27 Mayıs 2018 Pazar

Atatürk ve Nazım Hikmet

Bugün geçmişi deşeliyor ve Nazım'la ilgili anıları okuyordum.
Elime Nazım'ın affı için Atatürk'e yazdığı mektup geçti. Çok duygulandım, ağlamaklı oldum, burnumun direği sızladı.
Edebiyatın iki yüzü vardır: Ön yüzü, arka yüzü...
Ön yüzünde  eserler vardır. Kimin, neden, nasıl yarattığına aldırmadan okuduğumuz eserler...
Ön yüzü çok gösterişlidir, etkilidir, ağulu aşı bal eder, savaşı keser, baş alır, can kurtarır, yeryüzünün en etkili duygusunu yani aşkı anlatır; tarihtir, emektir, isyandır, özgürlüktür. Uyandırır, aklı kılıçtan keskin hale getirir...
Arka yüzü genellikle acılar biriktirir, hüzünler, esaretler, kavgalar, aşklar kısaca yaşanmışlıklar biriktirir.
Ön yüz, arka yüzün üzerinde parıldar...
İşte hiç ilgilenmediğimiz, merak bile etmediğimiz bir arka yüz, bir mektup ve öyküsü.
Bu mektup beni alt üst etti. Ata'nın zamansız ölümüne mi, çok değil, bir yıl daha yaşasaydı, bugün bambaşka bir Nazım'ı tanıma olasılığının elimizden alındığına mı yanayım, bilemedim.
Bu mektup, Atatürk'ün hastalığının ağırlaştığı bir dönemde yazılmış ama Atatürk'ün eline geç(e)memiştir. Atilla İlhan bu mektubun bilerek Ata'dan gizlendiğine inanıyor.
Bu düşüncesini de Falih Rıfkı'nın anılarına dayandırıyor.
Falih Rıfkı Atay'a göre ATATÜRK, meclis koridorlarında Nazım'ın affı ile ilgili konuşmaları duyunca çok üzülmüş. Falih Rıfkı'ya bu sözleri aktarmış:
"‘Vesika yokmuş ha!.. Delil bulunamazmış ha!.. Biz onu Divanıharbe mahkûm ettirelim de, gününü görsün!..’ Nâzım Hikmet hapiste iken, onu her düşünüşte, bu sözü hatırlayarak, yok yere çile çekmesini içime yediremezdim”
(Dünya, 2 Mayıs 1965)
Yine Atatürk Nazım'ın suçsuz olduğuna inandığını, hakkındaki iddiaların düzmece olduğunu da söylüyor.
Edebiyatın arka yüzünde yazılan öykülere bakılırsa Atatürk Kazım Karabekir'i, Fevzi Çakmak'ı hatta İnönü'yü çiğneyip geçememiş. Cumhuriyetin ilk yıllarında kurucu dengeleri gözetmek adına bu anlaşılabilir. Aklıma Atatürk'e diktatör diyenler geldi; öyle olsaydı bu dengeleri önemser miydi?
Her neyse, gelelim mektuba...
**************
“...Cumhurreisi Atatürk’ün Yüksek Katına / Türk Ordusunu ‘isyana teşvik’ ettiğim iddiasiyle on beş yıl ağır hapis cezası giydim. Şimdi de Türk Donanmasını ‘isyana teşvik etmekle’ töhmetlendiriliyorum. /Türk inkılâbına ve senin adına and içerim ki suçsuzum / Askeri isyana teşvik etmedim. / Kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamlesini anlayabilen bir kafam, yurdumu seven bir yüreğim var. / Yurdumun ve inkılâpçı senin karşında alnım açıktır. / Yüksek askeri makamlar, devlet ve adalet, küçük bürokrat rejim düşmanlarınca aldatılıyorlar. / Askeri isyana teşvik etmedim. / Deli, serseri, mürteci, satılmış, inkılâp ve yurt haini değilim ki, bunu bir an olsun düşünebileyim. / Askeri isyana teşvik etmedim. / Senin eserin ve sana aziz olan Türk dilinin inanmış bir şairiyim. Sırtıma yüklenen ve yükletilecek hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirdim. Büyük işlerinin arasında seni bir Türk şairinin felâketi ile alâkalandırmak istemezdim. / Bağışla beni. / Seni bir an kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen bu ‘İnkılâp askerini isyana teşvik’ damgasının ancak senin ellerinle silinebileceğine inandığımdandır. / Başvurabileceğim en inkılâpçı baş sensin / Kemalizmden ve senden adalet istiyorum. / Türk İnkılâbına ve senin başına and içerim ki suçsuzum...”

