26 Ağustos 2021 Perşembe

YAZMAK İLAÇ GİBİ

 Yazmak için duyguları soğumaya bırakmamak gerekiyor. Duygular da düşünceler de kendi zamanlarını biliyorlar; hazır olduklarında yazılmalı… Zaman yüreğinizdekini de aklınızdakini de çekip alıyor, bir köşeye tıkıştırıyor, tozlandırıyor, üstüne küller serpiyor.

Söylenmemişlik, yaşanmamışlık duygusunu tetikliyor ve bir yanınız hep eksik kalıyor.

O eski zaman öğretilerinin öğüdü doğru değil; unutmaya, zamanın ilacına sarılmaya çabalamak yüreği zorluyor, yoruyor.

“Zamana bırak” öğretisi insani değil bence. İnsanın aklını ve yüreğini unutmaya çabalamak için harcaması… Ne denli boş çaba…

Kafamızdakileri, göğüs kafesimizin içindekileri bir yolunu bulup nehirlere bağlamak gerek. Aksın, aksın, aksın… Yıkacaksa yıksın, yakacaksa yaksın, yaratacaksa da yaratsın. Aksın ki yerine yeni güzellikler, yeni yaşanmışlıklar, umutlar ve hatta kederler gelip yerleşebilsin.

On gün önce, Yaşar’la Yeni Çarşı’da gezerken yaşadığım o tuhaf, o korkunç tacizi, duyduğum nefreti, sonrasında o nefretin yol açtığı yaraya serin serin üfleyen hoş sevinçleri, heyecanları yazmadım. Yazarsam yazdıkça kanayacağımı düşündüm. Hepsi topu topu üç saat içinde olup bitmişti. Yazsam rahatlardım ama erteledim.

Şimdi, şu an yazmaya karar vermem de bir kaybımın acısı yüzündendir. Çok eski bir dostumu, kankamı, yoldaşımı, bir yiğit Yılmaz’ı anlatacaktım.

Nedense, önce bunları yazmalıyım, diye düşündüm.

Lafı uzatır mıyım, bilmem… Ama umurumda da değil.

Yaşar’la ben, bir türlü yan yana yürüyemiyoruz. Çarşı kalabalık. Çoğu genç. Üstümüze üstümüze geliyorlar; kaçan, yol veren biz oluyoruz. Bir ara dayanamadım ve beni yol kenarındaki tezgâhlara sıkıştıran bir grubu azarladım.

Bunaldım, arkama bakmadan kaçasım var.

Kulağımın dibinde bir ses patladı, ama ne ses…

“Maşallah, maşallah, nasıl da takmış takıştırmış bu yaşta, elde baston, yürüyemiyor bile.” O “maşallah”ı öyle bir vurguluyor, öyle bir şiddetle fırlatıyor ki ağzından.

İrkildim, kafamı çevirdim; ben yaşlarda hamam böceği kılıklı bir kadın, yüzüme pişkin pişkin sırıtıyor.

Daha ağzımı açamadan, saniyeler önce, çocuk arabasıyla beni sollayıp önüme geçen bir genç kadın (Çağdaş bir kılık, eli yüzü düzgün) “Anne bir şey mi oldu?” diye sordu. Bu kez o densiz, yobaz yaratığa söyleyeceklerimi yuttum ve kızına “Annenizin çenesi çok düşmüş, ayar gerekiyor.” dedim, yürüdüm.

Dönüp Yaşar’a baktım. Tepkisini merak ediyorum. Adamcağız kalabalıkta taa gerilere düşmüş. Hiçbir şey duymamış, görmemiş.

Attığım her adımda içim kabardı; öfkem katlanıyor, volkan gibiyim. Dönüp bastonumu kadının kafasında parçalayasım var. Hayatım boyunca böyle bir saldırıya, böyle bir tacize uğramadım. Hem de bir kadından.

Kadının tepkisi yaşıma… Genç olsam kılığımı hoş görecek. Kızını gördüm, askılı bir buluz, dar bir pantolon…

Bende gördüğü fazlalık bir kolye… Ömür boyunca içinde sakladığı ezikliği yaşayamadıklarına karşı nefrete dönüştürmüş bir kadın. Korkunç…

Çarşıda gezinmek değil amacımız; birkaç parça çamaşır alacağız. Vurduk sinemanın önüne çıkan yokuşa. Köşede yıllardır alışveriş yaptığımız çamaşırcı var, epeydir uğramadıydım.

Adam yok, karısı ve kızı işin başındalar. İkisinin de başı kapalı. Az önceki darbeden sonra onları görünce gerildim biraz. Ama nasıl güler yüzlüler… Bir anda içimin zehrini alıverdiler.

