28 Kasım 2020 Cumartesi

MERHABA VE ARKADAŞLIK SÖZCÜKLERİ KATLEDİLDİ

28.11.2020, 17.19

Şu sanal âlem "bir âlem" doğrusu...

Sosyal medya dedikleri ise "bambaşka bir âlem".

Bilginin iyisi, doğrusu, kirlisi, yalanı, uydurması ne istersen piyasada.

Bu coğrafyada, düşünmeyi, kafa yormayı, değerlendirme yapmayı, çözümlemeyi, soru sormayı, dogmaları reddetmeyi, aramayı, öğrenmeyi doğamız gereği, zaten sevmeyiz. Bilginin aspirin gibi bize hazır sunulanı makbuldür. 

İşte, bu âlemde her şey önümüze hazır gelince kabullenmek çok kolay. Önümüze gelenleri öğrenmeye ve anlamaya da gerek yok. Bas butona beğen ve paylaş... Hepsi bu.

Kaç zamandır "merhaba" ve "arkadaş" sözcüklerinin anlamları ve kökenleri ile ilgili açıklamalar dolaşır ortalıkta.

Açıklamalar uydurma ve doğru bilgi içermiyor. Açıkça söylemek gerekirse düpedüz yalan işte.

Ama açıklamaların "şirin" ve "kandırmaca dozu çok yüksek" doğrusu.

"Merhaba" sözcüğünün "Benden sana kötülük gelmez." anlamına geldiğini iddia ediyor. Açıklamanın sonunda "Benden herkese merhaba." sözleri var. Eee, hoş doğrusu... Ama doğru değil işte.

Sözcük Arapça kökenli... Dilimize " başka anlama geçiş" yoluyla girmiş ve Osmanlıca da bir selam, bir karşılama sözü olarak kullanılmaya başlamış. Anlamı ise "yayılın, rahat olun, genişleyin" şeklinde. Bir selam verme sözcüğü, o kadar.

"Benden herkese "yayılın, genişleyin, rahat olun". 😆😆😆😆"

"Arkadaş" sözcüğü Türkçe bir sözcük. Yapısı bakımından türemiş bir sözcük. "Arka" sözcüğüne yine Türkçe bir ek olan "-deş" eki getirilerek yapılmış. Bu ek, eklendiği sözcüğe "aynı işi yapan, aynı yerde bulunan, aynı özellikleri taşıyan, birbirinin yanında olan, aynı yeri paylaşan" vb. anlamlar katar. Vatandaş, meslektaş, dindaş, yoldaş, kardeş (karındaş), arkadaş, paydaş, türdeş vb....

Arkadaş ise birbirine destek olan, birbirine arka veren, sırt sırta olan anlamlarıyla kullanılır. Yani yapım ekinin verdiği anlamı düşünecek olursak "birbirine arka veren"...

Bu sözcüğün, sanal ortamda dolaşan öyküyle ilgisi yok. Hani eskiden savaşlarda askerler okla, kılıçla dövüşürken arkadan gelecek saldırıyı önlemek için sırtlarını büyük bir taşa verirlermiş gibi uyduruk bir açıklama... Yani arkasını taşa dayamak... Koca koca sitelerde ballandıra ballandıra, üstelik, şovenist bir anlatımla bu öykü anlatılıyor.

Şimdi bir an hayal edelim: Bilge Kağan, düşmanlarına savaş açmış. Çağırıyor yanına, beylerini, danışmanlarını, danışıyor. Bir karar alınıyor. 5000 kişilik ordusuyla savaşacak alan arayacaklar. 5000 askerin arkasını dayayıp savaşabileceği kayalarla dolu bir arazi. Bu araziyi buldular diyelim. Düşmanı bu arazide savaşmaya nasıl ikna edecekler? Hadi bu da oldu, peki at sırtında savaşan, uyuyan, akından akına koşan askerler atlarından inip sırtlarını kayalara mı dayayacaklar? İnmediler diyelim, atlar o kayaların arasında nasıl koşacak, manevra yapacak? Asker atını mı idare etsin, savaşı mı?

Şaka bir yana bilgisizlik böyle bir şey, bilmeyince uydurursunuz.