1 Şubat 2018 Perşembe

İNSANLAR ÂLEMİ

Bugün, hava pek bir güzel. Kışın ilkyazdan çaldığı bir hava… Öyle yumuşak, öyle ılık, pamuk gibi. Oysa şubatın ilk günü.
Canım yürüyüşe çıkmak istedi. Dizlerim, ayaklarım açılır, markete dek yürümek iyi olur, diye düşündüm. Yürümezsem dizimin ağrılar dayanılmaz oluyor.
Çıktım, bir keyifliyim, bir keyifliyim deme gitsin.
Yüzümü döndüm güneşe, “Yolunu şaşırdın, biraz erken parladın ama olsun, hoş geldin, sefalar getirdin. Şimdi zerdaliler de bademler de şaşıracak” dedim.
Alt geçidi geçtim, istasyonun önüne çıktım. Bir araba duruyor önümde. Arka camı kocaman bir bayrakla kapalı. Lacivert  bir şahin. Sürücü pencereyi açmış, oldukça sesli, telefonda konuşuyor.
Rampa tırmandım ya, yorulmuşum, soluklanmak için durakladım. Sürücü buralardan değil, belli. Birilerine bulunduğu yeri anlatmaya çalışıyor.  Derken “TCDD BOR diye bir şeyin önümdeyim ya.” cümlesi geldi, kulağımın  ve aklımın içine kurşunu sıktı.  İstasyonun üstündeki yazıyı okuyor. Döndüm adama baktım. Hala etrafta yerini belirleyecek bir şeyler aramaya devam ediyor.
“ Bakın, o ‘TC’ var ya, Arabanızdaki şu koca bayrak o TC’nin sembolüdür. Etrafta gördüğünüz şu yol da devlet demir yoludur. O bina da Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları istasyon binasıdır.” Demek geldi içimden. Ancak bir de yılgınlık çöktü üstüme, döndüm, yürüdüm gittim.
Markette biraz dolandım, canım bayağı sıkılmış. Taşıyabileceğim kadar bir iki şey aldım. Kasada sıra var ama yoğunluktan değil. Bir adam elindeki büyükçe bir tuvalet kâğıdı paketini iade etmeye çalışıyor. Kasiyer üstündeki avuç içi kadar yırtığı bahane edip almaya yanaşmıyor. Sorumluyu çağırdılar, geldi. Olayı dinledi ve “Olmaz bu yırtık paketi alamayız.” dedi. Adam söylenerek dönüp giderken bu kez dayanamadım.
“Paketin nerede yırtıldığı belli mi? Adam kendi yırtmış bile olsa almak zorundasınız, daha dün alınmış bu ürün. Suç işlemektesiniz.” dedim. Mağaza sorumlusu olduğunu sandığım şahıs yüzüme bakıyor bön bön.
Adama seslendim, “Geri dönün, almak zorundalar, gitmeyin.” dedim. Adam “Boş ver, Allah belalarını versin.” dedi ve uzaklaştı. Garip bir köylü vatandaş.
“Şimdi bu adam sizi şikâyet etse kazanmaz mı, haksız mı?” dedim o sorumlu sorumsuza.
“Aman, şikâyet etmezse hatırım kalır.” dedi.
Duyduklarımın şokundan elimdekileri alayım mı bırakayım mı, bilemedim.
Neyse işte…
Tekrar dışarıya çıktığımda, (Çağrı Marketten yani) yüzüme ılık ılık vuran güneşi görünce derin bir nefes aldım, bir daha, bir daha…
İnsanlar âlemi işte…
Evim evim güzel evim, diyerek döndüm evime.



28 Ocak 2018 Pazar

Merhaba Adlı Şiirin Hüznü

MERHABA

Merhaba İlhan
İşte Enver Abiyi de getirdik yanına
“Şu dünyada
Ayrılık var
Ölüm var
İlle de zulüm var”
Diyen ozanı.
Gülüşünden su içişine kadar
Halk olan adamı

Mezarlarınız biraz aralı
Ama atsan
Ulaştırırsın sigaranı

İki gözüm ona iyi bak
Dünyaya küskün gitti biraz
Zemheride çiçek açmış
Acılı, suskun bir topraktır o
Seslenmezsen
Merhaba demez

Hastadır, koluna gir
Yürüyemez
Ayakları tutuk.
Bağışla ilhan
Öyle ya
Senin de kaburgaların kırık

      1982 – Metin Demirtaş

İlhan Erdost, ölümü 7 Kasım 1980
Enver Gökçe, ölümü 19 Kasım 1981

Yayıncı İlhan Erdost 12 Eylül darbesini izleyen günlerde abisi Muzaffer Erdost’la birlikte gözaltına alındı. Bir astsubayın emriyle dövülerek öldürüldü. (O zulmü iki satıra sığdırmak bağışlanmaz ama affınıza sığınıyorum.)
Ölümünden sonra ağabeyi, kendi adına O’nun adını ekleyerek adını Muzaffer İlhan Erdost yapmıştır.

