6 Aralık 2019 Cuma

BEN BU FİLME BAYILDIM.

BEN BU FİLME BAYILDIM.
Bir film düşünün. Gözlerinizin önünden öylece akıp gidiyor. Sizin takılacağınız, dikkatinizi dağıtacak bir tek sahne bile yok. Nefes aldığınızı film bittikten sonra anlıyorsunuz. O anda, sanki dakikalardır içinizde tuttuğunuz hava bir anda boşalıyor.
Anlatılanları siz zaten biliyorsunuz ama ışığı başka bir cepheden alan bir nesneye baktığınızda şaşırdığınız gibi şaşırıyorsunuz.
En sarsıcı, en etkileyici olaylara geçişler bile öyle yumuşak ki… ama etkisi bir o kadar sarsıcı. İçiniz acıyor.
Girit göçmeni Mehmet Bey aslında biziz. Bizim de büyük hayallerimizin önünü 12 Eylüller kesmedi mi?
12 Eylül birden, sessizce, yumuşakça, sinsice giriyor filme. Acıları ve sonuçları ise korkunç.
Mübadele de öyle…
İnsanların korkunç acımasızlığı, hoşgörüsüzlük, insanlığın yüzüne yavaşça inerken acısı korkunç oluyor.
Mehmet Bey, ailesi, dostları nasıl bir sevgiyle direniyor, görmelisiniz.
Küçük bir çocuk işte bu iki dünya arasında kendini buluyor.
Çetin Tekindor oynamasaydı Mehmet Bey’i, bu film bu denli güzel olur muydu?
Ve diğer oyuncular…
Çağan Irmak büyük bir yönetmen. Eşsiz bir duyarlılıkla yaklaşmış oyuncularına. Onların içlerindeki o “kırılgan inceliği” nasıl ortaya çıkartmış, bilmiyorum. O kırılgan duyarlılık nasıl da bir direniş yeşertmiş. Ölümün bile bir başlangıç olduğu, her ölümden bir yaşam doğduğu..… Çağan Irmak bunu nasıl başarmış, bilmiyorum.
Bu filmde inadına umut var.
Ben bu filme bayıldım.
BEN “DEDEMİN İNSANLARI”NI İZLEDİM. (6 Aralık 2011'de Facebook'ta yayınlanmıştı.)

24 Ekim 2019 Perşembe

Agatha Christie'yi sever misiniz?

Agatha Christie'yi sever misiniz?
Ben çok severim. Hemen bütün kitaplarını okudum.
Yarattığı karakterlere bayılırım. Her kitabında zihnimin açıldığını, olayları ve insanları daha net görmeye başladığımı düşünüyorum.
Agatha Christie okumanın iyi bir zihin jimnastiği olduğunu düşünüyorum.
Benim Ahmet Ümit'e haksızlık etmemin nedeni Agatha Christie'dir.
Nedense bizde yazılan polisiyeleri, bizzat polisiye yazan yazarların kendileri gibi, küçümsedim. Peyami Safa, Orhan Kemal, eserlerinden para kazanamayınca bu türe yönelmişler ve takma adlarla polisiye roman yazmışlar.
Arkadaşım Tuba Gedikli'nin ısrarı olmasa Ahmet Ümit'i okuyacağım da yoktu. Şimdi Ahmet Ümit okuma listelerimin ilk sırasında. Üstelik Ümit'in her eserini bir edebiyat baş yapıtı değerinde görüyorum. Polisiye kavramını yeniden düzenleyen bir yazar. Polisiyelerden edebiyat yapıtı olmaz diyenlerin yanıldıklarını kanıtlıyor.
Agatha Christie'nin kitaplarından uyarlanan filmleri de ilgiyle izledim. Filmler, diziler onun karakterlerine hayat verdi, gerçek kıldı. Kitaplardaki siyah beyaz sözcükler ete kana büründü adeta.
Ben yarattığı karakterlerden Miss Marple'ı daha çok severim. Sevimli yaşlı kadın Miss Marple, Poirot'dan daha yakın gelir bana. Poirot'nun kendini beğenmiş, züppe halleri biraz iticidir çünkü. Diğer kahramanları da sıkıdır ama bu ikisi sanki yazarı tanımlıyor gibiler.
Şu günlerde Agatha Christie'nin cana yakın karakteri Miss Marple'ın serüvenlerinin anlatıldığı bir dizi izliyorum. Alt yazıları okumada çektiğim sıkıntıya karşın (Sol gözüm tümüyle işlevini yitirdi çünkü.) bağımlısı oldum.
Bence siz de seveceksiniz; buraya linki bırakayım, belki izlersiniz.

