12 Mayıs 2022 Perşembe

Bir Avcılar Öyküsü Daha




 Bir Avcılar Öyküsü Daha

1980 Yılı Ekim Ayı başlarında evimden uzaklara gitmek zorunda kaldım.

Öğretmen arkadaşlarım Aytekin Kolsuz, İsmail Tezgel, Ayten Sayın, dostlarım, verdiler sürgün haberini. Aytekin’in amcası Milli Eğitim Müdür yardımcısıydı sanırım.

Öğretmenler odasındaydık, ders bitimiydi. Sadece “Eyvah, benim sabahları kendiliğimden uyanma alışkanlığım yoktur, annem uyandırır. Yandık. Bir çalar saat almalıyım.” dedim.

Akşam evdeki ağır, kederli hava kapı ziliyle bölündü; Ayten, İsmail ve Aytekin gelmişler, bir armağan getirmişler. Mavi çerçeveli, kadranında mavi bir papağan ve çiçekler olan çok şık bir çalar saat…

İşte yanımda götürdüğüm ve umuda tutunmamı sağlayan şey o çalar saat oldu

Mavi saatin mavi umutları vardı... O saat her sabah çaldığında “Asla vaz geçme.” dedi bana, dostlarımın sesiyle...

Zaman zaman yazdım, anımsayacaksınız; faşist Kenan Evren cuntasının kasırgası beni, yepyeni bir yaşama, hiç bilmediğim yepyeni heyecanlara götürdü. Yaşam hakkında deneyimlediğim ne varsa bu süreçte yaşadım ben.

***

Avcılar Köyü bir dağın eteklerinde, Erzurum Erzincan Karayolu üzerindedir. Doğrudan Fırat’ın büyük koluna, Karasu’ya dökülen bir dereciğin iki yakasına konuşlanmıştır ve de Karasu köyün eteğindedir.

Eskiden anneannem yeşillikler içinde bir yer gördü müydü “Yalan dünyanın cenneti” derdi.

Avcılar yalan dünyanın cennetidir. Yeşillikler içinde, bağlık, bahçelik bir yerdir.

Başınızı sokacak bir ev bulmak çok zordur. Elektriksizlik, susuzluk köyün cezasıdır. Kent merkezine bu denli yakın olup da elektriksiz olmak bu ülkede Alevilere yüzlerce yıldır reva görülen ötekileştirmenin sonucudur bana göre. Elektrik benden iki yıl kadar sonra geldi.

Derler ki köyün asıl kurulduğu yer daha yukarlardaymış. Heyelan nedeniyle aşağıya taşınmıştır köy.

Eski köyün çok daha üstlerinde mezralar, yaylalar vardır ve köy halkı oraları destan gibi anlatır.

Yaylaları geçip de dağın öte yakasına baktığınızda Otlukbeli Savaşı’nın yapıldığı Tercan Ovası’nı görürsünüz.

Eskiden olduğu gibi hayvanlarla uzun süreli çıkılmıyor yaylaya. Ama köyün rüzgâr ayaklı insanları sık sık gezmeye gidiyorlar. Arıcılık yapanlar da bir süre yaylayı, eski köy civarını mesken tutuyorlar.

Bu yürüyüşlerde doğanın her türlü nimeti elinizin altındadır.

***

Günün birinde Yılmazlarla ben de bu yayla yolculuğuna katıldım. Sevgili Adalet ve Huri banyo için su hazırlamamı, döner dönmez banyo yapmamın şart olduğunu sıkı sıkı tembihlediler. Aksi takdirde bir hafta kendime gelemezmişim. Yanıma kalın ceket falan da almalıymışım. Haziranın 15’inde ceket almanın nedenini sormadım ve denileni yaptım. Bir gün önceden kaplarımı doldurdum. (Köyde evlerde su yoktur, çeşmelerden taşınır.)

Gece saat üç sularında yola koyulduk. Ben ayak bağı olacağım, orası kesin, tempolarına uyabilir miyim, bilmem.

Adiloş Yılmaz’ın eşi, Huri kardeşi… Kardeş olsak bu denli anlaşamayız. Güle oynaya yola koyulduk. İlk iki saatten sonra bana öyle geldi ki tırmandığımız dağ çoktan iki hatta üç misli büyümüş ve uzaklaşmıştı bile.

Bizimkilerde tık yok. Dedim ya; rüzgâr ayaklılar.

Yer yer vadilerden geçiyoruz.

Eski köyü çoktan geride bıraktık. Güneş doğdu. Yılmaz bir o yakaya bir bu yakaya koşturuyor. Uzaktan bir pırıltı gördü mü oraya yöneliyor. Mantar avcısı benim kardeşim. Torbası doluyor. Huri ve Adalet önlerine ne çıkarsa onunla yetiniyorlar.