Arkadaş sözcüğünün kullanıldığı en eski kaynak 1797 tarihli. (Nişanyan Etimoloji Sözlüğü) Yani daha dün gibi, yani Anadolu'yu yurt bellememizden kaç yüzyıl sonra. 

Anlamını bilmediğiniz yabancı bir sözcük bir derece anlaşılabilir belki, ama tepeden tırnağa mis gibi anadilinin varlığı olan bir sözcüğe bu kötülük nasıl yapılır?

15 Temmuz 2020 Çarşamba

SIKINTI


Akşam saatleri...
Bizlerin içeri tıkılma zamanı geliyor. Can sıkıntısı... Hoş, dışarıda olsak bir kır kahvesinde, akşam çayı mı içeceğiz? Tiyatrolar, sinemalar bizi mi bekliyor? Denize karşı bir kadehcik rakı yudumlamaya hasretiz.

Üç günde iki kitap; eyvallah...
Akşama izlemeyi planladığım filmler var.

“Seni Halk Adına Ölüme Mahkûm Ediyorum”u anımsayan var mı?
Gençler nereden bilsin o kitabı. Sahaflarda bile bulunmaz.
Çok karanlık günlerden geçiyoruz. Kavgamı, bilincimi, yüreğimi bileğilemem gerek, dedim, bilmem kaçıncı kez okudum. 12 Eylül faşizminden kurtarmayı başardığım kitaplardan biriydi. Hazine...

(Gene nerelere gittin Feride? Sen yemekten önce azıcık kestirmek için yattığında seni uyutmayan apartman haylazlarını yazacaktın ya, kızmıştın ya! Çocukların oyun alanı mı kaldı Feride, elbette arka bahçede oynayacaklar.)

Dışarıdan çocuk gürültüleri geliyor. Evet, bayağı bildiğiniz gürültü.
(Çocuk sesleri bunlar Feride… Çok neşeliler bak. Unutma, çocuk sesleri ve kuş sesleri kesildiğinde kıyamet kopacak.
Top oynuyor veletler... Kalabalık olmalılar, seslere baksana... Aralarında bir kız var. Sürüye o hükmediyor sanki. "Atsana, vursana, topu bana ver, hadi, çekil..." Öf nasıl bağırıyor öyle!
(Ama çok neşeliler... Kabul et, kızamıyorsun. Hoşuna bile gitti.)

Uykum çoktan kaçtı. Adamın birisi Kılıçdaroğlu’na Fetö’nün siyasi ayağı sensin, diye bağırıyordu bugün. Aklıma o geldi. Elimle kulaklarımı kapattım. Duymak istemediğim çocukların sesi miydi, belleğime saldıran o ses mi?
Oğlanlar sadece gülüyor ama kız mızmızlanmaya başladı. Düpedüz kapris yapıyor. Bir ara “Ben sana yardım ettim, sen de yardım edeceksin.” dedi oğlanlardan birine. Bak bak, daha bu yaşta bencillik, karşılıksız yardım etmiyor bücür.

(Aman be Feride… Seslerine bakılırsa 11 -12 yaş civarında olmalılar. Kızma sabilere, çocuk, çocuk bunlar. Hem bencillik onların suçu değil ki, öğreniyorlar işte. Bak, kahkahaları kuş cıvıltısı gibi.)

Hava azıcık da olsa serinlemiş gibi… Güneş iyice çekildi ötelere… Şöyle bir doğruldum, kemiklerim çıtırdadı. Dizim tutulmuş. Kemikler isyan etmese yaşım gelmeyecek aklıma. Pencereleri kapatayım bari. Perdeyi araladım, ne göreyim; onca gürültüyü sadece üç çocuk çıkarmıyor mu?
Hay Allah, yerlerde yuvarlanıyorlar, dertleri top değil, sadece oynamak istiyorlar, birbirleriyle öyle mutlular ki…
Oğlanlar kardeş. Kız misafir, daha önce görmedim.
Durdum tek ayak üstünde, dizim kötü ama yaslandım pencereye, seyrettim, seyrettim.
Ne sıkıntı kaldı, ne keder ne de öfke…
(Oh olsun sana Feride. Dört duvar arasında sadece tavana bakıp yattığın yerde kendine eziyet ettiğin için. Dünyaya bak, çocuklara bak.)