15 Ekim 2019 Salı

Çav Bella

Bu şarkının İspanya İç savaşında Franco faşizmine karşı direnişçilerin şarkısı olduğunu sanıyordum. 😧
Dün bir arkadaşımın sorusundan sonra bu şarkının sözlerini paylaşmak için arama yaparken gerçeği öğrendim.
2. Paylaşım Savaşı'nda faşizme karşı direnen İtalya Komünist Partisi mensubu direnişçilerinin benimsediği anonim bir türkü-marş imiş.
Yanılgımı "Aman, faşizme karşı direnenlerin kim olduğu önemli değil. Türkü bütün dünyanın malı olduğuna göre yanılmış sayılmam." diyerek kendi aklıma mazur göstermeye çalışıyorum. 😊"
***
Çav Bella
İşte bir sabah uyandığımda
Çav Bella Çav Bella Çav Bella Çav Çav Çav
Elleri bağlanmış buldum yurdumun
Her yanı işgal altında
Sen ey partizan beni de götür
Çav Bella Çav Bella Çav Bella Çav Çav Çav
Beni de götür dağlarınıza
Dayanamam tutsaklığa
Eğer ölürsem ben partizanca
Çav Bella Çav Bella Çav Bella Çav Çav Çav
Sen gömmelisin ellerinle beni
Ellerinle toprağıma
Güneş doğacak açacak çiçek
Çav Bella Çav Bella Çav Bella Çav Çav Çav
Gelip geçenler diyecek merhaba
Merhaba ey kızıl çiçek
O kızıl çiçek partizanındır
Çav Bella Çav Bella Çav Bella Çav Çav Çav
Yiğit yoldaşlardan armağandır bize
Simgesidir özgürlüğün
O kızıl çiçek partizanındır
Çav Bella Çav Bella Çav Bella Çav Çav Çav
Düşen yoldaşlardan armağandır bize
Simgesidir sosyalizmin