Çıktık, Yaşar Mahmut’la Hayri’yi görmek isteyip istemediğimi sordu. Beni sorarlarmış hep. Görmek isterlermiş. Hemen kabul ettim. Birkaç eski dost yüzü görmek, konuşmak iyi gelecekti.

Mahmut Özcan emekli öğretmen arkadaşımız. Hayri ve Ahmet benim eski öğrencilerimden. Üç kardeş omuz omuza verdiler, bir kahve işletiyorlar. Emeklerini birleştiren, ekmeği kutsallaştıran üç güzel insan.

Pazarı boydan boya gezerek gidiyoruz. Tek tük bastalar ( J) kurulmuş; çoğu yerli sebzeler, meyveler. Kara üzüm görünce sevindirik oldum. İçim tatlandı sanki. Hemen yanaştık, mis kokulu, baldan tatlı kapkara üzümler… Niğde dışında yaşayan hemşerilerimizin affına sığınırım.

Kahvehaneye vardık. Mahmut kapı önünde dinleniyor. Birkaç kişi daha. Bizi görünce fırladı, sarılamadık. Yumruklarımızla selamlaştık ama içeriden Hayri iki kanadını açarak kartal gibi uçtu geldi, sarıldı sımsıkı. Nicedir görüşmüyorduk. Corona korkmuştur bu muhabbetten. Sonra Ahmet geldi. Birkaç tanıdık daha. Kapının önüne masaya halkalandık. Sohbetin canına okuyoruz. Laf lafı açıyor, sevgi-dostluk som somut masanın üstünde. Gelen geçen biraz yadırgı bakıyor ama benim aklım, yüreğim çoktan yundu yıkandı, arındı. Umurumda değiller.

Uzunca oturduk, özlem giderdik. Kalktık. Nicedir kendimi böyle gönenmiş, zenginleşmiş hissetmiyordum.

Yolunuz düşerse Özcanlar’ın kahvesine uğrayın, bir selam verin, bir bardak çaylarını için. Bu corona belasından epey sıkılmışlar; dostluğunuzu, desteğinizi sunun.

 

                                                                                                                                            

 

 

 

 

13 Haziran 2021 Pazar

GEZİNTİ DERKEN...

 Yaşar akşamdan pazarlığa durdu benimle: “Yarın gezintiye çıkacağız, erken kalkmalısın.” diyor. İyi güzel de meret uykunun ne zaman geleceğini bilmiyorum ki…