Hava çok soğuk. Artık kuzey yamaçlardaki karların içindeyiz. Çoğu erimiş ama ara ara öbek öbek ışıldıyor.

Havada büyüleyici bir koku asılı. Nereden geldiğini anlamak olanaksız; her yerde… Renklerini bile tanımlamakta güçlük çektiğim çiçekler açmış. Laleler, çiğdemler, neler neler… Yer yer kar yığınlarının içinden gülümseyen kardelenler…

***

(Keşke adım kardelen olsa… Bu çiçeğin adı bana, kapkara bir kumaşı yırtarcasına karanlığı yırtarken bir eliyle de o karanlığa şimşekler savuran masalsı bir kahramanı anımsatıyor. Umudun adı kardelen, ne güzel! Kavganın adı kardelen ne güzel! Aydınlığın adı da kardelen.)

***

(Bu satırların yazıldığı akşam hava çok ağır… Öğleden sonra Canan Kaftancıoğlu, hakkındaki davanın sonuçlandığını siyaset yasağı ve hapis cezası aldığını açıkladı. Bir kardelen de Canan Kaftancıoğlu’dur. Aslında bu topraklarda bütün kadınlar kardelen, Canan olmak zorunda…)

***

 O eşsiz kokulu, çarpıcı ışıltıların endemik olduklarından haberim yok, toplayıp başıma taç yaptım. Dinlenmek için durduğumuzda yere uzanıp gökyüzünü selamladım.

Otların yer yer kazılmış gibi eşelendiği yerlerde Yılmaz “Domuzlar var yakınlarda.” dedi. Domuzlarla ürkütücü bir deneyimim vardır benim. Ürperdim.

Bir süre sonra Yılmaz ayı izleri gördüğünü söyledi. İzler tazeymiş. İyice tırstım. Adalet ve Huri’ye yapıştım iyice. Onlar pek umursamıyorlar. Yılmaz’ın neden tüfek aldığını anlamamıştım. Şimdi anlaşıldı.

 

Öğle saatlerinde vardık yaylaya… Üstü açık ağıllar, barınmak için yapılmış ama artık bir harabeye dönmüş birkaç kulübe…

Adalet, bir büyük taşın altından kaynıyor gibi görünen kaynağın dibine oturdu. Uzaktan fark etmemiştim, heyecanlandım. Ben de yanına çöktüm; suyu avuçladığım gibi yüzüme çarptım ama ellerim ve yüzüm bir anda şoklanmışa döndü. O kadar soğuk…

Adalet çantadan bir karpuz çıkarıp suyun altına koydu, Yılmaz bir yetmişliği karpuza yasladı. Onca yol bu ağırlıkları taşımış olduklarından haberim yok.

Hızla mantarlar temizlendi, ateş yakıldı. Huri viran kulübenin duvarının dibinden birkaç taşı kaldırdı; tuz, bıçak, birkaç şey daha…

Yılmaz’ın en şakacı halleri burada… Ortaoyunu seyreder gibiyim. Gülme krizine girdim. Ayaklarımın ağrısı dayanılmaz ama kimin umurunda. Ayakkabılar fora… Soğuk suyun içine daldırıp daldırıp çıkarıyorum. Çığlık çığlığa…

Çok gülüyorum, çok eğleniyorum, arınıyorum, temizleniyorum. İçimde bir huzur.

Mantarlar közlendi, Hurinin açtığı sofranın içinde çökelek, lavaş ekmek. Adalet karpuzu kesti. Yılmaz rakılarımızı doldurdu. İlk kadeh ayakta, gülme krizi geçirirken içildi. Neye gülüyorduk, anımsamıyorum. Ama birlikteyken kaynak hep Yılmaz’dır.

Yılmaz, havanın ve rakının eze eze tadını çıkarmamıza izin vermedi. Haklı… Geldiğimiz yolu geri dönmek gerek.

İki saat dolmadan davrandık.

İniş daha hızlı oldu ama çok daha yorucu. Dimdik yamaçlardan düşmemeye çalışarak iniyorum. Başım dumanlı, peş peşine yuvarladığım rakı ve temiz hava çarptı beni. Rüzgâr ayaklılar bana ayak uyduruyorlar.

“Siz devam edin, inin aşağıya, ben buradan kendimi bir salarım, yuvarlanarak inerim, siz aşağıda yakalarsınız beni.” diye şakaya vuruyorum ama canım çok yanıyor.

Kuş sesleri hiç kesilmiyor. Ağrılara teselli.