AŞKTAN VE GÖLGEDEN – İSABEL ALLENDE ÜZERİNE

AŞKTAN VE GÖLGEDEN – İSABEL ALLENDE ÜZERİNE
Pek çok meraklı okur gibi, ben de Latin Amerika Edebiyatını sonradan tanıdım ama çok çabuk kapıldım.
Latin Amerika dünyanın acıları en çok biriktiren bölgelerinden biri.
Diller, uygarlıklar, uygarlıkların çatışması, kaynaşması, birleşmesi…
Darbeler, faşist diktatörlükler, direnen halklar…
İçlerinden biri, İsabel Allende benim için çok özel bir yere sahip.
Salvador Allende ile akraba olması, Allende faşist bir darbeyle öldürüldüğünde vatanını terk etmek zorunda kalması onu sevmemde çok etkili oldu.
Tarihin kaydettiği en eli kanlı diktatörlerden biri olan General Pinochet, Amerikan istihbarat örgütü CIA ile birlikte gerçekleştirdiği askeri darbe sonucunda 11 Eylül 1973 günü Şili’nin başına geçerken, ülkenin seçilmiş başkanı Salvador Allende de çarpışarak ölür. Aradan iki yıl geçmeden, soyadı nedeniyle sürekli ölüm tehditleri alan Isabel, çareyi kocası ve iki çocuğu ile birlikte Venezuella’ya kaçmakta bulur.
Romanlarını okudukça İsabel benim büyülü dilli kardeşim gibi oldu. Onun yazdıkları-yaşadıkları benim alnıma yazılıymış gibi.
***
Bir anısından:
“Ne iş yapıyorsun?” diye sordu, bir sohbet başlatma hevesiyle.
Bu soruya pek çok yanıt verilebilirdi. Orada sessizce durup bu sıkıcı yere beni getirdi diye kocama lanetler yağdırdığımı söyleyebilirdim, ama daha az felsefi olan bir yanıtta karar kıldım.
“Ben romancıyım.”
“Vay canına! Ne kadar ilginç! Emekli olduğumda ben de roman yazacağım,” dedi.
“Sahi mi? Peki şimdi ne iş yapıyorsunuz?”
“Ben dişçiyim,” diyerek bana kartını verdi.
“Ben de emekli olduğumda diş çekeceğim,” diye karşılık verdim.
***
“Hayatım acılar, kayıplar, aşk ve anılardan ibaret sanki. Kayıplar ve acı benim öğretmenlerim; beni onlar olgunlaştırıyor. Aşk tüm bunlara göğüs germemi mümkün kılıyor, bana keyif veriyor. Anılar ise yazdıklarımın özü.”
***
İsabel Allende’ye “büyülü gerçekliğin yazarı”diyorlar. Bu adı ilk romanı Ruhlar Evi ile kazandı.
Romanlarında lirik-destansı bir dil kullanır. Her biri bir belgesel özelliği taşıyan romanlar; olağanüstü aşklar eşliğinde bir halkın trajedisi, faşizmin kahrediciliği, acılar ve direnenlerin mücadelesini anlatır.
En son “Aşktan ve Gölgeden” adlı yapıtı okudum. Bu kitabı okuma serüvenim benim için övünülecek bir yolculuk değildi. Yapıtın olağanüstü güzelliği, benim Allende hayranlığım bu kitabın aylarca elimde sürünmesine engel olmadı. Okumaktan biraz uzaklaştığım bir döneme denk geldi.
Bittiğinde, neredeyse bir zafer kutlaması yapacaktım.
Pinochet adlı faşist kanlı zalimin bir ülkenin insanlarına topyekun nasıl acılar çektirdiğini görüyorsunuz.
Aşkın beslediği güzel ve yiğit insanları da…
Allende, bence yaşanmışlıktan beslenen bir Latin Amerika Bilgesidir.
***
Bir eleştirmen, sizin Garcia Marquez’den kopya çektiğiniz söyleniyor, ne dersiniz diye sorduğunda Isabel Allende, “Bak dostum, eğer bir dansçı olmak istiyorsan ve Nureyev gibi dans ettiğiniz size söyleniyorsa bundan daha güzel ne olabilir? Benim Marquez gibi yazdığımı söylediklerinde ben böyle hissediyorum. O bu asrın en güçlü yazarlarından biri ve benim onunla kıyaslanmam harika bir şey. Ama, kendisinin bundan hoşlanacağından kuşkuluyum.” diye cevap verecektir.
***
“Yazı yazmak hokkabazlık gibi bir şeydir: Şapkanın içinden tavşanlar çıkarman yetmez, bunu zarafetle ve inandırıcı bir şekilde yapman gerekir.”

