnızım, darmadağınım kuzum. Onca insan o denli uzakta ki… Seni çok özlüyorum.

8 Mart'ı Anlamak

  Şöyle bir cümle dolanıyor ortada. Her okuduğumda çok üzülüyor ve sinirleniyorum. "Erkeğin adam olduğu yerde kadına her gün 8 Marttır....