***

Yola çıktığımız saatten çok erken döndük. Niyetim hemen yatmak ama Adalet söz almadan bırakmadı beni. Yıkanmak gerek.

***

Yundum yıkandım, arındım; kulağımda kuş sesleri, her yerde kokular, genzimi yakan temiz hava, ellerim hala       o suyun içinde…

Deliksiz bir uyku…

Bütün eski dostluklara, bütün sevgilere, unutulmayanlara milyonlarca selam ve minnetle…

 

6 Mayıs 2022 Cuma

DENİZLER

 


Biz, Denizler ya da Deniz Gezmiş'in idamı derken sadece onu değil, Yusuf'u, Hüseyin'i, 68’in devrimci öğrenci yoldaşlığından gelen ve Türkiye’deki NATO ve Amerikan varlığı ile 6. Filo’ya karşı, bağımsız ve sömürüsüz bir Türkiye için anti- emperyalist direniş eylemliliği içinde olan devrimci genç kuşakların öldürülme sürecini kast ederiz.

Deniz bir simge addır, çoğul bir addır, binlerce devrimcinin adıdır.
Sinan Cemgil, Alparslan Özdoğan, Kadir Manga, Hüseyin Cevahir, Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, İbrahim Kaypakkaya, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Ziya Yılmaz ve diğerlerinin adıdır Deniz.
Denizlere selam olsun.
Ölenler
dövüşerek öldüler;
güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!
Akın var
güneşe akın
Güneşi zaaaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!



19 Mart 2022 Cumartesi

Bahara Güzelleme

 



Havada kış ve bahar kapışması var.

Kış ağır uykudur; ölüme yakın… Uyanmamakta direniyor; fırsatını buldu mu tuhaf kar yağışları, soğuk rüzgârlar, güneşi bulutlara sarıp sarmalar…

Bahar uyanıştır, diriliştir, toprağın hayata dönmesi...

Bu yıl biri gitmemekte direnirken diğeri gelmekte acele ediyor.

Pencereden güneşi yakaladım; iki kar yağışı arasında görünen güneş mis gibi bahar kokuyordu.

Dışarı çıksam sızlayan dizlerimi hoşnut eder miyim ki? Pencereyi açıp, önünde birkaç dakika bekledim, buzzzz…

Sabırsızlanmamak gerek. Sonunda gelecek…

Ben de Kibele’nin, Venüs’ün, Bin Memeli Artemis’in, Hepat’ın, Kubaba’nın, Umay Ana’nın (Adına ne denirse densin, bu topraklarda hepsi Kibele’dir.), her zaman olduğu gibi ve daima olacağı gibi, toprağın bağrından ağır ağır doğrulup ayağa kalkmasını umutla, saygıyla, minnetle bekliyor olacağım.

Her bahar umudun yine ve yeniden doğuşudur.

Ben gene de bahara şiirler sunayım. Kim bilir, belki bu bahar başka bir bahar olur.

Umudunuz hep sizinle olsun.

19.03.2022

9 Mart 2022 Çarşamba

Eski Kışlardan Bir Kış

    Eski kışlardan bir kış.