3 Temmuz 2020 Cuma

Nazım'a Mektup

"...…………..
Merhaba, çocuklar.
Bir geniş
bir büyük «Merhaba» demek,
sonra bitirmeden sözümü
yüzünüze bakıp gülerek
— kurnaz ve bahtiyar —
kırpmak gözümü...
Biz ne mükemmel dostlarız ki
kelimesiz ve yazısız
anlaşırız...
Merhaba, çocuklar,
merhaba cümleten... "
Bu dizeleri yazdın ama bugün yaşasaydın ne hissederdin? Kendinde " Güzel günler göreceğiz, güneşli günler" demeye derman bulur muydun?
Sevgili Nazım yaşasaydın acıların katmerlenirdi, bu kez vatan özleminden değil, bu ülkenin çocuğu olmaktan duyduğun utançtan ölürdün.
"Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların arasında
dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler"
Bu dizeleri yazabilir miydin?
Böyle umut dolu, nehirler kadar coşkulu ve bereketli sözcükleri yazacak gücün olur muydu?
Ölümsüz ağaçlara inanır mıydın?
"............................
Çocuklar ölebilir yarın,
hem de ne sıtmadan ne kuşpalazından
düşerek te değil kuyulara filân;
çocuklar ölebilir yarın,
çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın,
çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında,
ne bir santim kemik, ne bir damla kan,
çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında
arkalarında bir avuç kül bile değil
arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan.
................................................."
Sevgili Nazım bu ülkede çocuklar artık savaştan ölmüyor. İnsanımsı yaratıklar tarafından soysuzca, sapıkça, alçakça tecavüz edilerek öldürülüyor.
Sevgili Nazım, bu sapıkları bizzat devlet koruyor, kolluyor. İşi adalet dağıtmak olan yargıçlar tarafından koruma altına alınıyorlar.
Sevgili Nazım sapıklık kurumsallaştı, biliyor musun?
Seni beni koruması gereken devlet, sapıklığı koruyor.
İşi çocukları korumak olan bakan "Bir kereden bir şey olmaz." dedi.
Çocukların evlilik yaşını beş-altı yaşa çeken soysuz tarikatlar, devletin içine yuvalandılar.
Sevgili Nazım, (sen henüz göç etmemiştin sanırım), ben daha 6-7 yaşlarında bir çocukken Ayla adında bir çocuk kaybolmuştu. Gazetelerde yazdığına göre aynı yaşlardaydık.
İstanbullu eğitimli bir ailenin çocuğu idi. Mühendis babası Türkiye'yi ayağa kaldırmıştı. Bütün evlerde Ayla'nın yası tutuldu.
Çocuktum, çok etkilenmiştim. Gazeteleri her gün takip ederdim, umutla Ayla çıkıp gelecek diye beklerdim.
Çocuktum ama babası tarafından okuma yazma öğrenir öğrenmez eline gazete tutuşturulan bir çocuk.
Uzun çok uzun yıllar Ayla'nın gelmesinden umudumu kesmedim. Buna inandım.
Sen anımsıyor musun? Yaban ellerde böyle olayları duyar mıydın, bilmem.
Duysaydın Ayla'yı da alırdın satırlarına belki, kim bilir....
Nazım o günden sonra, özellikle bu son 16 yıl içinde, kaç çocuk, kaç lekesiz melek analarının elinden koparıldı, kara toprağa girdi, bilsen.
Artık çocuk tecavüzlerine yüreğim dayanmıyor be ustam.
Yaşasaydın sen de bin kez ölürdün acıdan, utançtan.
Dünyanın taaa öteki ucunda atom bombasının öldürdüğü çocuklara cayır cayır yanan yürek, doğduğu toprağın acısına dayanabilir miydi?
Bu acıyı senin o büyülü sözcüklerin bile anlatamazdı, eminim.
Bu ülkede kadın - erkek herkesin yüreği kor ateşe döndü. Hele kadınların...
Umut bitti sevgili Nazım, umudumuz bitti.