Erken yatsam, kafama bir şey takılmış olsa, koydunsa bul uyku hazretlerini… Üstelik kafaya takacak milyonlarca şey varken...
Korktuğum başıma geldi, uykuyu yele verdim ama gene de davranıp kalktım sabaha.
Bugün aylaklık edeceğiz. Tam aylaklık ama!
Yola koyulacağız, zaman hanım kulağımıza ne fısıldarsa…
Niğde’nin yeni kurulan semtlerinden birinde, bizim buralarda dedikleri gibi “Birbirlerine bok yeme otur.” diyen, şekilsiz, abus, her biri diğerinden daha berbat mimari örneği beton kulelerin arasında zaman hanıma da güven olmaz, bilirim. Ne bulacak da önümüze koyacak?
(Üstelik bu binaların yerinde, çok değil, 15 yıl önce zümrüt yeşili bağlar vardı, Anımsadıkça içimi titreten güzellikler…)
***
Vurduk yokuşa… Hastaneye dek oldukça dik bir yokuş var. Eskilerden “yorgunu yokuşa sürmek” diye bir deyim vardır. Aklıma o geldi.
Yol kenarında bir apartmanın bahçesinden kiraz ağacı uzanmış yola doğru. Pıtırak gibi kiraz ama henüz olgunlaşmamış. Bir kadın, yanında dört çocukla, yolun o tarafına geçip yanaştılar ağaca. Kadın yüksekçe duvarın üzerine çıkardı iki oğlunu. (Diğerleri küçük, biri henüz arabada.) Kiraz ağacına giriştiler. Kadın boyunun yettiği yerlerden alıp küçük oğlana veriyor. Duvardaki çocuklar hem toplayıp hem yemekteler. Kirazlar ham ama aldırmıyorlar.
Kafam karıştı. Kendilerine ait olmayan bu bahçenin kirazını böyle fütursuzca, arsızca, kimseden utanıp saklanmaya bile gerek görmeden yağmalayan bu kafa yapısına kızsam mı?
Pazardan o çocuklara yarım kilo kiraz alamayan bir anne için üzülsem mi? (Böyle bir olasılık da var elbette.)
***
Yokuşun yorgunluğu hüzünle sarmalandı, dizlerim ağırlaştı, ayaklarımı sürüyorum.
“Az sabret” dedi Yaşar. “Seni Aykut’un Yeri’nde dinlendiririz.”
“Aykut kim?” dedim. Tanıdığı bir lahmacuncuymuş, ara sıra eve sipariş verdiğimiz lahmacunlar oradan gelirmiş.
Balkona oturduk, Aykut’la tanıştım. Çaylarımız geldi, yudumlarken sohbet ediyoruz kendi aramızda. Sanırım biraz yüksek sesle konuşuyordum. (Meslek hastalığı, yavaş konuşmayı bilmem ki!) Endüstri Meslek Lisesinden eski bir öğrencimden söz ediyordum Yaşar’a; Aykut geriden atıldı: “Feride Hocam! Valla sizsiniz. Tanımadım maske yüzünden. Ben de öğrencinizim Endüstri Meslek Lisesi’nden.”
Bir şaşkınlık, bir sevinç…
Ne yalan söylemeli Yaşar benden çok heyecanlandı, sevindi. Yorgunluk, diz ağrıları hak getire.
Hooop, sohbet üçlü sohbete dönüştü. CHP’den, günlük siyasetten girdik anılardan çıktık.
Oturmaya, yemek yemeye gelenleri görünce masa işgal ettiğimizi fark ettim, davrandık, Aykut’la vedalaştık. Çok yaşa Aykut!
***
Fertek’e uzaktan bir selam veriyoruz, bir defaki gezintide o tarafa doğru yürüyelim, diyoruz.
Eskiden çevresinden dolaştığım ama içine hiç girmediğim bir park var. Geriden çölün ortasında vaha gibi duruyor. Zümrütten kocaman bir benek. Eski belediye başkanlarından Mümin İnan yaptırmıştı. Yaşar gezmiş, biliyor, girelim, dedi girdik.
Çok şaşkınım. Bir sürü ağaç; çam ağaçları, akça ağaçlar, meyve ağaçları… Çimler yemyeşil. Bölge engebeli, kayalık malum. Parkın bu engebeli hali çok güzel. Çimler yeni biçilmiş. Sarhoş eden bir çim kokusu…
Bir kameriye bulduk, oturduk. Park kalabalık. Cıvıl cıvıl çocuk sesleri. Keplerini cübbelerini giymiş onlarca çocuk oradan oraya koşturuyor. Yakınlardaki bir okuldan olmalı, mezuniyet pikniği var. Veliler, öğretmenler yayılmışlar çimlerin üstüne. Mutlular… Veliler ve çocuklar öyle mutlu ki o anda dünya yıkılsa umurlarında olmaz. Ne güzel.
Ama corona salgını umurunda değil hiçbirinin. Kucak kucağa, omuz omuza oturulmuş yer sofrasına.
***
İki minik haylaz bir sokak tekirini kovalıyor. Kedicik bizim çardağa sığındı. Bir hamlede yan taraflardaki ahşap parmaklıklara tırmandı ama dünya tatlısı iki oğlancık peşini bırakmadılar. Onlar da geldiler. Konuk sayısı üç. Oğlancıklarla sohbet ediyoruz. Altlarından girdim, üstlerinden çıktım, lafa tuttum, kediyi unutturdum. Hayvancağız atladığı gibi gözden kayboldu. Bizimkiler aldırmadı; benden hoşlanmışa benziyorlar. Anneleri gelip alana dek konuştuk.
Yaşar, kalkalım istersen, dedi. Yok, dedim, aylaklık hoşuma gitti. Bugün aylaklık günümüz ya, dedim.
İki aylak telefonlarımızı çıkardık, birbirimizin fotoğraflarını çektik, bir sürü…
Hava güzel. Biraz gazete okuduk, orasından burasından haberleri konuştuk ama fazla takılmadık can sıkan haberlere.
Gene geliriz, diyerek kalktık.
Şöyle gelmiş geçmiş belediye başkanlarını düşündüm. Hiçbiri böyle bir ağaçlandırma çalışması yapmamıştı. Kentin dışında, yeni semtlerden birinde beton kulelerin arasında soluk alınabilecek bir park.
Yiğidi öldür, hakkını yeme, demişler. Mümin İnan’la, taban tabana farklı siyasi görüşlerden olsak da, geçmişte çok şiddetli siyasi çatışmalar yaşanmış olsa da, övgümü esirgemeyeceğim bir iş yapmış doğrusu. Parkı güneye doğru açmışlar. Bir bina var orada. Millet kıraathanesi yazıyor kapıda. Ama kimse yok. O boş kıraathane yerine parkı abad etmek vardı, bankları, çardakları yenilemek vardı.
Bunu konuştuk dönüşte.
***
Aylaklık yapacağız dedik ya, hakkıyla aylaklık yaptık valla. Eve yakın bir kafeye uğradık çay içmek için. Kafenin adı,(Online) ikramların adı İngilizce. Kapıda asılı olan “Hoş geldiniz” tabelası ile “içli köfte ve mantı” dışında Türkçe sözcük yok. Sürekli geliyoruz, seviyoruz burayı ama buna kafayı takmadan duramıyorum işte.
Ancak çalışanlar can çocuklar, güler yüzlü sıcak, saygılı… Yetiyor.
Kurulduk dışarıdaki divanlara, mis gibi çaylar geldi. Doğrusu dışarda içtiğim çayların en güzelini burada içiyorum. Kapının önünde bir kaktüs var. Benimkinden. Hemen telefonu çıkarıp çiçeklerinin fotoğraflarını gösteriyorum, sizinki de böyle açacak, diyorum en bilmiş halimle. Çocuklar beğeniyorlar.
***
Eve dönüyoruz.
İçimizi serinletecek, yorgun dizlerimize, ayaklarımıza can suyu verecek umudu, “sol memenin altındaki cevahiri” eksik etmemek gerektiğine bir kez daha iman ediyoruz.
Zaman hanım, mucizeler yaratabiliyor. Kime, ne zaman, ne gösterecek, bilmesek de mucizelere inanmak gerek diye düşünüyorum.
Zaman hanıma inanmak gerek.