Babam elinde kar küreği kapının önündeki kar yığınlarını temizliyor. Ferda ve ben elele tutuşmuş arkasındayız. Babamın sokağın başına dek bizim geçeceğimiz yolu açması gerek. Kimse yola çıkmamış, biz erkenciyiz.
Babamın arkasından adım adım gidiyoruz. Kar Ferda'nın boyunu aşıyor. Kardeşim henüz birinci sınıfta.
Babam bizi yola çıkarıyor ve dönüyor.
Ne servis, ne çocuklarını okula götürüp okuldan alan veliler ne de kar tatili...
Güzel zamanlardı, güvenli zamanlardı, ciddi zamanlardı.
Bu kış eski zamanların kışına benzer geçiyor.
Dün geceden beri yağan yağmur az önce kara çevirdi. Lapa lapa değil ama hızlı yağıyor.
Belli ki kalıcı... Hava raporlarına inanacak olursak üç dört gün yağacakmış.
Bir atasözü-tekerleme daha yeniden hayat buldu; mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır.
Komşum, kadim arkadaşım Ruhten Gülten bağının birkaç yıl önce, bu zamanlarda çekilmiş fotoğrafını paylaşmış. Ağaçlar tepeden tırnağa çiçeğe durmuş. Kaç yıldır kaysılarımızı soğuk vuruyordu. Bu yıl, dilerim bol meyvemiz olur.
Mutfaktaydım gene. Bulgur pilavı yapmaya niyetlendim. Tereyağında kavrulmuş soğan kokusu evi doldurdu. Binanın böyle berbat bir özelliği var. Yemek kokuları hem eve yayılır hem etrafa. Komşularımın kullandığı yağın bile ne olduğunu, ne pişirdiklerini anlayabiliyorum.
Bu kez müzik yok, nedense canım istemedi.
Salonun pencerelerini açtım. Kokuyu savmak gerek. Saatlerce kokacak yoksa.
Pencerenin önündeyim. Mutfak sıcaktı, terlemişim. Serinlik ürpertti, aldırmadım. Karın sürati başımı döndürdü. Yavaş yavaş lapa lapa kıvamına dönüşmesini izledim.
Bir kadın çocuğunun elinden tutmuş, çekiştirerek aceleyle gidiyor. Çocuk sürükleniyor, annesine yetişemiyor. Ayaklarında pembe bir bot. Kadının ayaklarında terlik var.
Bir anda kar yön değiştirdi, yüreğime yağmaya başladı. İçim buz gibi...
Çocuğunun ayağına bot giydirip terlikle kış geçiren kadın. Analık dedikleri bu duygu nasıl bir duygudur?
"Ülkede yoksulluk yok, çağ atladık. Uzaya gidiyoruz." diyen vicdan; kurum kurum kuruyasın, çatlayasın, yok olasın.
Gıda fiyatlarının yüksekliği haberinin yapılmasını yasaklayan, hayat pahalılığını anlattı diye televizyonlara cezalar yağdıran akıl; çarpılasın, kör kuyularda boğulasın.
Yaşar'a anlatmadım. Üç dört saat önce marketten aldığı iki poşet erzak için ödediği parayı anlatırken "Yoksullar ne yer ne içer?" diye kahırlanıyordu.
Kar yağışı çok yoğun...
İçimde zerrece sevinç kalmadı. Ben kış şiddetli geçti, bereketli bir yıl olacak umudundaydım.
Umudum kurudu, karardım kaldım. İflah olmaz iyimserliğim de beni terk etti.
Göz pınarlarımı zorlayan damlaları zaptetmeye çalışmadım bile.
İçim çok acıyor.

Beğen
Yorum Yap
Paylaş

9 Şubat 2022 Çarşamba

CHP'NİN KRONİK HASTALIĞI

 Bugün genç bir dostumla sohbet ettik biraz.

CHP'nin taşra örgütlerinde de genel merkezdeki anlayışın egemen olduğu konusunda düşüncelerimiz benzeşiyordu.
CHP hala bütünleşip tek bir gövde gibi esnek hareket edemiyor.
Bir belgeselde sığırcıkların dansını izlemiştim.
Binlerce minik kuşun aynı anda aynı hassas ritmi tutturup o eşsiz koreografiyi canlandırmasına ağzım açık bakakalmıştım.
"Kuş beyinli" sözünün kuşlara ne büyük bir hakaret ve haksızlık olduğuna inanıyorum artık.
Genç dostum, Niğde il ve ilçe örgütlerindeki grupları bir solukta saydı indirdi. Falanın adamları, filanın adamları, falancanın tayfası, filancanın yancıları...
Hepsi bildiğim isimler...
Hepsi konumlarını gelecek üzerine kurdukları düşlere endekslemişler.
Hepsi yıllardır siyasetin içinde.
Hepsinin yaşı ellinin altmışın üstünde.
Hepsi siyaseti günlük yemek listesi gibi görür.
Hepsi...............
Her neyse.....
Ama hiçbirinin "sığırcıkların dansı" gibi bir olup, bütünleşip, uyum içinde ülkeyi içinde bulunduğu açmazdan kurtarmak gibi bir projesi yok.
Hiç biri Namık Kemal'in ""Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan doğar" sözünü duymamış, duyduysa bile içselleştirmemiş.
Hiç birinin bu sözdeki gibi "düşünceleri çarpıştırıp" gerçeğe ulaşma gibi bir kaygısı yok.
Mevlana, yüzyıllar ötesinden, “Aklın varsa bir başka akılla dost ol da işlerini onunla danışarak yap!” diyor.
Ülkenin geleceğini kurma iddiasındaki bir partinin "hal-i pür-melali" insanın içini acıtıyor.
Birlikte çalışma, siyasi çalışma denince akıllarına çarşı pazar birlikte dolaşmak gelen insan toplulukları...
Gece gündüz birlikte olup, özveriyle, hiç bir karşılık beklemeden düşünceleri, projeleri konuşup tartışan, yeni ufuklar yaratmaya istekli siyasetçiler gerek bize.
Coşku gerek.
Gençler gerek.
Gençleri hamal gibi gören zihniyetten kurtulmak gerek.
Bin yaşındaki siyasetçilerin, düşünmeye, konuşmaya üşenen içi geçmiş insanların yerlerini ivedilikle gençlere bırakması gerek.
Dinamik, akıllı, zehir gibi zeki gençlere...
Siyasette emekli olmayı milletvekili olmak sanan zihniyet mide bulandırıyor.
Daha neler neler yazılır çizilir bu konuda...
Ne yazık ki bu da bizim mahallenin açmazı.
Umut?
Yok...
Genç dostumla söyleşimizin özeti üç aşağı beş yukarı böyleydi.
(8 Şubat 2022 Tarihli Facebbok yazım)

Yağmur kaçağı

 Bugün kuaför randevum vardı.

