12 Şubat 2015 Perşembe

GAZETECİYE BAKIN


           MUSTAFA MUTLU – İBRETLİK BİR GAZETECİ

Geçenlerde Halk TV’den uzaklaştırılan Makbule Cengiz adlı muhabirle ilgili yazı yazan Aydınlık Gazetesi yazarı Mustafa Mutlu, muhabirin ifadesine dayanarak Halk TV yöneticileri için “liboş” ifadesini kullanmıştı.

Muhabir, son derece belirsiz, tutarsız bir ifadeyle “Kanal yöneticilerinin çirkin işlerini bildiğim için çıkarıldım.” Demiş.

Nedir bu kirli işler? Adı ne? Kanıtı nerede?

Öyle bir iddia ki kimin üstüne atsan yapışır.

Burnunu karıştırıp masanın altına mı silmişler?

Yoksa sık sık yıkanmadıkları için kokuyorlar mı?

Yıllardır gazetecilik yapan Mustafa Mutlu, böyle belirsiz, tutarsız bir iddiaya niye atladı?

Neden Halk TV yöneticilerine liboş dedi?

Aydınlık ve Ulusal Kanal’da çalıştığı için onların borusunu öttürecek ya önüne çıkan fırsatı değerlendirdi diyebilirsiniz. Doğrudur.

Ama…

Benim asıl diyeceğim o değil.

O Mustafa Mutlu, bugün, 12.02.2015 tarihi itibarıyla Halk TV’de Ayşenur Arslan’ın konuğu.

Yöneticilerini toptan liboşlukla suçladığı, asılsız iddialarla karaladığı TV kanalında işi ne?

Halk TV yöneticilerini artık liboş bulmuyor mu? Tükürdüğünü yaladı mı?

Kendisini davet eden o yöneticilerin bu olgunluğu karşısında utandı mı?

Ve asıl önemlisi…

Ayşenur Arslan bu adamı neden davet etti?

Utandırmak için mi?

Nazikçe gerçek gazeteciliğin ne olduğunu göstermek için mi?

Ama ben bu programı izlemek zorunda değildim.

Kapattım ve bu yazıyı yazdım.

Ne dersiniz, bu İşçi Partililer bu kirli siyaseti neden yürütüyorlar?

16 Ocak 2015 Cuma

YA DEFNE BAŞA…


 

 
Eşimin diline düştüm.

Bakın, anlatıyorum.

Malum, defne yaprağından elde edilen defne yağının mucize etkileri var. Saç bakımından cilt bakımına kadar. Egzama, uçuk, cildin soyulması vb. sıkıntılara iyi geldiğini biliyorum. Mevsimsel saç dökülmelerinde, kafa derisinin kuruyup kaşınmasında da oldukça etkili.  

Ancak kaliteli yağ bulmalısınız. Gerçeği ve kalitelisi donuyor; Soğukta kalmış zeytinyağı gibi.

Bu yüzden aktarları dolaşıyorum. Bulduklarımın nerede üretildiğini, firmanın adını falan soruyorum.

Niğde merkezde bulunan gösterişli bir aktara girdik. Girizgâh aynı:

-Defne yağı var mı?

-Var.

-Nerede üretiliyor?

-Bizim kendi ürünümüz efendim.

-Güzel ama nerede üretildiğini soruyorum ben. (Tezgâhtar kızın yüzüne, aniden, sen de nereden çıktın ifadesi gelip oturuyor.)

-Burada, Niğde’de…

-Defneyi nereden alıyorsunuz?

-Defne yaprağını mı?

-Evet, defne yaprağını.

-Burada, biz yetiştiriyoruz. Ne olmuş ki?(Kızın yüzündeki o ifade yerini kavgaya hazır bir ifadeye bıraktı çoktan.)

-Yok bir şey, sadece defne burada yetişmez, yetişemez. Anavatanı Antakya’dır, Akdeniz bitkisidir.

Hızla döndüm ve eşimi sürükleyerek dükkândan çıktım.