Enver Gökçe, toplumcu şiir anlayışıyla yazdığı şiirlerle halk olmuş, halka mal olmuş büyük bir devrimci şairdir.
Ömrü hapishanelerde, sürgünlerde geçmiştir.
Hapislerde kaptığı hastalıklar yüzünden doğduğu köye çekilmiş, köylüleri tarafından bakılmıştır.
Ankara’ya dönmüş ve ömrünü bir huzurevinde tamamlamıştır. (O müthiş yaşamı böyle kısacık özetlediğim için af diliyorum.)

ENVER GÖKÇE
Kadersizdi,
Kadersizliği
Ölümünden sonra da devam etti.
Natalie Wood ile
Aynı günlerde ölmeseydi,
TRT'de ona da sıra gelecekti.
Bir ağlayan
Eğin türküleriydi,
Ona da şükretsindi...
                   Metin Demirtaş

Muzaffer İlhan Erdost’un Enver Gökçe şiiri için söyledikleri:
"Enver GÖKÇE'nin şiiri, güz ekini gibidir. Kırsal alandan gelenler bilirler, sonyazda, yani güzün ekilen buğday, ilkyazla birlikte eriyen karın altında filizlenir. Soğuğa, kırağıya dayanıklıdır. Kurağa dayanıklıdır. Nice boralar, fırtınalar ya da Anadolu'nun kavurucu sıcağı ortasında, eğilip bükülmez, boy verir, başak verir. Böyle dayanıklıdır, Enver GÖKÇE'nin şiiri. Enver GÖKÇE'nin şiiri harman olur, bağ olur. Savrulur. Bir yandan bizim bilincimizi ve direncimizi pekiştirirken, bir yandan da devrimci şiirimizde özgün bir tohum olarak yineler kendini..."



2 Ocak 2018 Salı

Etik Olan Nedir


Ahlaki yozlaşma sağ ve dinci kesimin karakteristik özelliğidir diyebiliriz… Bu gerçekliği kendi politikacıları da zaman zaman dile getirirler.
Daha geçenlerde AKP’li bir vekil, “Solcular rüşvet kabul etmiyor, devlet malına göz dikmiyor.” dedi. Bir itiraftı bu, acı acı ne mal olduklarını itiraf ediyordu muhterem. Gerçi ağzından kaçırmıştı ama olsun.
Parlamentoda bir gün bile vekillik yapmamış olan Merve Kavakçı, yeniden vatandaşlığa alınarak, maaşları faiziyle kendisine ödendi, emeklilik hakkı verildi.
2 Mayıs 1999’da TBMM’de ant içme törenine başörtülü gelince meclisten çıkartılan Kavakçı Bakanlar kurulu kararıyla ABD vatandaşı olduğunu bildirmediği için vatandaşlıktan çıkartıldı.
Yani ABD vatandaşı olduğu halde meclise girip bunu da saklamakta bir beis görmemişti.
Kavakçı o parayı, tüyü bitmemiş yetimlerin hakkını çatır çatır yemekte de bir sakınca görmedi. “Bu parayı ben hak etmedim.” demedi.
O cenahta bu normal karşılanıyor.
O cenaha biz de bu ahlak dışı durumu yakıştırıyoruz.
Bizde durum ne?
Bizde Merve Kavakçılar vb. yok mu?
Sayıları çok az da olsa elbette var, olmaz mı?...
Tek farkla ki; bu bizim canımızı çok yakıyor; üzülüyor, utanıyoruz. Bağışlayamıyoruz.      
O kişileri kendi ellerimizle manen infaz ediyoruz. Hani neredeyse nefes almalarına bile izin vermeyeceğiz.
İyi de ediyoruz. Heveslisi varsa da içimizde barınamıyor çünkü.
Ben Türkücü Sabahat Akkiraz’a çok kızıyorum. Hani neredeyse türkülerini bile dinlemeyeceğim.
Hiç kimse kapısına gidip yalvarmadığı halde, kendiliğinden, gönül rızasıyla vekil olmuştu.
Vekiller asıl mesleklerini sürdürmeyi bırakırlar… Vekil maaşıyla idare ederler. Etik olan budur. Dünyada da bu böyledir. Fransa’da asıl mesleğini sürdürdüğü ortaya çıkan vekil istifa etmişti.
Bu kural bizde işlemez.
Buna sadece CHP’li vekiller uyuyor. Diğerleri uyar gibi yapıyor, siyasi güçlerini asıl işlerini kolaylaştırıcı bir referans olarak kullanıyorlar.
Ama, tanınmış bir istisnası var CHP’nin.
Sabahat Akkiraz, mecliste çok az oturuma katılmıştır. Meclisin en devamsız vekili sıfatını taşırdı. Özellikle yurt dışında verdiği konserlerden, sahne çalışmalarından fırsat bulup da milletin vekili olamamıştır.
Bu durum kendisine anımsatıldığında halkın sanatçısı olduğunu, hiçbir gücün kendisinin mesleğini icra etmekten alıkoyamayacağını söylemişti. Milletin vekili olduğunu unutarak…
Bu ayıp mecliste, mensubu bulunduğu parti tarafından yüzüne vuruldu muydu, bilmem. Ancak çok tepki olduğunu ve bir daha da aday gösterilmediğini anımsıyorum.
Sabahat Akkiraz, devam etmediği meclisten vekil maaşını aldı, emekliliğe resmiyette hak kazandığı için emekli maaşını da alıyor.
Bir de Şafak Pavey var; benim gök gözlü kızım… Yüreği de gökyüzü kadar engin, aydınlık, ışıltılı… Buram buram insanlık kokan, emek kokan, adalet kavramını içselleştirmiş bir kadın. Vatanına, insanlarına sevdalı…
Yaralı bir güvercin yavrusu ama inadına sağlam, kaya gibi, çelik gibi, toprak gibi de cömert, yumuşacık …
Genel başkanın ısrarıyla aday olup ikinci kez girdiği mecliste hastalığı nedeniyle devamsızlık yapmak zorunda kalmış.
Mecliste bulunmadığı halde vekil maaşı almayı kendisine yakıştıramadığı için milletvekilliğinden istifa etti.
Yetmedi, hak ettiği halde emeklilik haklarından da vaz geçti.
“Ben bu yoksul halkın hakkını yiyemem.” Sözleri bu…
Başka geçim kaynağı yok üstelik. Çalışması da zor…
İşte size üç kadın…
Üç kafa yapısı, üç vicdan…
Hangisini evinize alırdınız?




