15 Temmuz 2023 Cumartesi

Kabak Güzellemesi

 Geçen perşembe pazardan kabağı biraz fazla almıştım. Her türlü yemeğine bayılırız.


Yemeğinden tatlısına ne çok çeşidi vardır kabak yemeklerinin.
Geleneksel kuşbaşılı kabak, bulgur ve etle pişirilmiş, sarımsaklı yoğurtla yenen kabak, mücver, kabak karnı yarığı, yaşı kurusu kabak dolması, sandal kabak yemeği, kabak salatası, garnitürlü makarnalı kabak salatası.... Bunlar benim bildiklerim.
Bizim buralarda bal kabağından yaptığımız enfes tatlıya ek hatay yöresinde yapılan çıtır çıtır kabak tatlısı...

Önce şöyle bol cevizli, süzme yoğurtlu kabak salatası yaptım. Ağzınıza layık, pek güzel olmuş. Bir kaç gün sonra da kuşbaşılı bol domatesli acılı geleneksel yemek...

Düşündüm de bunca lezzet çeşidine rağmen kabağa nankörlük edip "Kabak tadı vermek" diye bir deyim yaratmışız.
Bıkmak anlamında, çok tekrarlandığı için isteksizlik yaratan şeyler için kullanılır.
"Her toplantıda aynı terane. Kabak tadı verdi artık."
"CHP'deki kifayetsiz muhterisler pıtrak gibi... Artık kabak tadı verdiler."
"Kılıçdaroğlu'nu savunup duruyoruz ama çok yanlış iş yaptı, inan kabak tadı verdi artık."
"Facebook'ta günaydından başka şey paylaşmayanlar kabak tadı verdiler."
"Televizyonda hep aynı yüzler... Artık kabak tadı veriyor."
"Şu televizyon dizileri de iyiden iyiye kabak tadı verdi."

Yemeğim güzel olmuş. Yaşar beğendi.
Sordum,"Sence kabak kadar zengin bir sebzeyi neden -kabak tadı vermek- diye bir deyimin içine soktuk dersin?"
"Bilmem ki, vardır bir nedeni. Biz şu tazecik, lezzetli Bor kabağından özür dileyelim mi?" dedi. Güldük. (Buralarda Bor kabağı çok meşhurdur. Bilmeyenler için notumuz olsun.)

Kabak tadı vermeyen insanlarla karşılaşmamanız dileğiyle...

7 Temmuz 2023 Cuma

Vazgeçebilmek

 İnsan neden kendinde keramet vehmetmeli? Vazgeçilmez değiliz ki?

Görünürdeki zincirlerim aslında yok, ruhumu ve aklımı özgür bıraktım.
Birileri benim zincirlerimi görüyorsa bu onların sorunu. Beni kendilerine "mecbur" sananlar; ne gaflet...
Onları kırıp atmak göz açıp kapamalık bir süre.
Vaz geçilmez değilim.
Kimse de benim için vaz geçilmez değil.
O demir ağlar hiç kimse için, ama gerçekten hiç bir insan için artık mevcut değil.
Aklım ve ruhum bu denli özgürken neden korkayım?

Yerini Ud Edenler

 Arapça'dan gelen bir sözcük var: "ûd"

Eşsesli çalgı anlamındaki uddan farklı...
Anlamı "utanma, sıkılma, gönül borcu, suç, günah" olarak açıklanır.
Dilimizde güzel bir deyimin içinde yer alır: "Yerini ûd etmek"
Pek çok arkadaşım hemen tanıdı, değil mi?
Birine "Yerini ud etme." demek şudur:
Şimdilik sevilen, saygı duyulan, beğenilen, takdir edilen birisin ama kendi ellerinle, dilinle, davranışlarınla insanları soğutup uzaklaştırma. Bugün seni takdir eden insanlar hemen yarın seni pişman ederler. Burnu büyüklük yapma, kerameti kendinde bilme, ne oldum delisi, buldumcuk olma. Dangalaklığı bırak, gönül kırma.
Yarın terk edildiğinde suç sadece senindir.

Olağanüstü, değil mi?
Siyasette "yerini ud edenler" ne denli çoğaldı, farkında mısınız?