6 Mayıs 2021 Perşembe

6 MAYISTI

Üç yavrusunu nasıl da sevgiyle kucaklamış.

Ferda utangaç, yüzünü babamızın eliyle kapatmış.
Ben babamın kokusuna sığınmışım.
Henüz bir yaşındayken melek olan Hikmet Feridun kucakta...
Sonradan beş kardeşim daha oldu. Her birimizi ayrı ayrı böyle sevdi, böyle kolladı. Yemedi yedirdi, giymedi giydirdi.
Memur maaşıyla sıkıntı da çekti ama hiç belli etmedi.
Aydındı, Köy Enstitülüydü, bilgeydi.
Bütün dünyayla barışıktı; sadece faşistler, yobazlar bir de Menderes canını sıkardı.
Bu yüzden hapislerde yattı.
Ailesine, akrabalarına çok düşkündü.
Bir fiske vurmadı hiç birimize.
Annem, bu kadar çocukla aynı anda uğraşmanın sıkıntısıyla bize kızdığında babamın hoş görüsüne sığınırdık. Annem "Akşam babanız gelince..." diye başlayan tehditler savuramadı hiç bir zaman.
Yaşam nasıl yordu onun o güzel yüreğini, bilemedik.
6 Mayıs'tı.
İş dönüşü, pazardan aldığı sebzeleri apartmanın dış kapısına bırakıp, babacığını karşılamaya koşan henüz üç yaşındaki tombik Çiğdem'imizi omuzlarında dört kat yukarıya taşıdı, arkasından pazar filelerini getiren kardeşlerimin elinden alıp, anneme neler aldığını gösterirken anacığımın kucağına yığıldı ve bir daha da uyanmadı.
6 Mayıs'tı.
Benim mezun olmama bir buçuk ay vardı, bana duyurmadılar.
Mezuniyetimi ne büyük bir hevesle beklediğini anlattılar. Tören için yeni bir takım yaptırdığını...
Mezuniyetimin öyküsü acı, buruk bir öyküdür bende.
6 Mayıstı.
Sadece 47 yaşındaydı.
Işıklar içinde uyu babam.

4 Mayıs 2021 Salı

Sular Aka Aka Yatağını Bulur

Eskiden bir konuda korkak ve cesaretsizdim; beni geren ilişkileri bitirme, aklımla ve kalbimle artık taşıyamayacağımı düşündüğüm insanlardan uzaklaşma...