Bir haftadır eşimin dilindeyim.

“Defne nerede yetişir, burada. Defne nereye gitti, dağa kaçtı, dağ nerede, yandı kül oldu bitti.”

Müşteriyi enayi yerine koyan esnaf bindiği dalı kesmiyor mu?

Aldığı ürünün şeceresini araştıran müşteriyi esnaf neredeyse çiğ çiğ yiyecek.

O tezgâhtar çocuk her şeyi bilmek zorunda değil elbette. Ama sadece “Bilmiyorum, şimdi sizin için sorar, öğrenirim efendim.” dese daha dürüstçe olmaz mı?

Ama korkarım pes eden ben oldum. Bir daha böyle sorgulamaları asla yapmam.

Evde tatsızlık çıkacak vallahi.

Bilmemek çok huzur veriyor insana.

 

 

11 Ocak 2015 Pazar

MAGAZİN

EBRU GÜNDEŞ:
 Bildiğiniz gibi Rıza Zarrab'la evli ve bir çocuğu var. 17 Aralık sürecinde Acun yalakasının programında "Kocama iftira atıldı, benim çocuğum var, psikolojisi bozulacak." diye zırıldamıştı.
Hazret, ortaya çıkan tapelerdeki rüşvet, hırsızlık, yolsuzluk, kara para aklama gibi suçları kocasının işlediğine inanmadı. Ancak aynı tapelerde Rıza'nın otelde, kendisi için bir kadın ayarlanması isteği vardı ki kadın buna inandı.
Boşanmak istiyormuş, ama kocası çocuğu vermem, sana göstermem diye tehdit ediyormuş.

Adamın Ebru umurunda değil, boşanırsa Türkiye'deki durumu sıkıntılı.
Ebru'nun da kocasının hırsız, ahlaksız, kara para aklayan bir mafya olması umurunda değil. Kocasının kendisini aldatması zoruna gitmiş.
Paralar oluk oluk akarken, kocasının aldığı uçağı soran gazeteciyle dalga geçerek "Bana Mars'ı da alacak." derken sorun yok.


KISSADAN HİSSE: KOCALAR HIRSIZLIK, YOLSUZLUK YAPABİLİR. RÜŞVET VERİR RÜŞVET ALABİLİR. KARA PARA AKLAYABİLİR. KAZANDIĞI HER KURUŞ YETİM HAKKI VE HARAM OLABİLİR.
HİÇ MÖHÖM DEELL.
ÇAPKINLIK YAPMASIN YETER.

Zavallı ülkem, bu nasıl bir ahlaki çöküştür yaşadığın. Bu kadına acıyıp da göz yaşı dökenler de vardı.

HÜLYA AVŞAR:
Onun yalakalığını anımsatmaya gerek yok. Muhafazakar hükümetin yalakası, gene başka bir yalaka olan Orhan Gencebay'ı kastederek "Ben Orhan'ı ısırırdım, o da benim kalçama şaplak atardı." dedi.
NASIL AMA?


Bugün pazar. Televizyonlarda sabah gazete başlıkları okunurken pazarları magazin ekleri de okunur. Eh, bir doz magazin de biz aldık bu sabah. Aldığımız kadarı yetti de arttı. Zehirleniyorduk az kalsın.

23 Aralık 2014 Salı

CHP VE BAĞIRSAKLARINDAKİ TENYALAR


 
Geçenlerde, birisi bana bir şeyler anlattı. (Sonra da başkaları) Hadi adını koyalım; bu anlatılanlar düpedüz dedikodu idi. Anlatan kişi duyduğunu aktarıyordu, kimden duyduğunu da… Biraz dertlenir gibi, ama daha çok kınar gibi. Dinlemesem olmaz, dinlesem daha beter… Öyle bir ruh hali içinde dinledim sonuçta.