Hava yağışlıydı, biliyorum ama yola çıkıncaya dek yeniden başladığını farkına varmamışım.
Şemsiye de almadım. Çünkü henüz bir elde şemsiye diğerinde baston yürümeyi beceremiyorum. Hele otobüse binmek inmek...
Nasuh Mahruki'den ders almalıyım. Yok, Everest'e tırmanmayı değil, otobüse tırmanmayı öğretsin, yeter.
Gerçi onun derdi başından aşkın. Kuruculuğunu yaptığı, ömrünü adadığı Akut'tan zorla uzaklaştırıldı ya, şimdi de mahkemeye vermişler bu yiğit, korkusuz, sözünü sakınmadan söyleyen adamı. AKP bir biçimde satın aldı o efsane kuruluşu. Sonrası... işte biliyorsunuz.
Yağmurun altına attım kendimi. Durak yakın, pek ıslanmadım. Zaten ahmak ıslatan tarzında yağıyor.
Otobüs neredeyse boş. Önde tekli koltukta oturan genç adam fırladı kalktı beni görünce. Pazar arabasına benzeyen bir çanta var yerde. Aceleyle kalkınca dengesi bozuldu, çanta şangur şungur yerlerde. Birşeyler kırıldı. Genç adam panikledi, çantayı kaldırdı ama tekrar devrilmesine engel olamadı. Sürücü anlayışlı... Hareket etmedi, bekliyor. Neyse toparlanıp arkaya geçti genç adam. Ben oturdum. ama çok tedirginim, gözüm arkada.
İnerken veda ettim; aldı iyi günler dileğimi, mahçup... Bir de insan....
Yağmur hızlanmış. Senelerdir ilk kez yağmurda yürüyorum. Islanmayı unutmuşum.
Emeklilik zorunluluklardan azade kıldı beni. Erken kalkmak yok, acele etmek yok, karda yağmurda yollara düşmek yok... Güzel olmasına güzel de başka güzellikleri kaçırmışım meğer.
Ne güzelmiş yağmur altında yürümek, anımsadım.
Hiç acele etmedim, "Allahın rahmetinden kaçmadım." yani. Canım "Hoca Nasireddin", ışığın bol olsun.
Kuaföre nefes nefese girdim ama. Bir yorulmuşum, bir tıkanmışım. Adnan kardeşimle Leyla kardeşim kaygılandılar.
İkisi de emekliliğin bana iyi gelmediğini düşünüyorlar.
İşimiz hemen bitti ya özlemişim kardeşlerimi. Yıllardır yaptığımızı yaptık; lafın belini kırdık. Siyasetin de dibinde hiçbir şey bırakmadık, sıyırdık iyice. Pahalılıktan özgürlüklere... Ne varsa.
Hava kara çevirince fırladım, kalktım, yooo, cesaret de bir yere kadar. Kar altında yürümenin romantizmi, keyfi şimdilik beklesin, dedim ama durağa kadar, otobüsten indikten sonra da eve kadar epey ıslandım.
Hani eskiden kardan yağmurdan ıslanmış, sırılsıklam, eve koşardık da sobanın yanında ısınmaya çalışırdık ya... Üstümüzden buharla birlikte ıslak bir koku yükselirdi hani...
Soba yok ama o kokuyu duydum valla. Islak giysilerimin kokusunu... O kokuyla sobanın çıtırtısı da geldi.
Kar hala yağıyor. Ne güzel kış oldu bu yıl.
Güzellikler içinde olun, emi?
(9 Şubat 2022 tarihli Facebook yazım)

6 Şubat 2022 Pazar

Metin Altıok Şiirleri Paylaşmak

 Bugün gene yüreğim "Kalk gidelim." derken beynim "Bok yeme, otur." diyordu.