Yaş almak pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da beni daha pervasız, daha cesur, daha akıllı yaptı.
Burnum samimiyetsizliğin kokusunu hemen alıyor. Riyayı, yalanı, umursamazlığı, olumsuz duyguları zifiri karanlıkta bile görebiliyorum.
Aklımla bitirdiğimi gönlümde de hemen bitiriyorum. Umurumda olmuyor, çok fazla üzüntü de duymuyorum bundan. Çünkü aldığım koku kötü ve zehirli.
Zaman çok tuhaf bir şey. Her insana verdikleri de aldıkları da farklı ve hiç adil değil.
Bu nedenle, kimimizin üstünden silindir gibi geçerken, kiminin tavuğuna "kış" bile demedi.
Değiştik, dönüştük, akıllandık, aptallaştık...
Dün dünde kaldı.
Geçmişe ve geçmişte kalan insanlara duyduğum saygı baki ama o insanlarla anılardaki ilişkiyi sürdürmek her zaman mümkün olmuyor, yoruyor insanı.
Bazı insanlar anılarda kalmalıymış. Öyle daha güzeller.
Eğer yaşadığın anı iyi değerlendiremiyorsan, bugüne ayak uyduramıyorsan; geçmişten medet umup o ilişkilere sarıyorsun kendini...
Sonuç...
Eninde sonunda kocaman bir düş kırıklığı...
Ama bazı ilişkiler de kaldığı yerden, bıraktığınız yerden daha sağlıklı gelişebiliyor.
En iyisi ve en doğrusu nedir biliyor musunuz?
Kendimize saygıyı asla yitirmemek.
İlişkilerde saygıyı ve güveni elden bırakmamak.
Ben mükemmel değilim, asla böyle bir iddiam olmadı. Zayıf yanlarım, olumsuzluklarım çok fazladır. Ancak, iş, insana saygıya gelince, akan sular durur; kırmızı çizgim...
Kendimi severim, kendimle barışığım.
Bu nedenle kendime fazlasıyla güvenirim, bunu gizlemem de...
Dünde kalanlara bugün bana uymadılar diye kızıp, ruhumu zedelemek istemiyorum.
Özsaygımı hiç yitirmeyeceğim.
Kendime sözüm budur.

20 Nisan 2021 Salı

ADI GENCO OLSUN

 Çook uzun yıllar önceydi.

Öğretmenliğe Hatay Reyhanlı Yatılı Bölge Okulu'nda başlamıştım.
Güzel zamanlardı, çok güzel zamanlar...
Ücretimle beraber 1900 lira maaşım vardı, harca harca bitmez.
Kafa dengi arkadaşlar, gece gündüz bir arada. Lojmanda oturuluyor, akşamları lokalde toplanılıyor, televizyon izleniyor, oyunlar oynanıyor... Hemen bütün günlük gazeteler alınıyor. Fen Bilgisi Öğretmeni Tubitak Dergisi ve bir kaç daha dergiye abone... Bana Türk Dili Dergisi, Akbaba, ara ara Papirüs gelir. Hepsi ortada durur.
Gazetede bir haber, seslenir birisi;
"Hadi Timur Selçuk Ankara'da konser veriyor, giden var mı?
Hoop, ertesi gün en az on kişi külüstür bir minibüse dolmuş, Ankara yollarındayız.
Reyhanlı-Ankara yolu ne ki, genciz, idealistiz ve birbirimize güveniyoruz. Çok eğleniyoruz. Konser bitimi dönüş.
Ankara Sanat Tiyatrosu'nun oyunlarına bu şekilde gidildi.
Dostlar Tiyatrosu'nun Ankara'da sergilediği her oyuna böyle gidildi.
Bende Genco Erkal hayranlığı böyle başladı.
Siyasi ve toplumcu devrimci tiyatroyu böyle tanıdım.
Sonra gezici tiyatro olarak gezdiği pek çok ilde de izledim.
Her oyunu soruşturuldu, yasaklandı, mahkemelerden mahkemelere bir maratondu yaşamı.
Bu nedenle Genco Erkal hakkında başlatılan kovuşturma, ifadeye alınması, suçlamalar çok acı geldi bana.
Kabullenmek çok zor. Sanata kilit vuruluyor, haberiniz var mı?
Sanatına kilit vurulan toplumların hayat damarları tıkanır, soluk alamaz, duygularını ve düşünme yeteneğini yitirir.
Genco Erkal'ın düşünce özgürlüğünün elinden alınması, ifade özgürlüğünün engellenmesi kabul edilemez.
Evlerine "leylek gelmesini" bekleyen anne ve babalar, dedeler ve nineler, ne dersiniz, "Genco" adı sizce de güzel ve anlamlı bir ad değil mi?
Deniz, Ulaş, Taylan, Mahir adları gibi yaşatmaya değmez mi?

30 Mart 2021 Salı

NAZIMCA

 Nazım Hikmet sevdam malum. Beynimin ve yüreğimin sol yarısı silme Nazım; diğer yarısı şiirimizin diğer ustaları...