Dinledim ve aklıma Mevlana’nın dizeleri geldi. Doğru anımsıyor muyum, bilmem ama sözler şöyleydi:

Kişinin kendine ettiğini
Edemez kişiye hiçbir fâni
Tutmazsa gerçek dost elini
Kendi kendiyle baş edemez.
Kişinin kendine ettiğini
Sarhoş edemez, ayyaş edemez
Mezar soyan nebbaş edemez...

Anlatılanlar CHP üzerineydi. CHP’linin CHP’ye ettiğini sarhoş edemez, ayyaş edemez, mezar soyan nebbaş edemez.

AKP diktasına karşı, herkesin eteklerindeki taşları dökerek birleşmesinin zorunlu olduğunu düşünmemden ve de ülkenin, halkın, çocuklarımızın, geleceğimizin korkunç bir tehlikenin eşiğinde olduğunu düşündüğüm için CHP iktidarını önemsiyorum. CHP içinde olan biten, beni fazlasıyla ilgilendiriyor bu yüzden.

Bu yüzden Süheyl Batum, Birgül Ayman Güler, Emine Ülker Tarhan vb. fazlasıyla öfkemi çekti.

Dayanışma, hoşgörü, anlayış, özveri içinde, birbirine sırt vermiş, yalansız, riyasız, en adil biçimde, ülkeyi ve partiyi her türlü çıkarın üstüne taşıma erdemini gösterebilen insanlar, CHP’liler olsa fena mı olurdu?

Seçim yaklaştı. Pek çok kişinin kalbindeki aslan uyanmaya başladı. Milletvekili olmak için çalışmalar, adam kafalamalar başladı.

Elbette bunda bir kötülük yok.

Kötü olan, aday olmayı isteyenlerin etraflarındaki insanların aklında ve yüreğinde olanlar.

Benim adayım seçilsin de “Dayanışma, hoşgörü, anlayış, özveri içinde birbirine sırt vermiş, yalansız, riyasız, en adil biçimde, ülkeyi, ülkenin geleceğini ve partiyi her türlü çıkarın üstünde yarına taşıma erdemini” sonra düşünürüz diyenler meydanlara döküldü.

İşte duyduğum öykü bu insanlardan biriyle ilgili. Kendisini tanıdığım için şaşırdığımı söyleyemem.

C. adında biri…

Aday olacağı söylenen (Bu arada kesinleşmiş bir adaylık da yokken) bir arkadaşımız adına kolları sıvıyor. (Aday dostumuzun da bundan kesinlikle haberi yoktur, eminim.) Rakip olacağını düşündüğü ve aday olmayı gönlünden geçiren bir başka adayla ilgili olarak, alıyor eline kara kalemi, başlıyor karalamaya. Belden aşağı, belden yukarı, o kıt aklıyla Allah ne verdiyse…
Saldırıya uğrayan bir kadın. Dürüstlüğünden ve insanlığından kimsenin kuşku duymadığı biri. Ailesi, özellikle babası demokrasi kavgasında ağır bedeller ödemiş üstelik.

CHP kadın kotası koymuştu hani.
Kadınların aktif politikaya girmeleri için teşvik gerekiyordu hani.
CHP kirli siyaset yapmayacaktı hani.
CHP Atatürk ilkelerini simgeleyen altı okun hakkını vermeye kararlıydı hani.

Kadına şiddetin, tecavüzlerin AKP hükümetinin iktidarında artış göstermesinin nedeninin kadın düşmanı ve kadını aşağılayan, kadını kafese kapatmayı hedefleyen politikaları olduğu bilinmekte.

Kadının doğuracağı çocuğun sayısına, nasıl doğum yapacağına, çalışıp çalışmayacağına iktidar karar veriyor. Kadını ikinci sınıf, aşağılık bir cinsel obje gibi görenler bunlar.

CHP bütün olanaklarıyla bu çağ dışı uygulamalara karşı savaşırken bir CHP’li çıkıyor ve rakip gördüğü bir kadına aynı argümanlarla saldırıyor.