30 Haziran 2023 Cuma

Akşener Vakıası

 28 Haziran 2023

Kadının gözü dönmüş.
O nasıl böğürme, o nasıl hakaretler öyle...
Kendi parti tabanını bir dövmediği kaldı.
Aslında bu seçimlerdeki yenilgi bizi kurtarmış bile olabilir, bakın, söylüyorum.
Kemal Kılıçdaroğlu gibi dürüst ve sözünün eri biri bunu başbakan yapar mıydı? Yapardı. Adamın yüzü yumuşak.
Alimallah bir de başbakan olsaydı daha kazanmadan kendi tabanına karşı böyle çirkin bir öfke patlaması yaşayan biri neler yapardı, bir düşünün. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak…
Verilmiş sadakamız varmış da kadın köprüleri yıktı gitti.
Zaten içime sindiremiyordum faşisti.
Bizimkiler de ellerinde tuzluk, her hıyarım var diyene koşmamayı öğrenirler belki.
Ahde vefa, dürüstlük, yalan söylememe, sözünü tutma, çalıp çırpmama, yetim hakkı yememe, yalan söylememe, emeğe saygı, yakınlarını ve yandaşlarını koruyup kollamama, liyakat ve adalete inanç, dünyanın neresinde acı çeken biri varsa acısını duyma, “düşüncelerine, inançlarına katılmadığımız insanların haksızlığa uğraması durumunda o davada ölümü bile göze alabilme”, kararlılık, inandığı dava için gerekirse ölebilme yiğitliği, akla ve bilime katıksız inanç…
Bunlar solcuların ortak ilkesidir. Yüzyıllardır bu ilkeler uğruna savaştık, gerekirse öldük ama ödün vermedik. Kendini solda ifade edenler bu ve benzer ilkelere sadıktır. Değişmez, değiştirilemez, dönüştürülemez ilkeler…
Hazret milli ve muhafazakârmış. Sevsinler…
Biz faşist değiliz; ırkı, dini, inancı, mezhebi, cinsiyeti, düşüncesi, siyasi görüşü, cinsel tercihi ne olursa olsun “Cümle âlem birdir bize.”
Bugün içerdiği ve yaygın olarak kullanıldığı anlam bir yana, “muhafazakâr” olan biziz. Biz düşüncelerimizi, duygularımızı, ilkelerimizi, bizi insan yapan ne varsa, büyük bir sadakatle koruruz, ödün vermeyiz, vicdanımızı ve aklımızı satmayız çünkü. (Bizim de aramızda yuvalanmış müptezeller vardır elbette. )
Spartaküs köleliğe başkaldırdığında, yenileceğini, öldürüleceğini bilmiyor muydu? Roma'nın adı bile kalmadı ama Spartaküs yaşıyor.
Şeyh Bedreddin ve müritleri Torlak Kemal, Börklüce Mustafa “Yarin yanağından gayrı, her yerde ve her şeyde hep beraber olabilmek için.” canlarını verdiler.
Pir Sultan Abdal “Şu illerin taşı hiç bana değmez / İlle dostun gülü yaralar beni.” derken dosttan yediği kazığa, takiyye denilen o iğrenç kavrama sitem etmiyor muydu? Öyle ya, dostuna taş atmayı kendine yediremeyerek yakasındaki gülü çıkarıp atan, düpedüz takiyye yapan arkadaşı gül atınca o güzel yürek incinmez mi? Hani dava, hani dostluk?...
Spartaküs’ten, Rosenberglere, Clara Zetkin’e, Che Guevara’dan Nesimilere, Pir Sultanlara, Bedrettinlere, Mustafa Kemallere, Denizlere, Mahirlere... Yeryüzünü yüzyıllardır dolanan o ilkeler büyük bir titizlikle korundu.
O güzel insanların öyküleri çağlar atlayıp bize ulaştı, bizden sonra da kim bilir kaç bin yıl insanlara yol gösterecek.
Ama zalimlerin, döneklerin, korkakların adı anılmayacak.
(Muhafazakar sözcüğü dilimize Arapça bir kök ve Farsça bir ek olarak girmiştir ‘Arapça muḥāfaẓa + Farsça -kār’ ve anlamı koruyan, muhafaza edendir… Günümüzde tutucu anlamında, gelişmelere kapalı her türlü inanç sistemi için kullanılıyor.)
İşte tam da bu nedenle Meral Akşener ve diğerlerinin neler yapabileceği konusunda yanılmadık.
Son alçaklıkları Merdan Yanardağ'a pusu kurmak.
Ama biz kazanacağız; çünkü haklıyız.
Tek marifetleri yalan, iftira, Ali Cengiz oyunları...
Bizdeki yürek onlarda yok; lider küfreder, onlar sineye çeker.
***
Bu bayram kutlama yapmayacağım. Çünkü bayram ruhu öldü gibi.