Nazım hakkında yazılan şiirler de beni çok etkiler.
Bedri Rahmi gibi, Cahit Sıtkı gibi, Gülten Akın gibi (daha çok var) şiirimizin büyük ustalarının Nazım hakkında yazdıkları şiirleri okurken çok duygulanıyorum, burnumun direği sızlıyor, ağlamaklı oluyorum.
Bizim şiirimizin yüreğime dert bir yanı var:
Şiirimizin sevilesi, saygı duyulası, eli öpülesi yiğitleri sürgünlerle, işkencelerle, hapis damlarıyla, ölümlerle sınandılar.
Cahit Sıtkı Tarancı'nın Nazım için yazdığı şiiri paylaşıyorum sizlerle.
Bundan sonra da diğerlerini... Her gün birini, bir kaçını...
Şiir vereniniz çok olsun.
***
BİR ŞEY
I.
Bir şey ki hava gibi ekmek gibi su gibi
Lâzım insana lâzım onsuz yaşanılmıyor
Ana baba gibi dost gibi yavuklu gibi
Kalp titremeden göz yaşarmadan anılmıyor
Bir şey ki gözünüzde memleket kadar aziz
Aşk ettiğimiz kendimize dert ettiğimiz
Adını çocuklarımıza bellettiğimiz
Bir şey ki hasretine dayanılmıyor
II.
Bir şey daha var yürek acısı
Utandırır insanı düşündürür
Öylesine başka bir kalp ağrısı
Alır beni ta Bursa'ya götürür
Yeşil Bursa'da konuk bir garip kuş
Otur denmiş oracıkta oturmuş
Ta yüreğinden bir türkü tutturmuş
Ne güzel şey dünyada hür olmak hür
Benerci, Jokond, Varan Üç, Bedrettin
Hey kahpe felek ne oyunlar ettin
En yavuz evlâdı bu memleketin
Nâzım ağabey hapislerde çürür
Cahit Sıtkı TARANCI

6 Mart 2021 Cumartesi

Demir Leblebi de Ne?

 CHP Kadın Kolları tarafından düzenlenen bir etkinliğe "Demir Leblebi" adını vermişler.

Telefonuma sık sık bu etkinlikle ilgili ileti gelir. Açıp okuma zahmetine bile girmiyorum çoğu zaman.
Bu nasıl bir addır, böyle tuhaf bir metafor olur mu?
Kadın mücadelesi için bula bula "demir" ve "leblebi" mi geldi aklınıza?
Ben demir olmayı da leblebi olmayı da istemiyorum.
Bana kalırsa kadına "eril özellikler" yüklemekten başka bir anlamı yok.
Ne zaman kadını kadın gibi görüp insan olabilme kavgasının içine çekeceğiz, bilmem.
Ben önce insanım sonra da kadın.
"Erkek gibi kadın" lafından oldu bitti nefret ederim. Meziyetmiş gibi geçmişte, devrimci mücadele içinde bana yakıştırıldığında da sevmedim, şimdi de sevmiyorum...
İki gün sonra "Dünya Emekçi Kadınlar Gününü" kutlayacağız. Kadın birlikteliğini, dayanışmasını, gericilik ve yobazlık karşısında kadının insan olabilme ve kadının emek mücadelesini kutsayan 8 Mart günü kapıda.
Bana bugün "Demir Leblebi" çalışmalarını duyuran bir ileti gönderdi CHP Kadın Kolları Genel Merkezi.
Yakışıksız bir benzetme...
Şöyle bir göz atıp sildim.

3 Mart 2021 Çarşamba

İnternet Yanıltabilir mi?

 İnternet tam bir kargaşa. Bilginin kirlisi, temizi, yalanı dolanı ne ararsan var. Kitaplardan araştırma yapmayı, kitap okumayı (özellikle şiir kitapları) bıraktığımızdan beridir bilgiler kirlendi, karardı, içinden çıkılamaz bir hale geldi.

Uydurma şiirler Can Yücel’indir diye, Nazım Hikmet’indir diye, Mevlana’nındır diye paylaşılıyor. Okuma özürlüler de sorgulamadan bunların yayılmasını sağlıyorlar.

Bunlardan birkaçının tuzağına düştüğümü itiraf etmeliyim. Okumamış olduğum kitaplardadır, dergilerde kalıp kitaplara girmemiş metinlerdir diye peşine düşmedim, yanlışı doğru belledim.

Bir süre önce "Tanrım Beni Yavaşlat" adlı bir metne rastladım. Bir Hitit Duası diye ekleme yapılmış.

Okudum, hani şu ilk bakışta insana çok hoş gelen "yaşam öğütleri" var ya, onlardan biri. Okudum ama ilk dizelerde alarmlar çalmaya başladı, aslını sonra araştırırım diyerek attım bir kenara, unuttum gitti.

Sonra bugün aklıma geldi ve bakayım dedim.