Bay C…

Aslında bu yazı hiç yazılmamalıydı.
Çünkü bu Bay C. Pek çok kişi tarafından bilinir, o ileri geri konuşmaları, densizlikleri, dangalaklığı hiç sevilmez.
Güvenilmez biri.

Ama ortada bir haksızlık, bir çirkinlik var.

Ortada bir kadının onuru ve geleceği var.

“Sinek küçük ama mide bulandırır.” derler.

Bay C., ve başka Bay C.ler ayaklarını denk almazlarsa kendilerini de, başkalarını da, partilerini de sıkıntıya sokacaklar.

Bizden söylemesi… İyi niyetli bir anımsatma…

 

 

 

 

 

9 Aralık 2014 Salı

YUMURTALI MARUL SALATASI


Bu bloğu açmaya karar verdiğimde, sevdiğim yemekleri, okuduğum kitapları, izlediğim filmleri falan paylaşırım diye düşünmüştüm ama olmadı. Siyaset hep öne geçti. Ülkenin gündemi beni de adeta esir aldı. Şimdi bir nefeslik ara verip bir salata tarifi paylaşacağım.

Ne zaman öğrendim bu salatayı, anımsamıyorum. O kadar eski... Aile içinde yapıldı hep, dışarıda pek görmedim. Çok besleyici ve lezzetli olduğu için severek yedik her zaman. Anneannemin kimi zaman sadece bu salatayla doyduğunu anımsıyorum.

Ben mutfak işleriyle fazlaca haşır neşir olmaya başladığımda kimi eklemeler yaptım. Bence daha lezzetli oldu.

Paylaşalım bakalım, belki bir bilen çıkar. Bilmeyenler de yeni bir lezzet keşfetmiş olur.

YUMURTALI MARUL SALATASI

Yaklaşık 8 kişilik

MALZEMELER

1-      Marul (10-15 yaprak düz marul)

2-      Yeşil soğan (6-7 sap )

3-      Maydanoz (yarım demet)

4-      Taze ya da kurutulmuş nane (3-4 sap ya da bir çay kaşığı kuru)

5-      Bir çimdik karabiber

6-      Bir çimdik pul biber

7-      Limon (miktarı zevke göre)

8-      4 yumurta

9-      10-15 tane siyah zeytin

10-   Zeytinyağı (Tercihen sızma)

YAPILIŞI:

Yumurtaları iyice katı haşlayın ve soyun.

Marulu, yeşil soğanı, maydanoz ve naneyi ince kıyın. Yumurtaların üç tanesini doğrayarak yeşilliğe katın. Baharatları ekleyin. (Derin bir kap kullanmanız iyi olur.)

Ayrı bir kâsede bir fincan kadar zeytinyağını, yeterince tuzu ve limonu iyice çırpın. Malzemelerin üstüne dökün, karıştırın.

Salatayı servis tabağına alın. Kalan bir yumurtayı istediğiniz biçimlerde doğrayıp üstünü süsleyin. Zeytinleri de aralarına serpiştirin.

Afiyet olsun.

NOT: Bir çimdik reyhan, küçük bir diş sarımsak veya tat vereceğini düşündüğünüz bir başka malzemeyi de eklemek olanaklı.

 

7 Aralık 2014 Pazar

AKIL VE ONUR

Aile içinde her anlatıldığında herkesi kahkahalara boğan bir anımız vardır bizim.

Yıllar önce, her çalışan ebeveyn gibi, kardeşim ve eşi, minik akide şekerimizi, Gülsen’imizi kreşe verdi.

Gülsen iki yaşında var yok. Babası sabah bırakıyor akşam alıyor okuldan.

Bir gün, eniştem birkaç dakika geç kalmış. Gülsen, arkadaşlarının topluca servise binmesine imreniyor olmalı ki onlarla birlikte servise binivermiş.