5 Kasım 2017 Pazar

İSİMSİZ YAZI






Eve girer girmez bilgisayarın başına koştum.

Duygularım tazeliğini yitirmeden, yüreğimde bayatlamaya bırakılmışların arasına karışmadan…

Parmaklarım çok üşümüş, anlaşılan bayağı soğukmuş dışarı, fark etmemişim.

Çıkarken yüzüme vuran serin hava, hafif esinti, kapalı ve yağdı yağacak hava ne güzeldi. Evde bayağı sıkılmışım, belli.

Bizim mahalle bayağı sakindir, etraftaki bahçeli evler direniyor.

Ağaçların yaprakları ağır ağır savruluyor; sarı-yeşil-kızıl, ne güzel.

Bastonum artık yük değil, şaşırdım. Kolumun altına aldım, elli metre kadar bastonsuz, hızlıca yürüdüm. Gençler geçiyor yoldan tek tük, önden gelenler, arkadan gelenler…

Bana öylesine ilgiyle bakıyorlar… Baktım, bakışlarda şefkat var, ne güzel.

İyi ki yaşıyorum, dedim; bulutlara şükrettim, savrulan yapraklara, serin serin yüzüme çarpan rüzgâra şükrettim.

İstasyonun alt geçidindeki rampayı eskisinden hızlı indim, buna şaşırdım.

Her zaman alt geçidin pisliği gözüme gözüme girerdi, umurumda olmadı, buna da şaşırdım.

İkinci rampayı çıkarken, merdivenlerden inen iki ergen gözüme çarptı. Çekirdek yiyordu birisi, yaklaşınca bana diğer elindeki Eti Tutku paketini uzatarak, “Alır mısın teyze?” diye sordu. “Hayır, teşekkür ederim" deyince, bu kez çekirdek ikram etti.

Çok şaşkınım.

Onlar merdivende ben rampada, arada bir duvar, iki korkuluk var. Ama çocuklar ısrar ediyor.

“Çok teşekkür ederim, siz ne güzel çocuklarsınız.” dedim, “Çok yaşayın, güzel günler görün, emi” dedim.

İçim bir ısındı, bir ısındı…

Hayat, gerçekten çok güzel. Bu dünyadaki tek zerre için bile yaşamaya değer.

Fırına bu duygularla girdim. Şöyle, bastıra bastıra bir günaydın çektim. Oysa saat 15.00 olmuş.

Hiç utanmadım.

Yolu uzatayım, dedim, (Doktor yürümelisin diyor ya…) burnuma ilk damla düştü, vaz geçtim.

Kendi caddemize çıktım. Yolun orta refüjüne yakın yürüyorum, yanlış yapıyorum ama burada yol düzgün, ayağım takılmıyor.