Şöyle cümleler var:

“güzel bir kitaptan birkaç satır okumayı, balık avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeyi öğret”

Hititler bu coğrafyada M.Ö. 1600’lü yıllarda kurulmuş bir devlet. Çivi yazısıyla kil tabletler üzerine yazıyorlardı ve okuma yazmayı Tanrıların sanatı diye görüyorlar, çok özel ayrıcalıklı kişiler dışında kimse okuyup yazamıyordu.

Yani 5 kitaplık bir kütüphanede bulunan kitapların ağırlığı 500 kg falan olmalı. Her sayfa bir tablet hesabıyla 100 sayfalık kitaplar…

Güzel bir kitabı yanında taşıyıp birkaç satır okumayı düşünen bir Hititli…

Bu Hititli Kaplumbağa ve tavşan masalını da biliyor… Masalı yazan Ezop MÖ 6. Yüzyılda yaşadığı varsayılan Yunan masalcısıdır. Hititlerden aşağı yukarı 10 yüzyıl sonra tarih sahnesine çıkmış.

Sonra Google’da, “Tanrım beni yavaşlat” diye sorguladığımda karşıma çıkan ne varsa baktım.

Meğer bu metin aslında Wilfred Arlan Peterson’a aitmiş. Adam, 1900-1995 yılları arasında yaşamış, Michigan doğumlu, Amerikalı bir düşünür ve yazarmış...

İki metni karşılaştırdım, Hitit duası ve bir duvar yazısı olduğu söylenen metin çok daha uzun. Metin Peterson’un şiirine yapılmış eklemelerle uydurma bir metin.

Her şeyi Google amcadan soran, kitaplara bakmayı, asıl kaynağa dönmeyi unutan bir toplum olduk.

Sıkıntılı bir durum, gelecek için bir tuzak…

 

 

19 Aralık 2020 Cumartesi

Aklımla Tartıştım

 Kafamın takıldığı şeyler vardı; birilerine, bir şeylere kızgınlık, insanları anlayamamanın verdiği kafa karışıklığı... Kendi aklımla konuşuyordum.

Ben bunu sık sık yaparım, siz buna kendi aklıyla hesaplaşma; olayları, insanları, düşünceleri aklın süzgecinden geçirme diyebilirsiniz.
Kimi zaman tartışma öyle alevlenir ki iç ses dış sese dönüşüverir.
İşte, gene öyle olmuş, Yaşar uyardı, kendisiyle konuştuğumu sanmış.
Bir yandan salatamı yapıyorum bir yandan tartışma sürüyor.
Aniden, ama gerçekten bir anda, bir şimşek çakmışcasına aklım sustu. Dilimde Aşık Veysel...
"Güzelliğin on para etmez, bu bendeki aşk olmasa" dizeleri... Hem de Esin Afşar tarzında...
"Koyun kurt ile gezerdi, fikir başka başka olmasa..."
İşte bu, dedim. Saatlerdir tartışan aklımın ve gönlümün mesajı buydu:
Koyun kurt ile gezerdi, fikir başka başka olmasa...
Binlerce, on binlere yılın birikimini görmeyen gözlerinin ardında saklayan bilge, beni yatıştırdı, rahatlattı. Bu rahatlık bir kararı da beraberinde getirdi:
"Hoş görüyü elden bırakma. Ve sevgiyi... Ama yanlış olduğunu, insana yakışmadığını düşündüğün şeylere tepki göstermekten çekinme... Kimi zaman bu çok gereklidir. Sen aklınla varsın, sen kendi değerine inandığında, evrende ne varsa değer kazanır."
Bu güzel dizeleri anımsatmak istedim dostlarıma.
***
GÜZELLİĞİN ON PAR'ETMEZ
Güzelliğin on par'etmez
Şu bendeki aşk olmasa
Eğlenecek yer bulaman
Gönlümdeki köşk olmasa
Tâbirin sığmaz kaleme
Derdin dermandır yâreme
İsmin yayılmaz âleme
Âşıklarda meşk olmasa
Kim okurdu kim yazardı
Bu düğümü kim çözerdi
Koyun kurt ile gezerdi
Fikir başka başk'olmasa
Güzel yüzün görülmezdi
Bu şak bende dirilmezdi
Güle kıymet verilmezdi
Âşık ve maşuk olmasa
Senden aldım bu feryâdı
Bu imiş dünyanın tadı
Anılmazdı Veysel adı
O sana âşık olmasa
Aşık Veysel ŞATIROĞLU

28 Kasım 2020 Cumartesi

MERHABA VE ARKADAŞLIK SÖZCÜKLERİ KATLEDİLDİ

28.11.2020, 17.19

Şu sanal âlem "bir âlem" doğrusu...