ŞİİR DEFTERİM

Bu şiir, Nazım'ın ilk okuduğum şiirlerinden biridir. Benim yüzümü sola dönmemi sağlayan şiirlerden biri...
Ortaokulda ve lisede, biz, Nazım'ı hiç kitaplardan okumadık.
Babamın okuyalım diye eve taşıdığı kitapların arasında da yoktu.
Kitabı yasaktı, satılamazdı.
Ama nasıl olurdu bilmem, şiir ve anı defterlerine çoğunlukla Nazım yazılırdı gizli gizli. Urfa Lisesi'nde Oya, Melahat ve Remzi arkadaşlarım, Niğde Lisesi'nde Günay Yeğin arkadaşım benim defterimi bu şiirlerle doldurmuşlardı.
Hala saklarım.
Atilla İlhan'ı, Ümit Yaşar Oğuzcan'ı, Orhan Veli'yi, Bekir Sıtkı Erdoğan'ı o defterimde sevdim ben.
Şiirleri defterlerinde saklayan herkese...
KOZMOSUN KARDEŞLİĞİ ADINA
Kozmosda bizden başka düşünen var mı
var
bize benzer mi
bilmiyorum
belki bizden güzeldir
bizona benzer mesela ama çayırdan nazik
belki de akarsuyun şavkına benzer
belki çirkindir bizden
karıncaya benzer mesala ama tıraktörden iri
belki de kapı gıcırtısına benzer
belki ne güzeldir bizden ne de çirkin
belki tıpatıp bize benzer
ve yıldızlardan birinde
hangisinde bilmiyorum
yıldızlardan birinde konuşacak elçimiz
hangi dilde bilmiyorum
yıldızlardan birinde konuşacak elçimiz onunla
'Tovariş' diyecek
söze bu sözle başlayacak biliyorum
Tovariş diyecek
ne üs kurmağa geldim yıldızına
ne petrol, ne yemiş imtiyazı istemeğe
Koka-kola satacak da değilim
selamlamaya geldim seni yeryüzü umutları adına,
bedava ekmek ve bedava karanfil adına
mutlu emeklerle mutlu dinlenmeler adına
"Yarin yanağından gayrı her yerde her şeyde hep beraber"
diyebilmek adına
evlerin,
yurtların,
dünyaların
ve kozmosun kardeşliği adına...
Nazım Hikmet RAN

29 Mayıs 2020 Cuma

Kadın olmak zor iş.

Kadın olmak zor iş.
Anneleriniz kendilerinin birer taklidi olmanızı isterler. Yemek yapmaktan makyaja, onlar nasıl yapıyorsa, yapmışsa öyle yapmalısınız.
Yemeğe onun doğradığı soğan kadar soğan doğramaya zorunlusunuzdır örneğin.
Arkadaşlarınız sanki kendi arkadaşlarıymış gibi, onlarla yakınlık kurarlarsa sizi daha sıkı kontrol edebilecekmiş gibi davranırlar ya da arkadaşlarınıza hiç yüz vermezler. Yalnızlığa mahkum olmanız kontrol edilmenizi kolaylaştırır çünkü.
Hele bir özgün olmaya, yaratıcılık taslamaya kalkın; fırça hazırdır, hem de en kocamanından. Gözlerini üstünüzden ayırmazlar, aykırı olmanıza tahammül edemezler.
Hata yapmanıza asla izin vermezler.
Bu bir döngüdür aslında. Dönecek dönecek gene yaşanacak.

Babalarınız, size, sizin aklınıza, yüreğinize, becerilerinize, yeteneklerinize değil kendi kafalarında biçimlenen bir modele göre bir gelecek hazırlarlar size. Bunu da sizin iyiliğiniz için yaptıklarına inanır, sizi de inandırırlar. Birey olmanıza, özgür olmanıza, aykırı olmanıza asla izin vermek istemezler.

Erkek kardeşleriniz sizi ikinci anneleri gibi gördüklerinden sizleri de köle yerine koyarlar.
Tuhaf olan anne ve babalarınız bu durumdan son derece hoşnuttur.

Evlenmek asla kurtuluş değildir. En uygar, en çağdaş kafalı bir erkek bile karısının bir karış öne geçmesinden hoşlanmaz. Siz aklınızla, yüreğinizle her sıçradığınızda bir engele çarparsınız.
(Küçük bir anı: Bir sendikada kadın komisyonunun toplantısında, sendika başkanı telefonla arayan karısına fırça çekmişti de komisyon üyeleri şaşıp şaşıp kalmıştı.)