Olacak bu ya, o gün, servisin asıl sürücüsü hastalandığı için oğlu kullanıyormuş aracı. Çocukları tek tek tanımadığından durumu farkında değil. Eline verilen adreslere tek tek çocukları bırakmış ama Gülsen öylece oturmakta. “Kızım siz nerede oturuyorsunuz? ”diye sormuş. Gülsen “Anneannemin karşısında” demiş. Adam bu kez “Anneannen nerede oturuyor?” diye denemiş şansını; Gülsen “Bizim karşımızda.” demez mi?

Adamcağız dönmüş okula geri gelmiş ve yana yana kızını arayan enişteme Gülsen’i teslim etmiş.

 Gazetelerde, bugün, şöyle bir haber vardı:

“Eski İçişleri Bakanı Muammer Güler, 17 Aralık operasyonunun ardından “şüpheli” olarak ifade verdiği Meclis Soruşturma Komisyonu’nda iki çocuğunun kariyerlerinin başında edindikleri servet konusunda Komisyon Başkanı Hakkı Köylü ile gerilim yaşadı. Çocuklarının mal varlıklarına ilişkin soruları yanıtlamakta zorlanan Güler, oğlunun danışmanlık şirketinin ne iş yaptığını bilmediğini söyledi. Sorular karşısında iyice bunalan Güler, bir ara, oğlunun üzerindeki bir ev için “Rahmetli annemin halen oturmakta olduğu evdir” dedi.”

"Rahmetli annenin halen oturmakta olduğu ev!…"

 Akide şekerimin iki yaşındayken söylediği sözler bu yüzden aklıma geldi.

 Zekâ yaşı iki yaşındaki bir çocuğa denk bir bakan.

 İnsan onur yoksunu olabilir ama…

Hem akıl hem onur yoksunu olmak berbat bir durum olsa gerek.

4 Kasım 2014 Salı

AH BEŞ YAŞIM… AH BABAM…


AH BEŞ YAŞIM… AH BABAM…

Çocukluğumda Bor’da bir cezaevi vardı.

Kayabaşı denilen mevkide. Tam yerini söyleyemem. Uzun zaman oldu.

Beş yaşındaydım. Dedem ya da annem her gün o cezaevine, babama yemek götürürlerdi.

Haftada iki- üç kez, kimi zaman daha fazla, beni de alırlardı. Yoksa kıyamet kopardı. Çok iyi anımsıyorum. O yaşta olanları, bugün, bunca zaman sonra böyle anımsamam çok tuhaf.

Anneannemlerde kaldık 13 ay, bize onlar baktı.

Dedem beni babamın yanına bırakır, akşam gelir alırdı. Şaşırtıcı değil bu. Babam “siyasî” idi çünkü. Bor Cezaevi'nin o güne dek gördüğü tek tahsilli mahkûm. Ayrıcalıkları vardı. Bütün cezaevi personeli saygı duyuyordu, mahkûmlar bir dediğini iki etmiyordu. İçeride çok rahat davranıyorduk. Herkesin çok çekindiği bir adam, müdür olmalı, avluya iner babamla sohbet ederdi.

Babamın ikinci kattaki ranzasına tırmanır, otururdum. Sigara dumanından göz gözü görmezdi. Babam bana gazete okurdu. Bir şeyler anlatırdı, masal gibiydi anlattıkları. Şimdi tek bir sözcük bile aklımda kalmamış. Büyüdükten sonra fark ettim ki babam çok konuşkan biri değildi. Beş yaşındaki sevgili kızıyla ne konuşurdu o ketum adam.

Uykum gelirdi… Sigara ve ter kokulu battaniyeyi burnuma kadar çeker uyurdum.

Annem hamileydi babam içeriye girdiğinde. Leyla, babam içerdeyken doğdu. Ferda, çok küçüktü, anımsaması olanaksız. Onu sık götürmezlerdi babama. Belki birkaç kez. Dedim ya, ben çok ağlardım, zaptemezlerdi.