Sosyal medya dedikleri ise "bambaşka bir âlem".

Bilginin iyisi, doğrusu, kirlisi, yalanı, uydurması ne istersen piyasada.

Bu coğrafyada, düşünmeyi, kafa yormayı, değerlendirme yapmayı, çözümlemeyi, soru sormayı, dogmaları reddetmeyi, aramayı, öğrenmeyi doğamız gereği, zaten sevmeyiz. Bilginin aspirin gibi bize hazır sunulanı makbuldür. 

İşte, bu âlemde her şey önümüze hazır gelince kabullenmek çok kolay. Önümüze gelenleri öğrenmeye ve anlamaya da gerek yok. Bas butona beğen ve paylaş... Hepsi bu.

Kaç zamandır "merhaba" ve "arkadaş" sözcüklerinin anlamları ve kökenleri ile ilgili açıklamalar dolaşır ortalıkta.

Açıklamalar uydurma ve doğru bilgi içermiyor. Açıkça söylemek gerekirse düpedüz yalan işte.

Ama açıklamaların "şirin" ve "kandırmaca dozu çok yüksek" doğrusu.

"Merhaba" sözcüğünün "Benden sana kötülük gelmez." anlamına geldiğini iddia ediyor. Açıklamanın sonunda "Benden herkese merhaba." sözleri var. Eee, hoş doğrusu... Ama doğru değil işte.

Sözcük Arapça kökenli... Dilimize " başka anlama geçiş" yoluyla girmiş ve Osmanlıca da bir selam, bir karşılama sözü olarak kullanılmaya başlamış. Anlamı ise "yayılın, rahat olun, genişleyin" şeklinde. Bir selam verme sözcüğü, o kadar.

"Benden herkese "yayılın, genişleyin, rahat olun". 😆😆😆😆"

"Arkadaş" sözcüğü Türkçe bir sözcük. Yapısı bakımından türemiş bir sözcük. "Arka" sözcüğüne yine Türkçe bir ek olan "-deş" eki getirilerek yapılmış. Bu ek, eklendiği sözcüğe "aynı işi yapan, aynı yerde bulunan, aynı özellikleri taşıyan, birbirinin yanında olan, aynı yeri paylaşan" vb. anlamlar katar. Vatandaş, meslektaş, dindaş, yoldaş, kardeş (karındaş), arkadaş, paydaş, türdeş vb....

Arkadaş ise birbirine destek olan, birbirine arka veren, sırt sırta olan anlamlarıyla kullanılır. Yani yapım ekinin verdiği anlamı düşünecek olursak "birbirine arka veren"...

Bu sözcüğün, sanal ortamda dolaşan öyküyle ilgisi yok. Hani eskiden savaşlarda askerler okla, kılıçla dövüşürken arkadan gelecek saldırıyı önlemek için sırtlarını büyük bir taşa verirlermiş gibi uyduruk bir açıklama... Yani arkasını taşa dayamak... Koca koca sitelerde ballandıra ballandıra, üstelik, şovenist bir anlatımla bu öykü anlatılıyor.

Şimdi bir an hayal edelim: Bilge Kağan, düşmanlarına savaş açmış. Çağırıyor yanına, beylerini, danışmanlarını, danışıyor. Bir karar alınıyor. 5000 kişilik ordusuyla savaşacak alan arayacaklar. 5000 askerin arkasını dayayıp savaşabileceği kayalarla dolu bir arazi. Bu araziyi buldular diyelim. Düşmanı bu arazide savaşmaya nasıl ikna edecekler? Hadi bu da oldu, peki at sırtında savaşan, uyuyan, akından akına koşan askerler atlarından inip sırtlarını kayalara mı dayayacaklar? İnmediler diyelim, atlar o kayaların arasında nasıl koşacak, manevra yapacak? Asker atını mı idare etsin, savaşı mı?

Şaka bir yana bilgisizlik böyle bir şey, bilmeyince uydurursunuz.

Arkadaş sözcüğünün kullanıldığı en eski kaynak 1797 tarihli. (Nişanyan Etimoloji Sözlüğü) Yani daha dün gibi, yani Anadolu'yu yurt bellememizden kaç yüzyıl sonra. 

Anlamını bilmediğiniz yabancı bir sözcük bir derece anlaşılabilir belki, ama tepeden tırnağa mis gibi anadilinin varlığı olan bir sözcüğe bu kötülük nasıl yapılır?

8 Mart'ı Anlamak

  Şöyle bir cümle dolanıyor ortada. Her okuduğumda çok üzülüyor ve sinirleniyorum. "Erkeğin adam olduğu yerde kadına her gün 8 Marttır....