Karşımdan bir araba geliyor, sürücüsü kadın. Geçti, gitti. Bir baktım diğer yönden gelip öte yana durdu. “Gideceğiniz yere götüreyim”, diye sesleniyor.

“Çok teşekkür ederim, evim şurada. Hem benim yürümem gerekiyor.” dedim.

Çok güzel güldü.

Beni almak için yolunu değiştiren genç kadın, ne güzelsin!...

Bana ikramda bulunan yeni yetme, sen ne olağanüstü bir gençsin!...

Yaşamak ne müthiş şey!...

Tanrım, verdiğin hayat için teşekkür ederim.

Umut hala var, ne güzel, ne güzel!...

 

 

 

 

 

1 Eylül 2017 Cuma

ŞAİR ÇALMAK

Şair Çalmak

İçime kurt düştü;
İnternette bulduğumuz şiirlerin, sahibi sandığımız şairlere ait olmayabileceğini öğrendiğimden beri sanal ortamda okuduğum bazı şiirlere ihtiyatla yaklaşıyorum.
Çoğunu biliyorum, sevdiğim ozanlara ait olduklarına kuşkum yok.
Bazılarına, daha önceden okumadığım şiirlere rastladığımda, içimdeki kurt rahat durmuyor. Bu nedenle çok güvenli bulduğum bir iki şiir sitesinin dışında başka şiir sitelerine rağbet etmiyorum.
Hem internette yayınlanmayan şiirler çok çok fazla…
Karar verdim, kitaplardan beğendiğim şiirleri yazıp paylaşacağım. (Kütüphanemde epey şiir kitabı var övünmek gibi olmasın. J)
Yorucu olacak ama ne gam…
***
21. Yüzyılda, kitapların dışında, bilgi biriktirmenin bin yolunun kullanıldığı şu devirde, “isim çalmaya” neden gerek duyar insanlar?
Söyleyecek sözün varsa göğsünü gere gere kendi adınla yayınlasana…
Bu bana üç kağıtçılıktan farklı görünmüyor.
Hak ettiği değeri bulabilmek için bir ömür verilmiş sanatlara ihanet sanki. Şiire hakaret, şaire hakaret…
Buna sanal ortamın çanak tuttuğunu bilmez değilim. Çağımızın; hırsızlığı, üç kağıdı, gözü açıklığı, ahlaksızlığı kutsadığı düşünülürse gerekli ortam zaten hazır.
Can Yücel’in kızı Su, bu duruma çok üzülüyormuş, babasına saygısızlık yapıldığını düşünüyormuş.
Haklı. Çünkü bu hırsızlık en fazla Can Yücel’e çarpmış.
Nazım Hikmet, Neyzen Tevfik, Tebrizli Şems, Mevlana, Ömer Hayyam, Necip Fazıl ve dahi niceleri…
***
Eskiden de sevilen ozanlar taklit edilirmiş.
Çok ünlü, sevilen şiirlere nazireler yazılırmış, ama nazire şairleri adlarını gizlemezmiş. Bunlar okuma yazma bilen, öğrenim görmüş, saraya yakın, şanslı divan şairleriymiş.
Halk şiirinde durum azıcık farklı imiş. Halk şiirinde bir “gelenek, şair geleneği” söz konusuymuş. Çoğu mektep medrese görmemiş, okuma yazma bile bilmeyen halk şairleri sözlü edebiyat geleneğinin dikenli yollarında yürür, yazıya bile geçmeyecek olan o eşsiz, içten, biraz buruk
şiirlerini saz eşliğinde çalar söylerlermiş. Hem de anasının ak sütü kadar helal, temiz, saf dilleriyle…
Bana kalırsa sazla, müzikle şiirlerin okunması; müziğin kulakta kalıcı olmasından, bu şekilde şiirin de unutulmaktan kurtulması isteğinden kaynaklanıyor.
Zaman içinde bu ürünlerin sahipleri unutulabiliyor, şiirler pek çok değişikliğe uğrayabiliyordu.
Halkın belleğinde unutulmaz izler bırakan büyük halk ozanları, arkalarında, izlerinden giden, kendilerini gizleyip yazdıkları şiirleri ustaya mal eden alçak gönüllü insanlar bıraktılar. Bu bir gereksinimdi. Böylece ustalarının adlarını sürdürüyor, unutulmalarının önüne geçiyorlardı.
Ustaların adlarıyla çok sonradan yazılmış şiirler ustalıkta ve güzellikte asıl ustanın şiirleriyle yarışacak nitelikte olabiliyordu.
Aradan geçen yüzlerce yıldan sonra bu şiirlerin ustaya mı çırağa mı ait olduğunu ayırt etmek çok güç oluyordu.
Sabahattin Eyüboğlu bu duruma “şair geleneği” adını veriyor.
Pir Sultan Abdal ile ilgili incelemesinde “Pir Sultan Abdal Geleneği”nden söz ediyor. Pir Sultan tarafından söylenmemiş pek çok şiir var. Pir’in öğrencileri, takipçileri, hayranları aradan yüzyıllar geçse bile, Pir Sultan mahlasını kullanıp kendi eserlerini Pir’e, onun düşüncelerine adayabiliyor.