Leyla’nın doğduğu günü de anımsıyorum. Sonradan dediklerine göre zor bir doğum olmuş. Ben durumu tam anlamıyorum. Kız oldu dediler, adı Filiz olacak dedi anneannem. Başladım sızlanmaya, teyzem kucağına aldı beni, “Filiz değil, Leyla olacak.” dedim. Anneannem “Sen anlamazsın” diyecek oldu sanırım, kendimi yere attığımı anımsıyorum. Kardeşimin adı Leyla oldu. Anneannem bana hiç kıyamazdı. Ne çok şımartırdı beni.

Bir gün, annemle babama yemek götürmek üzere çıktık. Çok soğuk karlı bir gündü. Her taraf buz. Annemin çok tatlı çimen yeşili bir mantosu vardı. Ayaklarında da ince topuklu ayakkabılar. Bir elinde sefertası, bir elinde ben. Çıkmaz sokağın başına geldik, annemin ayağı kaydı, yere düştü, sefertasındaki çorba üstüne döküldü. Annem doğruldu, ağlamaya başladı. Birlikte ağladık, ağladık, ağladık. O gün babama yemek gitti mi, anımsamıyorum.

Komşumuzun kızı Suzan, benim yakın arkadaşım, okula başlayacak. Yaşım küçük, ben gidemiyorum. Ama o kadar üzgünüm, o kadar kederliyim ki, bana kıyamadılar. Suzan’ın dayısı öğretmendi. Bir yolunu buldu, beni de Suzan’la birlikte okula yazdırdı.

Babam çıktığında Leyla ona uzunca bir süre yaklaşmadı, zor ısındı. Bunu ben anımsıyor muyum, yoksa bana çok sık anlatıldı da benim anım haline mi geldi, bilmiyorum. Çünkü kafamda fotoğrafik bir anı değil bu.

Sonradan öğrendim. Babam, mahkemesi başlar başlamaz memuriyetten ayrılmış. Hüküm giydikten sonra memuriyetinin düşmesine fırsat vermemiş. Çıktıktan sonra rahatça dönmüştü görevine.

Akıllı adamdı, çok… Ve fedakârdı alabildiğine.

37 yaşındaki karısını 7 çocukla bırakıp göçüp gitmesi tek kötülüğü oldu...

Demek ki evlatlar atalarının kaderini de miras alıyorlar… Kader dedim ya, pek öyle değil, kader değil yani. Eğitim belki… Belki biraz genetik durumlar.

Ne bileyim işte, ama ben o babanın kızı olduğum için hep gurur duydum.

 

 

1 Kasım 2014 Cumartesi

ADI DAHA KONMADI


Sevgili yeğenim Bilgesu'nun yazmaya hevesini biliyordum. Arada yazdıklarını okur ve çok beğenirdim.
Şiir yazdığını bilmiyordum. Gönderdiği şiirleri okuduğumda büyük bir şaşkınlık yaşadım.
O küçücük yüreğinde ne derin duygular biriktirmiş, o sevgiyle gülen gözlerinin arkasında ne düşünceler yuva yapmış, bilmiyordum.
Ama çok gurur duydum, gönendim.
Bu güzel dizeleri paylaşmazsam olmazdı.
Bakalım sizler ne diyeceksiniz?
----------------------------------------------------------

 
Ben kimseye uymuyorum
Kalabalıklar arasındaki tek sessizliği buluyorum  
Canı yanan bir ağacın varlığına olan inancımı  
Yol kenarındaki bir kaplumbağanın telaşsızlığını   
Kendi içime gömüp kendimle anıp gülüyorum

***

İçim Nazım dolmuş
Yüreğim Piraye gibi atıyor
Gözlerim Münevver olmuş, mahmur
Sözlerim telaşlı Balaban gibi
Ama gel gör ki
Sadece ürkek bir kuş memleketli...

 

Kaç kez dilemiştim maviye bakarken kırmızıyı görmeyi
Bilmem ne kadar oldu ateşin içindeki buz eriyeli
Korkaktı ve akla daima uzaktı
Ama bakıyordu biliyordum
Uzaktan o hasretli gönül kokan bahar…

 
Yarın bilinmiyorsa bizim için, biliniyorsa karanlık içindi
Yaşamak için zincirleri tek tek koparırken
Onu seviyorsan senin, sevmiyorsan sessizliğindi
Karşıya geçmek için son bir fırsatsa ellerin
Sımsıkı tutuyorsa sevgin, tutamıyorsa dizelerindir...