Ne zamandır kavgalılar...
Bu ikisi yüzünden rahatım huzurum kalmadı valla.
Baktım olmayacak, mutfakta oyalanayım, dedim.
Kek yapmaya niyetlendim. Dolapta bir bardak kadar süt vardı, bozulmuş. Yoğurt da yok...
Marketler çok yakın, inip alsam mı? Amaaan, giyinip çıkmak...
Boş ver keki meki. Yemek yap sen, yarının yemeği hazır olur en azından.
Müzik... Önce müzik. Arşivde Metin Altıok Şiirlerinden Şarkılar albümü vardı, epeydir dinlemediydim, açtım.
Elim işte, kulağım şarkılarda...
Nedense yorulmuyorum, çabuk oluyor, kafa meşgul, ondandır diyorum.
Albüm bitti, yemek pişiyor.
Televizyonu açtım, gözünü sevdiğimin Tele 1'i sayıp döküyor. Derken bir tekrar programı başladı. Merdan Yanardağ ve Özgür Özel'e kulak verdim. Özgür Özel'in heyecanı bulaştı bana ama gönlüm de iyice bulandı.
Yemek pişmiş gibi kokuyor.
Ocağı kapattım. Yemeğin tadına bakmadan olmaz. Kaşığın ucuyla şöyle bir aldım ki hem fazla acı hem fazla tuzlu.
Yenmeyecek gibi değil ama. Bereket acıyı severiz.
Her şeyi yüz üstü bıraktım, öylece... Ortalığı sonra toplarım.
Metin Altıok şarkılarının tadı kulağımdayken o şiirleri okuyacağım.
Metin Altıok şiirleri paylaşmam böyle oldu işte.

5 Ocak 2022 Çarşamba

AŞK İÇİN GÜZELLEME

 