Hobi mi?

 Kısa bir zaman öncesine dek bu ülkede, hele bizim buralarda "hobi bahçesi" kavramı diye bir kavram yoktu.

Hele Bahçeli, Bor, Kemerhisar ve diğer kasaba ve köylerde hiç yoktu.
Niğde il merkezinde bağlar vardı (ki hala var) bulundukları semtin adıyla anılan bağlar... Tepe Bağları, Amas Bağları, Kayaardı Bağları...
Yazın taşınılan, kendi gelenekleri oluşturulmuş bağlar. Her bağ semtinin kendine özgü toplu eğlenceleri vardır. Bağ komşuluğu kardeşliktir buralarda.
Bor da Niğde'ye benzer. Ama Bahçeli'de kasabanın adı gibi her ev kocaman elma bahçelerinin içindedir, yaz kış yaşam orada sürdürülür. Üzüm bağlarımız ayrıdır.
Niğde'de ilçelerde, kasaba ve köylerde köklü bir bağ-bahçe kültürü vardır.
Kimse bahçesine hobi bahçesi demez.
Önceki gün dışarı çıktım, işim vardı. Biraz alışveriş yaptım, açıldım.
Öğretmenler Parkı'nın duvarının dibinde bir genç kadın ve bir çocuk iki kova kiraz koymuşlar önlerine; pazarcı gibi geleni geçeni çağırarak kiraz satıyorlar. Kirazlar güzel görünüyor. Fiyatını sordum, 30 liraymış. Almaya niyetim var ama kendi kasabamın kirazlarını severim ben. "Kiraz nerenin?" dedim. "Bahçeli'de hobi bahçemiz var, kendimiz yetiştiriyoruz." dedi.
Haydaaaaaa....
Buralarda bağlarda, bahçelerde herkes meyvesini, sebzesini kendi yetiştirir, ihtiyaç fazlasını satar, masrafını çıkarır.
Ürünlerin türlü türlü yan ürünlerini de kendileri yaparlar. Üzüm; pekmezden kuru üzüme, köfter dediğimiz leziz kışlık tatlılarımıza ve hatta şaraba dönüştürülür.
Meyveler kurutulur, sebzeler kurutulur, salçalar yapılır.
Kışlık gereksinim ne kadarsa ayrılır, fazlası satılır. Bu çok olağandır. Çoğu aile böyle geçinir. O ürünleri satın alanlar da satanlar da gönül rahatlığıyla yaparlar alışverişlerini.
Ne ara o bahçeler hobi bahçesi oldu, anlamadım.
Ne ara o kirazlar hobi bahçesinin kirazına dönüştü anlamadım.
Eeee, bacım kovaları önüne koymuşsun, kiraz satıyorsun yol kenarında... Bal gibi ticaret bu. Pazarcılık yapıyorsun işte.
Ne hobisi, ne bahçesi.
Hobi sözcüğü yüzlerce yıllık bağlarımıza, bahçelerimize asalet mi katıyor yani? Ya da sana?
Böyle züppeliklere hiç dayanamıyorum.
Yavaşça döndüm, yürüdüm.
Hobi bahçesinin kirazlarını çığıra çığıra satsin benim kim olduğunu, yerini, geleneklerini unutan bacım. Hobisiyle sınıf atladı zaten...

3 Mayıs 2023 Çarşamba

Yaprak döker bir yanımız / Bir yanımız bahar bahçe

 PTT'nin önünden geçiyorum. Kapının önünde iki güvenlik görevlisi sigara içiyor.