 
Sana bırakacağım en değerli mirasımdır kelimelerim canım kardeşim
Maviliklerde büyütmek istediğim aşk eğer benden önce gitmişse bitiş çizgisine
Benim yerime de yaşa onu öp gözlerinden
Lakin hala geride kalmış bekliyorsa
Benim yerime de düşle uzat ömrünü


Kapanmış dişlilerin arasındaki tek tük yağ damlası
Yerin üzerinde koca bir delik altında insan fazlası
Taş mı o ne olduğu belirsiz kalbin
Saksı da hoş, ellerinde çirkin insan kavgası...

 
Ayraçlardan bile oyuncak yapan bizlerdik
Sayfaları çevirirken hem kendini kaybeden hem de bulan delilerdik
Az biraz yok değildi kafamızda hani
Hepimiz beklerdik doktor kapısında
Tahtaları eksik demişlerdi her birimize
Hatta daha da ileri gidip bir saksıyı naçizane beynimize benzetmişlerdi
Üşenmemişlerdi asırlarca yerde duran yapraklara basmaya
Haliyle kalkıp da gidememişti hiçbiri
Şimdi hala aynı yerimizdeyiz
Delilik ise sürekli ilerleyen zamanla gelişen
Üretirken tükettiğimiz basit bir besin.
 
ANKARA
BİLGESU ÖZBİLEN
 
 
 
 
 
 
 

26 Ekim 2014 Pazar

İĞNEYİ KENDİNE BATIRMAK

Bugün bir arkadaşım anlattı. Çok öfkeli ve şaşkındı.

Kızı 4. sınıfa gidiyor. Öğretmenin verdiği Türkçe dersinden bir ödevle ilgili annesine soru soruyor. Anne, yardımcı olmak için defterini istiyor yavrusunun. Çocuk defteri veriyor annesine... Anne ne görse beğenirsiniz...

Defter boş... Bomboş, tek bir sözcük bir yana, çizik bile yok defterde.

 Kızının bir hatası olabileceğini düşündüğü için, kızının bir arkadaşının annesini arıyor, Türkçe defterini kontrol etmesini istiyor. Aldığı yanıt aynı. Defter boş, bomboş. Öğretmen olduğum için bana dert yandı. Benim şaşkınlığım da ondan geri kalmazdı.

 Meğer öğretmen fotokopi veriyor ve onlardan çalışmalarını istiyormuş çocukların.

 Türkçe dersini fotokopi üzerinden veren bir öğretmen. Oysa Türkçe dersi sürekli yazmayı gerektiren bir derstir. En iyi öğrenme yollarından biri yazarak öğrenmedir.

 Hiç mi sözcük çalışması yapmadı, bu sözcükleri cümle içinde hiç mi kullandırmadı, metni anlamasını sağlamak için hiç mi soru yöneltmedi, hiç mi bir anı, bir öykü yazdırmadı, bir kitap özeti çıkarttırmadı, hiç mi dil çalışmaları yaptırmadı?

 Senin önemsemediğin, fotokopiye indirgediğin ders Türkçe dersi sayın öğretmen...

Çocuğun etkili ve güzel yazmayı - konuşmayı öğrenmesi gereken ders.

Çocuğun yazıyla veya konuşma yoluyla kendini ifade edebilme becerisi kazanması gereken bir ders. 

 Türkçe dersinin bu anlamdaki başarısı diğer derslerdeki başarının anahtarıdır.

Okuduğunu anlamayan, ifade yeteneği gelişmemiş bir çocuğun matematik dersinden başarılı olması beklenemez.

Hayatta başarılı olması neredeyse olanaksızdır.

 İtiraf ederim ki veliye şikâyetçi olmasını öğütledim.