Kayınvalideniz, yemeğe eklediğiniz baharatın bile oğlunu öldüreceğini düşünür. Siz hep yanlışsınızdır. Siz de ona karşı koşullanmış olduğunuz için, o da, kadın olmanın zor yanını bir başka biçimde yaşar. Gelecekte sizin yaşayacağınız gibi. Döngü...

Çocuk sahibi olmak mı? Bizde zincire vurulmak gibidir.

Kadın ölür aile, çoluk çocuk darmadağın olur.
Erkek ölür, kadın bütün aileyi kenetler birbirine.
Kadın olmak aşağı yukarı budur ve çok zordur çook...
Ama bizim ülkemizde katmerli, dokuz kat katmerli zordur.
Siyasilerinden din adamlarına, herkes her türlü yobazlığı sizin üstünüzden yürütür.
Küfürlerin öznesi kadındır.
Namussuzların sığındığı kalkan kadının namusudur, her türlü alçaklık kadın namusu üzerinden yapılır.
Bir yargıç tecavüze uğrayan dokuz yaşındaki çocuk için "Rızası vardı." hükmü verebilir.
Ekonomi kötüye mi gidiyor? Sorumlu kadındır.
Ülkeyi yönetemez hale mi geldiler? Sorumlusu kadındır.
Kadın erkek halay çekmeniz bile yobazın malzemesidir.

Ancak bütün dünyanın unuttuğu bir şey var; dünya sadece kadınların omuzlarında dönüyor. Gök kubbe yalnızca kadınların hatırına çökmüyor.

28.05.2020, Edip Cansever

28.05.2020, Edip Cansever'in yıldızlara göç ettiği tarih.
Kaç gündür insanın sinirlerini perişan eden olaylar gördük. Daha kötüsü olamaz derken, daha beteri oluyor.
Edip Cansever'i ölüm yıl dönümünde anmak da mümkün olmadı.
Aslında canım istemedi.
Bunca acının, isyanın arasında; el kadar bebelere yapılanlara, el kadar bebelere yapılanları kutsayan insanlara, yalana, dolana, talana, hırsızlığa, arsızlığa, hırsa, yüzsüzlüğe, adaletsizliğe, kayırmacılığa, ötekileştirmeye, ahlakın-erdemin ayaklar altına alınmasına bu yürek dayanamıyor çünkü.
Sonra, gecenin bu saatinde, sabaha bu kadar az kalmışken kafama dank etti:
Teslim olmamak gerek. Acıya, o acıları yaşatanlara teslim olmamak gerek.
Umutsuzluğa kapılmak, kedere boğulup, bedeni açlık grevine sokmuş gibi aklı ve yüreği aç bırakmak teslimiyet değil de nedir?
Akıl ve yürek sağlam olmalı.
Akıl ve yürek tek silahımız, beslenmeli, korunmalı, arınmalı.
Akıl ve yürek umut ister, sevgi ister, dayanışma ister. Akıl ve yürek evrende yalnız olmadığını bilmek ister.
Tek dermanı var akıl ve yüreğin; sanat, şiir.
Binlerce yıldır kavganın, isyanın, baş kaldırmanın, teslim olmamanın, adalet arayışının feneri şiir olmuş.
Şiir binlerce yıl öncesinden günümüze insan olabilme kavgasını taşımış.
Bugün bu gerçeği nasıl unutur insan.
66 yıllık yaşamda diz çökmemeyi, boyun eğmemeyi şiirlerden öğrenmemiş miydim ben?
Sanatı yadsımak insanın kendini yadsıması gibi.
Işıklar içinde uyu Edip Cansever...
İyi ki bu dünyaya, bu ülkeye konuk oldun.
Bize verdiklerin için de sonsuz teşekkürler...
***
Edip Cansever,
28 Mayıs 1986'da, İstanbul'da sonsuzluğa karıştı.