Anneannem ve babaannem hala dayı çocuklarıymış.
Babaannem, anneannemin güzeller güzeli bir kızı olduğunu bilirmiş ama o zamanın koşulları yüzünden pek görüşemedikleri için çocukları birbirlerini hiç tanımazlarmış.
Bor nire Bahçeli nire...
Babam köy enstitülü... Sağlıkçı ama...
Pek çok kişi Köy Enstitülerinin yalnızca öğretmen yetiştirdiğini sanır da öyle değildir; köylerin öğretmene olduğu kadar sağlıkçıya ve ziraatçiye de gereksinimi olduğu düşünüldüğünden enstitülerin ziraat teknisyeni ve sağlık memuru yetiştiren bölümleri de vardır.
Babacığım orta kısmı İvriz'de, lise kısmını da Kızılçullu Köy Enstitüsü'nün Sağlık Kolu'nda okur.
Onlar, doğrudan köylerde çalışmak üzere atanırlar. O zamanların tek ulaşım aracı olan at sırtında o köy senin bu köy benim dolaşırlar.
Köylü onlara "sıhhiyeci" adını vermiştir.
Fakir Baykurt'un Yılanların Öcü adlı romanından uyarlanan filmi izleyeniniz var mı?
Hani köye bembeyaz at sırtında gelen sıhhiyeciye göz süzen köy güzelleri var ya; İşte babam o sıhhiyedir benim hayalimde...
Anlatacağım...
Babam" köy gezici sağlık memuru" olarak çalışmaya başlar.
Babaannem bir süre sonra babamı evlendirme telaşına düşer. Kızlar bakılır, eş dost, akraba araştırılır.
Babaannemin aklına halasının kızının güzel kızı gelir.
Annem henüz 15 yaşında ama çok güzel bir kız... Öyle ki güzelliği etrafta konuşulur olmuş. Ne ki annem oralı değil, işi gücü oyun ve arkadaşları... Erkek çocuğu özgürlüğünde yetiştirilmiş hayta bir ergen. Dedem de anneannem de ilk iki erkek çocukları küçük küçük göçüp gidince annemi pek bir nazlı yetiştirmişler; yasaklar, elalem falan vız gelip tırıs gitmiş anneme.
Hala, bıyık altından yaramaz çocuklar gibi gülerek koca koca oğlanları nasıl dövdüğünü anlatır bizlere.
İşte o günlerde özgürlük, oyunlar, arkadaşlar, façasını indirdiği oğlanların çaresizliği, iki önemli kararla son bulmuş.
Bir; ilkokul sonrası "Gelinlik kız oldu artık." diye ortaokula göndermeyen dedemin dayatması,
İki; anneannemin, dünür gelen babaanneme, "Akrabamdır, kızımı üzmezler." diye hemen "He." demesi...
Annemin tadını çıkara çıkara yaşadığı o uzatılmış çocukluk bir anda son bulmuş.
İki karara da çok direnmiş, çok ağlamış, paralamış kendini ama dedem de anneannem de Nuh demişler, peygamber dememişler...
Annem, o ilk günü şöyle anlatmıştı bizlere:
“Annem zorla odaya soktu beni. Baktım üç kadın, babaannen ve halaların. Biri genç, diğeri yaşlı kara, kısa boylu iki adam… Hoş geldiniz dedim ve kaçtım, onlar gidinceye dek samanlığa saklandım.”
Annem kâh hüzünlü kâh eğlenceli ve komik ama her zaman çocuksu yaşanmışlıkları, sonraları bizlere eğlenerek, gülerek anlatmıştır.
Babam köylere bir gitti mi günler, haftalar boyu dönemez. Yolu bile olmayan köylerde at sırtında gezer durur. Nişanlısını sık sık görmeye gelemez. Aslında görür görmez âşık olmuştur anama. Ama koşullar böyle.
Bu açığı babaannem ve halam her hafta, eşek sırtında annemi görmeye gelerek kapatmaya çalışırlar. Kimi zaman bir cingil yoğurt, bir elbiselik kumaş, bir kutu lokum falan... Boş gelmek olmaz, ayıptır, görgüsüzlüktür.
Annem hala gönülsüz, konuklarına surat sallar durur.
Bir gün babam çıkagelir. Bahçeli’ye, eve gitmemiş, köyden ayağının tozuyla doğrudan annemi görmeye gelmiştir.
Annem, kapı önünde yaşıtı kızlarla sohbet etmekte. Derenin öte yanından yokuş aşağı atını tırısa kaldırmış babamı görür ama önce tanımaz. Kocaman kır atın üstünde, başında kasketi, külot pantolonuyla, boğum boğum körüklü deri çizmesiyle ancak köprüyü geçip yaklaşınca tanır.
Bir anda heyecanlanır, kendi deyişiyle nefes alamaz olur.
Babam son derece çevik bir hareketle atından atlar, atın yularını tutarak içeri girer, arkada annem… Uslu ve utangaç bir çocuk gibi izler babamı.
Tamamdır, annem babamı gerçekten görmüştür.
Annem, “İşte o an sevdim babanızı. Ben bu adamla bir ömür geçiririm, dedim. O kara kuru adamın yerini bir roman kahramanı aldı.” diye anlatır.
İşte annemin üç beş cümleyle anlatıverdiği bu anı bende, kocaman bir romana, büyülü bir masala böyle dönüştü.
Annem okumayı çok severmiş; Kerime Nadir, Esat Mahmut Karakurt, Reşat Nuri Güntekin en sevdiği yazarlarmış. Bütün eserlerini “içer gibi” okumuş.
Şimdi düşünüyorum da bir yılı aşkın nişanlı kaldığı adama böyle aniden vurulması bu yazarlardan beslediği romantizminden başka neden kaynaklanabilir ki? Beyaz atlı prensi gecikmiş de olsa gelmiş.
Aşk işte, her canlı bir gün aşkı tadacak…
Mehmet ve İnayet Feriha Yaşar’ın aşklarına binlerce selam, binlerce saygı…
“Uyanıp kış uykularından
Şubat’la Mart arasında
Eylül’le Ekim arasında
Yaz sularından kıyıya çıkan
İki adım arası bir zaman
Gözgöze geldikse geçerken
Günlük güneşlik bir kaldırımdan
Aşktı uçup giden üstümüzden
Aşktı değip geçen yanımızdan
Aşktı görmedik bilmedikse
Kimbilir hangi Eylül bir daha
Hangi uzak Haziran”

NecatiCumalı

21 Aralık 2021 Salı

Şeb-i Yelda

 Dün yılın en uzun gecesi, kış dönencesi idi. İranlılar buna "Şeb-i Yelda" (en uzun gece) derler.

İran'da 2000 yıldan fazla zamandır 20 Aralık'ı 21 Aralık'a bağlayan gece kutlanan ve günlerin kısalmasının son bulduğunun habercisi olan bu kutlamaların kökenleri Güneş Tanrısı Mithra’nın doğumuna dayanır. Bir zerdüşt geleneğidir. Yeni yılın başlangıcı olarak kabul edilirdi. Romalıları, sonra da Hristiyan geleneklerini etkilediği düşünülüyor. Noel kutlamalarının başladığı tarihle arada üç dört gün olması bu tezi doğrular gibi görünüyor. (21 - 25 Aralık)
Bu gece yapılan kutlamaların eski bir Türk geleneği olduğu doğru değildir. Ancak İran kültürünün etkisiyle Azerbaycan gibi Türk coğrafyalarında bilinir ve kutlanır.
İran ve Arap edebiyatlarıyla Divan edebiyatında kullanılan çok yaygın bir metafor, bir mazmundur. Sevgilinin uzun ve siyah saçları şeb-yeldadır.
Tıpkı noel gibi kutlamaktan kimseye zarar gelmez. Yeterki gönüllerdeki sevgi ve dayanışmaya vesile olsun.
"Şeb-i yelda"nız kutlu olsun.
(Şeb-i yelda gecesi demek yanlıştır. Çünkü şeb zaten gece demektir.)