Böyle bir öğretmen aldığı üç kuruş bile olsa o parayı hak etmiyor.

 Fotokopi öğretmeni...

 Ver çocuğun eline fotokopiyi, kendi okusun ya da okumasın, ne gam!.. Sen görevini yapmış oldun, öyle mi?

 O çocuğun sağlam bir anadil eğitimi alması o defterlerin yılsonuna kadar en az iki kez dolmasıyla orantılıdır.

"Defterin dolması" derken, emekten, yazmaktan, anlatmaktan söz ediyorum sayın öğretmen...

 Emekli bir Türk dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak, seni şiddetle kınıyorum kolaycı, beleşçi öğretmen.

19 Ekim 2014 Pazar

DELEGELİK: KURT KAPANI

DELEGELİK: KURT KAPANI
Öyle görülüyor ki siyasi partilerdeki delegelik sistemi defolu bir sistem oldu.
Demokrasiyi içine sindiremeyenlerin,
Parti içinde demokrasiye tahammülü olmayanların,
Parti içinde diktacılık oynayanların,
Siyasi entrikalarını ilelebet sürdürmek isteyenlerin  sistemi…
Delegelik sistemi demokrasiye arkadan dolanmak isteyenler için gerekli…
Delegelik sistemi parti üyeleriyle uğraşmak istemeyen kolaycılar için gerekli…
Üyelerin açacağı beklenmedik sorunlara karşı kendini koruma altına almak isteyen yöneticiler için gerekli…
Düşünün… Mahalle bazında delege seçiliyor. Hiç kimse “Ben adayım.” diye ortaya çıkmıyor. Birilerine “Sen bizim adayımızsın.” denmiş ve mahalle üyelerinden oy isteniyor. Bu durumun istisnaları yok mu? Elbette var. Ama istisnalar kuralı bozmuyor işte.
O delegeyi belirleyen tek ölçü, onun kullanılabilirliği…
Acı ama gerçek…
Niğde’de, örnek veriyorum, üye sayısı 3000… Bu üç bin kişinin aklına güvenmezmiş gibi “Hadi, seni temsil edecek kişileri belirle.” deniyor.
Partisinin il başkanını seçmek için üyeye fırsat verilmiyor, her nedense üç bin üye adına karar yetkisine sahip 160 kişi söz sahibi oluyor.
İl başkanı mı seçilecek, belediye başkan adayı mı belirlenecek, milletvekilliği adayları mı belirlenecek gelsin delegeler, delege sultası.
Yaşanan süreçlerin hiçbir anında, hiçbir gelişmede üye yok.
Beni yönetecek il başkanını üye olarak ben seçmeliyim.
Beni yönetecek belediye başkan adayını üye olarak ben seçmeliyim.
Beni temsil edecek milletvekili adayını üye olarak ben seçmeliyim.
Kerameti kendinden menkul, benim hoşuma gitmeyecek her türlü hatayı yapma potansiyeline sahip biri benim adıma partide söz sahibi olacak. Bırakın kendi hatamı ben yaparım.
 
Bir de doğal delegelik var ki, evlere şenlik.
İl, ilçe başkan ve yöneticileri doğal delege.
Belediye meclis üyeleri falan doğal delege.
Neden? Kimse güya nedenini bilmiyor.
Ama işlerine bir geliyor ki… Tadından yenmez.
DELEGELİK SİSTEMİ SİYASİ PARTİLER İÇİN BİR KURT KAPANIDIR.
DEMOKRASİYİ İÇİNE SİNDİREMEYENLERİN,
DEMOKRASİYE ARKADAN DOLANANLARIN
YA DA
 DEMOKRASİYE EL ENSE ÇEKMEK İSTEYENLERİN SİSTEMİDİR.
O KADAR.

İlhan Abi

  Yeni kitabım da geldi. Şükran Soner’in ölümünden sonra yapılan bir programda Barış Pehlivan, Miyase İlknur’un   İlhan Abi adlı anı-biyog...