21 Mart 2020 Cumartesi

AŞIK VEYSEL

.
Dünya şiir günü ile Veysel'in yıldızlara yürümesinin aynı güne denk gelmesi bir hoşluk mudur, bir garip ironi midir, bilemedim.
Hep düşünürüm; eğer Veysel, Sivas'ın yoksul bir köyünde değil de, kentlerde doğmuş olsaydı, okullara gidip dünyayı görme fırsatı bulsaydı, örneğin Nazım gibi bir eğitimi olsaydı neler olurdu?
Toplumcu şiirimiz bir büyük isim daha kazanırdı ama halk şiiri de son büyük ustasının adını tarihine ekleyemezdi.
Büyük şairdir Veysel; her büyük şair gibi sezgileri çok güçlüdür, görünmeyeni görür, bilinmeyeni bilir, söylenmeyeni söyler. Her şiiri bilgelik, her sözcüğü bir keramet... Çağlar öncesini bilir, çağlar sonrasına söyler.
Gözleri görmez ama bu, onun, kadim çağların "bilicileri" gibi olağanüstü şeyleri görmesine, anlatmasına engel değildir.
Tanrının mucizelerinden, insanlığa armağanlarından biridir Veysel.
Işıklar içinde uyusun.
Saygı ve minnetle…

12 Mart 2020 Perşembe

Yalnızca İnsan


Yalnızca İnsan
Ölümü gözümüzün içine içine soktular. Ölümle yaşar hale geldik. İçimizde ölüm korkusu, ölümsüz bir nefes bile alınamıyor bu ülkede.
Ne yana dönsek ölüm, ne yana baksak zulüm.
Sevdiklerimizin yüzünde ve gözlerinde ölüm görür olduk. "Ölmeden mezara girmiş" gibiyiz.
Ölümden beteri korku...
Kadın olmak bu ülkede hiç bu denli zor değildi.
Yaşadığım hiç bir ilkyaz bu denli sıkıntıyla ve çaresizlikle gelmemişti.
Her bahar kendimi sokaklara atma isteğimi dizginleyemezdim ben. Şimdi evden çıkmaya korkuyorum.
Beni dışarıya çağıran sevincimi bulamıyorum.
Umut etmek de yetmiyor.
Eskiden, çok değil, beş-on yıl önce, yaşama sevdalıydım ben.
Yaşama sevincim, iyimserliğim dünyaya yeterdi de artardı bile..
Doğa gibi her bahar yeniden doğduğumu, her bahar daha bir güzelleştiğimi, zenginleştiğimi düşünürdüm.
Kadim Anadolu tanrıçalarından biriydim. Yaratan, olan, olduran, onduran, doğuran bendim.
Artemis bendim, Kibele bendim, Kubaba ben..,
Bin memeli Artemis gibi bereketli, Kibele gibi doğurgan ve anaç, Kubaba gibi doğanın dengesi...
Demeter gibi mevsimler parmağımın ucundaydı, rahimdim, anneydim.
Ama asla, bunca kötülüğün, karanlığın, çirkinliğin nedeni ben olmadım.
O karanlıkların acılarını benim çekiyor olmam adil değil.
Onca sevdayı sığdırdım da bu yüreğe, onca korkuyu sığdıramadım; çatladı çatlayacak.
Çirkin savaşları ben istemedim, ölümleri, yıkımları ben istemedim.
Bebek cesetleri sahile vursun istemedim, bebekler soğuktan ve açlıktan, yokluktan ölsün istemedim.
Bebekler boynu bükük büyüsün istemedim.
Ağlamak istemedim, ölmek istemedim.
Sadece her bahar yeniden doğmak, her bahar güzelleşmek, zenginleşmek istedim.
İnsan olmak, sadece insan olmak istedim.
Görüntünün olası içeriği: ağaç, bitki, yazı, açık hava ve doğa

6 Mart 2020 Cuma

Erbil Tuşalp- Ben Tarihim Bay Başkan


 Erbil Tuşalp, gazetecilikteki başarısının yanı sıra çok iyi bir araştırmacı - yazardır. Özellikle 12 Eylül Faşist darbesi ve ardındaki gerçekleri, faşist cuntanın faşistçe uygulamalarını çok titiz bir çalışmayla okuyucuya ulaştırmıştır.