Üç Şair Üç İnsan


Ortalık açmış, uyandım. Dedim, artık gideyim,
Ama önce şu yoksul insanı memnun edeyim.
Bir de baktım ki tek onluk bile yokmuş kesede;
Mühürüm boynunu bükmüş duruyormuş sâde!
O zaman birdenbire içimden şu sonsuz hasret koptu:
Ya hamiyet duygusundan mahrum yaratılsaydım ya da param olsaydı!
***
Yukarıdaki şiir Mehmet Akif Ersoy'un Seyfi Baba adındaki manzum hikayesinin son dizeleridir. Yoksul ve hasta dostunun başında bir gece geçiren şairin sözlerine dikkat edin:
"Ya hamiyet duygusundan mahrum yaratılsaydım ya da param olsaydı!"
Yoksul dostuna parasızlık yüzünden yardım edemeyen şairin üzüntüsü...
Şiiri günümüz Türkçe'sine çevrilmiş haliyle internetten aldım.
Mehmet Akif dini bütün bir müslümandır. İslam birliği için (Panislamizm) çaba harcamıştır. Şiirlerinde din yoğun olarak kendini gösterir. Kur'an ayetlerini yorumlayan şiirler yazmıştır.
Ama aynı zamanda toplumsal mesajları olan manzum hikayeleri de vardır ve Seyfi Baba bunlardan biridir.
Ömrünce hakkı, adaleti, erdemi, vicdanı, merhameti, insan sevgisini yüceltmiş biridir.
Yoksuldan, emekten, ezilenden yana olmuş zulme karşı çıkmıştır. Çünkü ona göre vicdanlı olmak, insan olabilmek dinin temel buyruğudur.
******************
Ben duyarım, duyumsarım
Bizim oranın sızısı bu
Binip kara bir buluta Sıvas ilinden
Sıvas rüzgârında uçup gelmiş Helallik dilemeye.
Ey yüreğimin onmaz acıları
Ey beynimin dinmez sancıları
Suç ne bende, ne de sende
Suç seni karanlıklara gömenlerde
Ne de olsa yurttaşımsın
Kapalı olsa da bütün vicdan kapıları yüzüne
Bilmelisin bir yerin var canevimde.
***
Aziz Nesin'le Mehmet Akif'in doğum günleri aynı.
Yukarıdaki dizeler de Aziz Nesin'in. Sivas Acısı adlı şiirin son iki bendi.
Aziz Nesin, ateisttir, komünisttir. Toplumcu gerçekçi bir şairdir.
Şiirlerdeki insani duyarlılığın, vicdanın, erdemin birebir aynı olduğunu düşünüyorum ben. Kendisini yakmaya çabalayanları bile affedebilen bir yürek...
*******************
YİRMİNCİ YÜZYILIN İLK YARISI
Yirminci yüzyılın ilk yarısı,
Ölüm çağı oldu,
Zulüm çağı oldu,
Yalan çağı oldu..
Yirminci yüzyıl insanları,
Asıp kestiler,
Kesip biçtiler,
Tepeler gibi ölü yığıp
Deryalar gibi kan içtiler.
Çocukları ağlattılar,
Kadınların ırzına geçtiler.
Yirminci yüzyıl, insanların
Ağlamasın da kimler ağlasın?
***
Bu şiir de Cahit Külebi'den. Doğum günleri aynı. Külebi ne İslamcı ne ateist... Şiiri yorumlamaya gerek var mı? Yurdunun bütün acısını büyük bir duyarlılıkla yüreğinden şiire aktarmış bir şair....
******************************
İster dindar, ister ateist, ister sıradan biri...
Sapmadan eğilip bükülmeden, kimseye yanaşmalık yapmadan yüreğini ve sanatını ortaya koymuş insanlar...
İnsan olmaktan asla vazgeçmemiş, haktan, adaletten, ezilenden, emekten, insandan yana olmuş, zulme ve karanlığa direnmiş insanlar.
Ruhunu üç otuz paraya satmamış adam gibi adamlar...
*
Önce insan olmak; sonra ne isterseniz olun ama aklınızı ve yüreğinizi kiraya vermeyin.

8 Mart'ı Anlamak

  Şöyle bir cümle dolanıyor ortada. Her okuduğumda çok üzülüyor ve sinirleniyorum. "Erkeğin adam olduğu yerde kadına her gün 8 Marttır....