Yüre bire Hızır Paşa
Senin de çarkın kırılır
Güvendiğin padişahın
O da bir gün devrilir

Nemrud gibi Anka noldu
Bir sinek havale oldu
Davamız mahşere kaldı
Yarın bu senden sorulur

Şahı sevmek suç mu bana
Kem bildirdin beni Hana
Can için yalvarmam sana
Sehinşah bana darılır

Hafid-i Peygamberim has
Gel Yezid Hüseynimi kes
Mansurum beni dara as
Ben ölünce il durulur

Ben Musayım sen Firavun
İkrarsız Şeytan-ı lain
Üçüncü ölmem bu hain
Pir Sultan ölür dirilir

Şiirin son dörtlüğüne ilgi çekmek isterim. Pir Sultan’ın ölüp dirilmesi mümkün olmadığına göre, ölümünden sonra onun yaşamasını arzu edenler, düşüncelerini, ideolojisini, mücadelesini yaşatmaya çalışmış, Pir Sultan adı etrafında bir efsane oluşturmuşlardır. Yaşayan ya da dirilen, fani Pir Sultan değil, onun düşünceleridir, mücadelesidir, dilidir, şiirleridir...
Bugün Pir Sultan’ın öldüğü söylenebilir mi?

Yunus Emre’ye ait olduğu sanılan pek çok şiirin Yunus Emre geleneğine ait olduğu anlaşılmıştır.

“Derviş Yunus bu sözü
Eğri büğrü söyleme
Seni sıygaya çeker
Bir Molla Kasım gelir”

Yukarıda son dörtlüğünü alıntıladığım şiiri Yunus Emre ile ilgili bir menkıbeye dayandırırlar.
Yunus gibi bir gönül erini anlamaktan aciz bir mollanın, ölümünden yüzlerce yıl sonra, şeriata aykırı bulduğu için, Yunus’un şiirlerini yırtıp bir ırmağa atması, önüne yukarıdaki şiir çıkınca da korkunç bir pişmanlığa kapılması anlatılır bu öyküde.
Oysa ölümünden sonra gerçekleşen bir olayı anlatan Yunus Emre yoktur ortada. Yunus’un yolundan giden, ona büyük bağlılık ve hayranlık duyan bir başka tasavvuf ehlinin Molla Kasım’a verdiği ders vardır.
Yazımızın sınırları içinde birer örneği yeterli buluyoruz.
***
Bu durumun ne günümüzün ahlaksızca isim hırsızlığı ile ne de divan şiirinin nazire geleneği ile ilgisi var.
Nazire yazarı, seçtiği şiire nazire yazarken gizli bir kibirle hareket eder. Konusu, ölçüsü, nazım şekli, uyak ve redifleri aynı olan şiiri yazarken, asıl şiirin şairinden daha usta olduğunu kanıtlama gayreti ve arzusu taşır.
Oysa halk şiirinde bu durum büyük bir alçakgönüllülük, ustaya saygı, hayranlık, bağlılık biçiminde kendini gösterir.

“Yunus’u Yunus, Pir Sultan’ı Pir Sultan yapan; kendi sanatları, şiirleri, düşünceleri olduğu kadar, biraz da bu sadık, değerbilir, alçakgönüllü takipçileri olmuştur.” desek yanlış mı olur?
Kısaca, Nazım Hikmet’in, Can Yücel’in onca eseri elimizdeyken küstah şair hırsızlarına ihtiyacımız yok.