19 Eylül 2019 Perşembe

Umut Hep Var

Geçmiş zamanlar, fotoğraflar, çiçekler, hayvanlar, doğa vb paylaşımlarım sadece ruhumu ve aklımı sağaltma çabası.
Bu dünyadaki güzelliklerden ve gelecekten asla umut kesmeme arzusu.
Güzel olan ne varsa anımsamaya, unutmamaya zorunluyum.
Nefes alabilmem buna bağlı.
Televizyon haberleri izliyor, gazete okuyorum:
Eskişehir'de üç köy, milli eğitimin Menzil dayatmasına direniyor, çocuklarını o sapkın tarikata teslim etmemek için savaşıyor..
Boğazım düğümleniyor, boğulacak gibiyim.
Köylüler kazandı; azıcık rahatladım.
Türkiye'deki avukatların neredeyse yüzde doksanını temsil eden barolar, Feyzioğlu'nun saraya yamanmasından rahatsız. Saray baroları ve diğer meslek birliklerini hizaya getirmek için yeni oyunlar peşinde.
Tıkanıyorum.
Bir yılda 500 civarında kadın öldürülmüş, binlercesi tecavüze ve şiddete maruz kalmış.
Boğuluyorum. Boğazımı bir mengene sıkıyor da sıkıyor.
Yıllardır alışveriş yaptığım esnaf birer birer yok oldu. Etrafımda tanıdık ne varsa artık yok.
Yaban ellerde gibiyim, yok olacağım diye korkuyorum.
Özgürlüklerin sadece adı kaldı. Kelepçelenmiş gibiyim.
Yıllarımı verdiğim mesleğim en itibarsız meslekler arasında. Eğitimde eşitlik ilkesi yok artık. Laboratuvarlar kapandı, kütüphaneler boşaltıldı.
Geçmişimi, ömrümün 50 yılını yitirmiş gibiyim.
Nereye baksam zulüm, nereye dönsem karanlık.
Bir yudum yaşam için çabalıyorum.
Biliyorum, "Kara gün kararıp kalmaz.."
"Belki bahtiyarlık değildir artık
boynunun borcudur fakat
düşmana inat
bir gün fazla yaşamak.” demiş ya Nazım, unutmamak gerek:
Şiirleri, ağaçları, çiçekleri, hayvanları, doğayı, güzel olan her şeyi...
Ve de insanı...

19 Temmuz 2019 Cuma

Şiir yazmak sancılı iş, zor iş.
Üç beş uyak tutturmakla yazılmıyor.
Bilgi ister, birikim ister, sonsuz, sınırsız hayal gücü ister, emek ister, çaba ister, alçak gönüllülük ister.
Şiir durmadan burnunu sürter insanın. Had bilmeyene haddini bildirir, yorar bitirir.
Burnu Kaf Dağı'nda olanların işi değildir yani.
***
SABAHA KADAR
Şu şairler sevgililerden beter;
Nedir bu adamlardan çektiğim?
Olur mu böyle, bütün bir geceyi
Bir mısraın mahremiyetinde geçirmek?
Dinle bakalım, işitebilir misin
Türküsünü damların, bacaların
Yahut da karıncaların buğday taşıdıklarını
Yuvalarına?
Beklemesem olmaz mı güneşin doğmasını
Kullanılmış kafiyeleri yollamak için,
Kapıma gelecek çöpçülerle,
Deniz kenarına?
Şeytan diyor ki: "Aç pencereyi;
Bağır, bağır, bağır; sabaha kadar."
(Garip)
Orhan Veli Kanık