Her biri aslında bir belgesel olan kitaplar, roman kurgusuyla ve öykülemeli anlatımın olanakları ve olanca zenginliği kullanılarak anlatılır. Belgesel okuduğunuzu unutuverirsiniz bu yüzden.
Yakın tarihimizi anlatan bu yapıtlar, meraklısı için çok zengin bir kaynaktır.
Kütüphanemizdeki eserlerini yeniden gözden geçirmek istedim. İlk olarak elime “Ben Tarihim Bay Başkan”ı aldım.
Öyküleme diliyle ve roman kıvamında, üstelik fantastik bir kurguyla sarsılıyorsunuz başta. İki-üç sayfadan sonra bir “tarih” okuduğunuzun ayırdına varıyorsunuz.
Üstelik Tuşalp’ın yalın, içten, akıcı anlatımıyla…

İthaf:
Demokrasi ve bağımsızlık kavgasında ölüm ve acıyla sınananlar için…

Baskı yılı: Kasım 1989, Birinci Basım



27 Şubat 2020 Perşembe

BERAT - BERAAT


Bugün Berat Kandili olunca yerine denk geldi; yazayım dedim.

Geçenlerde, bir dostumuz, Osman Kavala'nın beraat ettikten sonra yeniden tutuklanmasını eleştirirken "berat" sözcüğünü kullanmıştı.

Berat- beraat

Bir "a" sesi, sözcüğün anlamını nasıl da değiştiriyor....

Berat: Sözcük Arapçadır.

1- Bir buluştan, bir haktan yararlanmak için devletçe verilen belge, patent anlamındadır.

2- Osmanlı Devleti'nde bir göreve atanan, aylık bağlanan, san, nişan veya ayrıcalık verilen kimseler için çıkarılan padişah buyruğu anlamında da kullanılır.

Berat Gecesi: Hz. Muhammed'e peygamberliğin bildirildiği şaban ayının on beşinci gecesi (Yani sözcüğün bir numaralı anlamıyla ilgili olarak Tanrı tarafından peygamberlik verilmesi)

Beraat: Gene Arapça bir sözcüktür ve "aklanma" anlamına gelir.

Aslında beraat yerine berat yazan dostumuzu asla suçlamıyorum Suç, Arap alfabesini Türk diline dayatanların ve yeniden Arap alfabesini hortlatmaya çalışanlarındır.

Biraz bilimsel bir açıklama olacak ama bilinmesi ve unutulmaması gerek:

Türk dili, ünlü bakımından zengin bir dildir. Arap alfabesinde ünlü sayısı azdır. Sözcükler, yazılışına göre değil, cümle içindeki anlamlarına göre değerlendirilir. Bu özellik nedeniyle, Türk dilinin kurallarını Arap alfabesiyle bağdaştırmak olanaksızdır.

Dikkat edilsin, zor değil "olanaksız" diyoruz.

Örneğin, Türkçe sözcüklerde iki ünlü asla yan yana gelmez, gelemez; dilimizin doğası budur çünkü.

Arap alfabesinde "berat ve beraat" sözcükleri aynı şekilde yazılır. (berât) Araplar kendi dillerinde cümlenin gidişinden beraat mi berat mı olduğunu anlarlar.

Ama Türkçe, doğası gereği bunu reddeder ve iki sözcük farklı yazılır. (Dil canlı bir varlıktır ve her canlı gibi kendini dış etkilerden korumaya çalışır. Doğasına aykırı bir dayatmaya direnir.)

***
Bir çift söz de "maşallah" sözcüğüyle ilgili.

Türk diline Arapça'dan giren sözcüğün yazılış şekli "maşallah"tır Ama Arapça okunuşu "ma" seslerinden sonra kesme işareti varmış gibi okunur. Yani ma'şallah şeklinde. Bu okunuş Türkçe ses özelliklerine aykırı olduğu için günlük konuşmada kullanmaz, yazdığımız gibi okuruz.

Araçların arkasına yazılan "maşaallah" sözcüğü ise amacının çok dışında "Allah maşadır." gibi bir anlam taşır. Belki kasıt bu değildir ama ortaya bu anlam çıkıyor.

(Dualarda Arap alfabesini kullanmaya devam edip, gizliden gizliye böyle yapmazlarsa günaha gireceklerini sanan Atatürkçülere de sitemli bir selam bizden. Web ortamında bolca bulunan resimli duaları yani. Harf devriminin neden yapıldığını anımsatmak boynumuza borçtur.)

8 Mart'ı Anlamak

  Şöyle bir cümle dolanıyor ortada. Her okuduğumda çok üzülüyor ve sinirleniyorum. "Erkeğin adam olduğu yerde kadına her gün 8 Marttır....