3 Ağustos 2017 Perşembe

DİL YARASI

                                                                                  29.07.2017
DİL YARASI

“Ben şimdi okula gider.”
Amma moda oldu bu abuk subuk söyleyiş.
İnsanlar düşünmeden, eğlenceli bir haber verir gibi kullanıyor.
Özgün bir buluş değil, doğru bir ifade değil, Türkçe cümle yapısına hiç uygun değil.
Nicedir sosyal medyada bu söyleyiş iğrenç bir biçimde yayıldı.
Taklitçiliğin ve bunun dayandığı cehaletin örneklerinden biri.
“Ben kaçar.”
“Ben denize girer.”
İnsan kendi ana dilini bilmezse, bilmediğini de farkında değilse…
İnsan anasının karnından çıkar çıkmaz işittiği dili, dualarla adı kulağına fısıldanırken işittiği dili, dinlediği ninnilerin dilini bilmezse…
Bu bilinç yoksa…
Her şeyden önce, Atatürk’ü anlayabilir mi?
Bırakın gerisini… Saymaya bile gerek yok.
Yazık…
Televizyonlarda, şimdilerde bir limonata reklamı dönüyor.
Yaşlı bir adam, “Bunca yıllık pastaneciyim, böyle limonata görmedim.” diye saçmalıyor.
“Bunca yıllık pastacıyım.” demeliydi.
Oyuncu, eski bir tiyatrocu olduğu için, dil kusuru katmerleşiyor bence.
 “ – ci” eki addan ad türeten bir ektir. Genellikle meslek adı türetir. Alan, satan, yapan, bir işle, bir hobiyle uğraşan, bir şeyi üreten, imal eden, alışkanlık adı, taraftarlık, bir zaman diliminde bir iş üreten, bir konuda görevlendirilmiş vb. anlamlarda sözcük türetir.
Örnekleyelim:
Odun-cu
Pasta-cı
İş-çi
Gece-ci
Nöbet-çi
Sabah-çı
(şaka-cı, yalan-cı, geri-ci, kin-ci, kader-ci, sol-cu, uyku-cu, barış-çı, fırsat-çı, halk-çı, inat-çı, yaltak-çı, milliyet-çi, Türk-çü…)

“Pastane” sözcüğü “pasta-hane” şeklinde yapılmış bir sözcüktür. Farça “hane” sözcüğü (Bkz. TDK Türkçe Sözlük) ile pasta sözcüğü birleşerek “pasta yapılan, pasta alınıp satılan yer, mekân” anlamında “pastane” sözcüğü oluşmuştur.
Yani “pastaneci” dediğimiz zaman “pastane yani bir mekân alan ve satan kişi” anlamı ortaya çıkar.

Sözünü ettiğim reklam daha çok çocuklara, gençlere yönelik bir ürünün reklamı. Yani hedef kitle gençler ve çocuklar.
Evimizin içine kadar giren bu özensiz, savurgan, bilinçsiz dil anlayışı, çocuklarımızın düşünme yeteneğini elinden alıyor.
Çünkü dilimiz ne ise düşüncemiz de odur. Düşüncemiz ne ise dilimiz de o olacaktır.
Görmezden gelmek, aldırmamak, umursamamak çocuklara, geleceğimize ihanettir.
***
Televizyon kanallarının bu konuda sorumluluk alması beklenir.
Ama asıl büyük yarayı onlar açıyor.
Her gün Türkçe’nin ayaklarına onlarca kurşun sıkmaktalar.
Yandaş ve yalakaların umurunda değil elbette. Arada bir Osmanlıca çığırtkanlığına soyunmaktalar. Yedikleri tek her herze bu.
Ama Halk TV ve diğer muhalif kanalların duyarsızlığına ne demeli?
Spiker haber okuyor. (Bu yazı kaleme alınırken)
“Resmi araçlar da sivil araçlarla aynı muameleye tabî olacak.”
“Tâbi” değil, “tabî” diyor; yazıda pek fark yok gibi görünüyor, ancak okurken “i ve a” seslerinin uzun ve kısa okunmasıyla ilgili vahim hata ortaya çıkıyor. Diksiyon ve vurgu sorunu yani.
Sözcük cümlede “bağlı” anlamında olduğu halde okunuş hatası yüzünden “elbette, evet” anlamlarında onaylama sözcüğü olarak kullanıldı.
Bu TV kanalını muhalif kimliği ile çok beğeniyorum ama dil konusunda günahı çok.

Söz Ola Kese Savaşı

Keleci bilen kişinin yüzünü ağ ede bir söz
Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz

Söz ola kese savaşı söz ola bitire başı
Söz ola ağılı aşı bal ile yağ ede bir söz

Kelecilerin pişirgil yaramazını şeşirgil
Sözün us ile düşürgil dimegil çağ ede bir söz

Gel ahî ey şehriyâri sözümüzü dinle bâri
Hezâr gevher ü dinârı kara taprağ ede bir söz

Kişi bile söz demini demeye sözün kemini
Bu cihân cehennemini sekiz uçmağ ede bir söz

Yürü yürü yolun ile gâfil olma bilin ile
Key sakın ki dilin ile cânına dağ ede bir söz

Yûnus imdi söz yatından söyle sözü gayetinden
Key sakın o şeh katından seni ırağ ede bir söz

Yunus Emre - 14. Yüzyıl





10 Haziran 2017 Cumartesi

Hasan Hüseyin’in Bedri’si




Ameliyat için moral depoluyordum; Hasan Hüseyin Korkmazgil – Acılara Tutunmak
Şu yukarıdaki dizeleri görünce içime bir sızı düştü; Bedrettin Cömert…
Şiirin biri kısaydı, tarattım.
Biri ise 47-58. sayfalarda, oldukça uzun. Adı, “Sonuçsuz Bir Telefon Konuşması”
Şair duyarlılığı ve bir dostu haince bir pusuda yitirmenin dayanılmaz acısı dökülmüş satırlara…