Söze-Şiire Saygı


Söze-Şiire Saygı

Bedri Rahmi "Şiirin hasını ayak sesinden tanırım." diyor.
Ben de iyi şiiri, has şiiri biraz tanıdığımı düşünüyorum
Edebiyat öğretmenliği beni edebiyatla çok haşır neşir yaptı. Bundan çok kârlı çıktım. Edebiyat tarihi, edebiyat yolculuğumuz; şiir, öykü, roman, oyun çocukluğumdan beri ilgimi çekti ama bunu meslek edinmek çok başka duyarlılıklar kazandırdı bana.
Ama asla şiir yazma cüretinde bulunmadım. Haddim değil. Hiç bir şey bilmesem de haddimi bilirim.
Bu nedenle, bazı arkadaşların kendi yazdıkları metinleri şiir diye paylaşmış olmaları bende hafif burukluk yaratıyor. Şiir sanatına saygısızlık, şiir yolunda alın teri dökmüş, bedel ödemiş şairlere haksızlık gibi algılıyorum.
Paylaşımlarını beğenemiyorum, övgüler düzemiyorum. Kim olursa olsun...
Zaten gerçek şiire yaklaşan, gerçek şiiri soluyan, bu yolda cesaretle yürümesini dilediğim dostlarım da kendilerini öyle ulu orta göstermiyorlar. Gerçek sanatçı duyarlılığıyla alabildiğine alçak gönüllüler. Örneğin Ercan Özcan'ın bu yönünü tümüyle rastlantı sonucu fark ettim. Leyla Akgül de keşke şiire daha çok zaman ayırsa.
Çoğu halk şiirinden devşirilmiş imgelerle, mazmunlarla, halk şiiri biçimleriyle şiir yazanlara da dayanamıyorum.
Taklidi kolay gelebilir ama aslının yanından bile geçemez. Her yazılan metin Karacaoğlan'a, Pir Sultan'a, Nesimi'ye (.......) saygısızlık...
Şiirin yolculuğunu bilmeyen, şiir okumayan, has şiirle “hem-hal” olmayanların cüreti...

12 Haziran 2019 Çarşamba

Amca Kızım Çocukluğum

Dün çok güzel konuklarım vardı. Amca çocuklarım.
Dursun'la aynı yaştayız. Kızı ve iki sevgili torununu almış gelmiş.
Songül en küçükleri...
Dursun her zamanki Dursun. Yedisinde ne ise yetmişinde o... Fedakâr, vefalı, olgun, sevgi dolu...
Ne zaman görüşsek ya da ne zaman aklıma düşse bir çocukluk anısı gelir aklıma ve yüreğimin başına oturur.
Beş-altı yaşlarındayız. Bor'da, anneannemlerin evinin önünde oynuyoruz. Özlen kenarında... (Bilmeyenlere; Bor'un ortasından geçen derenin adı) Bahar ayları olmalı, çünkü derenin suyu iyice kabarmış.
Nasıl oldu bilmem, oynadığımız top, benim topum, dereye yuvarlandı. Bir çığlık atıp ağlamaya başladım. Öylece durmuş ağlıyorum.
Dursun, o koca yürekli çocuk, kardeşten öte kardeşim benim, hiç tereddüt etmedi, koştu ve dereye atladı. Nasıl yakaladığını hala anımsamaya çalışırım ama sadece o sahne silinmiş anıların içinden. Sırılsıklam olmuş, topu göğsüne sımsıkı bastırmış sudan çıktığını gördüm sadece.Saçlarından sular akarken kocaman açtığı gözleriyle bana bakıyor.
Onun o hali bana nasıl dokunduysa ağıdım kesileceğine katıla katıla ağlamaya devam ettiğimi anımsıyorum.
Benim entarilerimden birini giydirdiler Dursun'a. Onunkini yıkadılar ve astılar.
Gidip gelip kuruyup kurumadığını kontrol ettiğimi de unutmamışım.
Babamın içeride olduğu sıralar... Babasız kalmış emmi kızının üzülmesine dayanamayan, hiç düşünmeden kendini dereye atan kocaman yürekli kardeşim Dursun.
Dün çocukluğumu konuk ettim.
Çok güzeldi, birazcık hüzünlü ama sevgi dolu.