11 Temmuz 1978 Salı günü

Bedrettin Cömert’in aşağılık bir pusuda öldürülmesinin üzerinden çok yıllar geçti. Cömert’in katlini Doğan Öz, Kemal Türkler, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Turan Dursun, Musa Anter, Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hablemitoğlu cinayetleri takip etti. Acı dolu, kanla yıkanmış yıllar. Emperyalizmin kurduğu çatışma düzeneği son 40 yılımızı kırmızıya boyadı. Cinayetlerin bir bölümünün tetikçileri yakalanmış ama onları kiralayanlara dokunulamamıştır. Daha da ötesi büyük patron hakkında kimse tepki koyamamış, kimse bu vahşetin okyanus ötesi karargahını dillendirememiştir.
***
Ne acılar yaşadı bu ülke,
Ne acılara dayandı yüreklerimiz,
Bu son olsun derken,
Bundan daha büyük acı olamaz derken,
Hain pusularda ne canlar yok oldu…
En son Aybüke Öğretmenimizi, canımızı verdik hain, alçak, kalleş tuzaklara…
Bu son olsun…
Bu son olsun…
Bu son olsun…

                                                                                                                                                         

19 Mayıs 2017 Cuma

KIZGIN ŞİİR


İKİ ŞİİR İKİ ŞAİR

İki şiirimiz var bugün...
İki şair arasında nereden baksan 600-700 yüzyıl var.
Bu belirsizlik Kazak Abdal'ın doğum ve ölüm tarihlerinin kesin olarak bilinmemesinden kaynaklanıyor.
Kimi kaynaklar 15. YY'ı işaret ederken kimileri de 17. YY diyor.
Nihat Behram, (Çok şükür ve iyi ki) yaşıyor.
Aslında hiç önemli değil, bu tarihleri bilmesek de olur.
Önemli olan bunca zaman sonra, bu halkın yaşadıklarının değişmemiş olması.
Aynı tas, aynı hamam, derler ya; işte o hesap.
Düzen aynı düzen,
Soygun aynı soygun,
Sömürü aynı sömürü,
Yalan aynı yalan,
Talan aynı talan...
Anadolu'nun kaderi değişmiyor...
***
KAZAK ABDAL
Eşeği saldım çayıra
 Otlayıp karnın doyura
 Gördüğü düşü hayıra
 Yoranın da avradını...
Münkir münafığın soyu
 Yıktı harab etti köyü
 Mezarına bir tas suyu
 Dökenin de avradını
Derince kazın kuyusunu
 İnim inim inlesin
 Kefen dikmeye iğnesin
 Verenin de avradını...
Dağdan tahta getirenin
 Iskatına oturanın
 Talkınını bitirenin
 İmamın da avradını
Gammaz ile madrabazın
 Malı vardır da yemezin
 İkisin meyyit namazın
 Kılanın da avradını
Kazak Abdal söz söyledi
 Cümle halkı dahl'eyledi
 Sorarlarsa kim söyledi
 Soranın da avradını...
***
KIZGIN ŞİİR
Suskunluğu çare sayıp susanın
Sinsiliğin arkasına pusanın
Her rüzgârı yönü bilip esenin
Bilmem ki
Tasından mı fesinden mi başlasam.
Yola çıkıp yarı yoldan dönenin
Şişip şişip patlayarak sönenin
Yoksul tenindeki kancıl kenenin
Bilmem ki
Özünden mi yüzünden mi başlasam.
Perçemini paçavraya saranın
Tesbihine yalan dua dizenin
Şu dünyadan gayrısını süzenin
Bilmem ki
Bezinden mi gözünden mi başlasam.
Bey ardında köle olmuş gezenin
Üç kuruşa yalan dolan yazanın
Öz yurduna kuduz gibi azanın
Bilmem ki
Mülkünden mi kürkünden mi başlasam.
Sağa dönüp sola küfür edenin
Fukarayı koyun diye güdenin
Her pisliğin ardı sıra gidenin
Bilmem ki
Sözünden mi izinden mi başlasam
Duru suya tozun tozun sızanın
Çayır çimen acımadan ezenin
Can ardında avcı olup gezenin
Bilmem ki
Tozundan mı dizinden mi başlasam.
Nihat Behram

8 Mart'ı Anlamak

  Şöyle bir cümle dolanıyor ortada. Her okuduğumda çok üzülüyor ve sinirleniyorum. "Erkeğin adam olduğu yerde kadına her gün 8 Marttır....