Gene Dil Üzerine

Yazıda ya da konuşmada anlamını bilmediğimiz sözcüklerden kaçınmak, bizi gülünç duruma düşmekten kurtarır. 
Ya da anlamını biliyoruzdur ama sözcük yabancı olduğu ve sık kullanmadığımız için yazılışını tam bilmiyor olabiliriz.
Türkçe'sini kullanmak işe yarar.
Tam tamına 38 yıl Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği yaptığım halde (Araları saymadım.) elimden sözlük düşmez. Masanın üstünde daima iki etimoloji sözlüğü hazır durur. 
İnterneti de etkin olarak kullandığım için TDK sözlükleri, Osmanlıca sözlükler elimin altındadır. Evin her köşesini gezen (Ne zaman gereksinim duyacağım belli olmuyor.) bir de yazım kılavuzum var. Dil Derneği'nin kılavuzunu kullanmayı yeğlerim.
İnsan oğlunun en büyük erdemi, bence, ne olduğunu ya da olmadığını bilmesidir.
Ben bir tek huyumdan çok hoşnutum; bilmediğimi bilirim, kabul etmekten utanmam. Sorarım, araştırırım, öğrenmeye çabalarım. Yaşım ilerlediği için kimi zaman iki kez sormak ya da okumak gerekiyor. Olsun, ne gam... Sonunda merakımı gideriyorum ya...
"Bilmiyorum." sözcüğüyle aram çok iyidir.
Her şeyi bilmek, her sözcüğün anlamını ve yazılışını bilmek olanaksız. Doğru bildiğimizi sandığımız bilgiler bile hatalı olabiliyor.
Sözlükler ve yazım kılavuzları bunun için var.
Lütfen kullanın.
Bilseniz de yabancı bir sözcük kullanırken anlamını ve yazılışını bilmiyormuşsunuz gibi davranın.

10 Mayıs 2019 Cuma

GÜLMEK BİZİ ÖZGÜR KILAR



Bilinen meseldir; hep anlatılır:

Eski zamanların birinde, bir ülkede, padişahın zevk ü sefahati yüzünden hazine tamtakır olmuştur.
Sarayın hizmetkârları, sarayın bahçesine dikecek lale soğanı, bunların arasında üstlerinde mumlarla gezinecek eğitilmiş kaplumbağa bulamaz olmuşlar.
Yeni saraylar için taaa, Çin ü Maçin’e ısmarlanan altın renkli mermerler taşınamamış, üstlenici Venedikli tacirler mala el koymuşlar.
Bir gün maliye nâzırı padişahın huzuruna varmış, çekine çekine durumu anlatmış. Padişah “Tiz vergiler artırıla” buyurmuş.
Nâzır, memleketin dört bir yanına ferman çıkarmış, vergilerin artırıldığını duyurmuş.
Bir süre sonra padişah merak etmiş ve nâzırını yanına emretmiş:
- Anlat bakalım nâzır efendi, vergi alma işi nasıl gidiyor?
- Ulû devletlûm, aldığımız vergiler yeterli olmamıştır.
- Pekâlâ, halk bunu nasıl karşılamıştır, neler düşünmektedir?
- İtiraz kimin haddine hünkârım, vergiyi ödüyorlar, işlerine güçlerine devam ediyorlar.
- Güzel! Tiz vergiler iki katına çıkarılsın.
Vergiler artmış, halk işine gücüne bakmış. Ama azıcık yorgun olduklarından daha az gülümser olmuşlar.
Padişah, duruma bakmış ve bu kez verginin üç kat artmasını buyurmuş.
Nâzır aldığı emirle halkın arasına girmiş, halkın nabzını tutmuş, gördüklerine o dahi şaşırmış.
Padişaha, halkın artık daha yorgun ve bezgin olduğunu ama hiç itiraz etmeden çalıştığını aktarmış.
Bu kez vergileri dört kat artırma buyruğu almış. Bunun sonucunda halkın kaşlarının çatıldığını, bir kısım halkın ağlamaya başladığını rapor etmiş padişaha.
Yeni buyrultu vergilerin beş kat artırılması olmuş. Raporda, bu kez, halkın alenen ağladığı, herkesin mutsuz olduğu anlatılmış.
Bunu öğrenen padişah:
- Vergiler altı kat artırala, diye gürlemiş…
Maliye nâzırı ve diğer anlı şanlı nâzırlar, omuzları ve göğüsleri nişanlarla dolu paşalar, korkarak, çekinerek itiraz edecek olmuşlar;
- Aman hünkârım, halk isyan noktasına geldi, sanki birazcık halka yazık oluyor gibi gibi gibi…
Bir daha gürlemiş padişah hazretleri:
- Ağlayan insanların kimseye zararı dokunmaz, ağlamaları iyidir, kendilerine acımaktan bize kızmaya vakitleri yoktur, yıkılın karşımdan, demiş.
Bir zaman sonra padişah nâzırdan tekrar rapor istemiş. Nâzır çıkmış halkın arasına, evlerin kapılarına kulak vermiş, çarşıyı pazarı dolaşmış, tarlaları, bağları bahçeleri gezmiş. Gezmiş ki ne görsün?
İnsanlar bir yandan çalışıyor, bir yandan deliler gibi gülüyor. Bir yandan şakalaşıyor, birbirlerine eşek şakaları yapıyorlar ama kimse kimseye kızmıyor, daha çok gülüyor. Gayr-ı müslüm müselmana, müselman müslüman olmayana şakalar yapmakta, birlikte gülmekteler. Âşıklar, ellerinde saz her yerde çalıp çığırmakta. Sokak başlarında karagöz perdesi kurulmuş, çocuklara tuhaf hikâyeler anlatılmakta. Çocuklar gülüyor, çocuklar, çok gülüyor.
Kapı önlerine konmuş kaplardan su içen kediler gülüyor, onları izleyen köpekler gülüyor…
Paniğe kapılmış nâzır efendi, eteklerini savura savura saraya koşmuş. Davet bile beklemeden huzura paldır küldür dalmış.
- Aman devletlûm, halka bir şeyler olmuş. Heyecandan nutku tutulmuş devam edememiş.
- Ne olmuş hınzır, tiz anlat, anlattıkların işe yaramazsa git kendin cellada teslim ol.
- Aman hünkârım, halk gülüyor, tebaanız çok gülüyor, demiş ve gördüklerini anlatmış.
Padişah yerinden fırlamış, gözleri yuvalarından uğramış, sesi çatallanmış, boğazı kurumuş, bağırmış:
- Şu andan tezi yok, vergiler yarı yarıya azaltılsın, hatta kaldırılsın. Halkım gülmeye başlamışsa felaket kapıya gelmiş demektir. Hele bir de hepsi aynı anda gülüyor ve şakalar yapıyorsa kötü, çok kötü, çok çok kötü. Her belayı göze almışlar demektir, korkuyu üzerilerinden atmışlar demektir. Korkmayan halktan korkmak gerektir. Ben korkmayan halkı yönetemem.
***
Çok eskiden duyduğum bir masaldır bu. Konuya bağlı kalmakla birlikte ben yeniden kurdum, kurguladım, anlattım, öyküleştirdim.  Ama gene de masal elbette. Her masal gibi kendi gerçekliğini kendi içinde taşıyor ve her masal gibi her zaman kesinlikle söyleyecek sözü  var...
Gülmek bizi özgür kılar. Kahkahalarımız, şakalarımız, mizahımız zincirlerimizi kırar.
Bizi güldüren herkese ve her şeye kıskançlıkla sahip çıkmak gerek.
Karanlıktan korkmaktan vazgeçtiğiniz an, yeryüzünün birden aydınlandığını göreceksiniz.
                                                                         Feride YAŞAR ÖZDEMİR

8 Mart'ı Anlamak

  Şöyle bir cümle dolanıyor ortada. Her okuduğumda çok üzülüyor ve sinirleniyorum. "Erkeğin adam olduğu yerde kadına her gün 8 Marttır....