Birinin etrafa, insanlara bakışı ilginç Öyle tepeden, öyle kendini fazlasıyla önemsercesine.... O üniformanın kendisine güç verdiğini sanıyor. "Küçük dağları ben yarattım büyükler dedemden kaldı." bakışı... Ama düşmanca, nefretle... Neden sevmiyor insanları?
İnsan benim kadar çok şey yaşamış ve insanın her çeşidini görmüş olunca duruşların, bakışların uzmanı oluyor.
Bir halt olamadıysak da insan sarrafı olduk anlayacağınız.
Ben önünden geçerken bakışlarıyla bana sataştı sanki...
Çok rahatsız oldum.
Ama bir anda ayaklarına ilişti gözlerim: siyah püsküllü bir babet...
Babet neyse de püskülleri var.
Bir gülmek geldi bana...
Otobüse bininceye dek güldüm. Acıdım delikanlıya, karizma yerlerde...
***
Otobüse her bindiğimde kulaklık kullanmaya başladığıma bin pişman oluyorum.
İşitme bozukluğu günlerim güzelmiş meğer. Duymuyorsun, rahatsın.
Duymadığın bilindiği için İnönü'ye benziyorsun. Duymak istemediğin şeyleri duymazlığa yatıyorsun.
Ama mahkemede konuşmadan önce yargıca "Sayın Hakimim, benim kulaklarım çok az duyar, sorularınızı yüksek sesle sorar mısınız?" demek zorunda kalmak var.
Doktora ilk olarak duymadığımı söylemek zorunluluğu, coronalı günlerde, cam bölmenin ötesindeki nüfus memuruna derdini anlatamamak, söylediklerini duyamamak var.
Hele telefonda konuşmak... "Alo ben Feride Yaşar Özdemir. Önce şunu söylemeliyim...."
Yargıç Hanım, en sevimli, en anlayışlı haliyle avaz avaz soru sormaya başlayınca sağır kulaklarım bile çın çın ötmüştü. Canım yavrum ya...
Nüfustaki memur hanım ise "Nereden çattık." formundaydı.
Göz doktorum da iyice eğilip kulağıma bağırarak tanısını, ilaçları nasıl kullanacağımı anlatmıştı.
Sözün özü kulaklık kullanmak şart oldu.
Otobüste durum can sıkmasa daha da iyi olacak.
Artık duyuyorum. İki sıra arkada oturanları işitip ne konuştuklarını anlıyorum. O konuları neden uluorta konuştuklarına hayret ediyorum.
Bir de otobüste insanlara aldırmadan telefonda konuşanlar var; evlere şenlik. Kapısının önünden terliği çalınsa feryat figan ortalığı velveleye verenler telefonda, kendi oturma odasında konuşurcasına rahat, ne var ne yok anlatmaktan, özellerini ortaya dökmekten sakınmıyorlar. (Terlik meselesi tevatür değil, kadının konularından biriydi.)
Son zamanlarda yolda hoparlörü açıp konuşanları görüyorum. Sayıları iyice arttı.
Sanırım, otobüse binerken kulaklıklarımı çıkaracağım artık.
Otobüse binerken zorlanınca elimdeki çantaları alıveren güzel kardeşim sen çok yaşa, emi...
Beni görür görmez ayağa fırlayan gençler, siz de hep böyle güzel kalın, emi.
Ben ve otobüs halleri...
Yaşam işte böyle bir şey...
Şairin dediği de bu galiba.
"Dostum, dostum güzel dostum
Bu ne beter çizgidir bu
Bu ne çıldırtan denge
Yaprak döker bir yanımız
Bir yanımız bahar bahçe"
***
Bugün Binali Yıldırım buradaydı. Ne kadar insan topladığını merak ettim. Kültür merkezinin 100 -150 kişilk konferans salonunu dolduramamışlar. Gelenler de çoluk çocukmuş. Sanırım okullardan devşirdiler.
***
Ben yazmayı seviyorum. Sözler ağızdan çıkarken demlenmemiş çiy çay kıvamında olabiliyor. Yazıya geçerken demlenip imbikten geçiyorlar. Bu yüzden yazarken daha rahat oluyorum.
Sözlere ayar verebilmek keyif veriyor.
Vakit geç oldu. Gün çoktan geceye evrildi. Sabaha ne umutlar saklı, bilinmez.
Dilerim umutlarınızı diri tutacağınız bir gün olur.
03.05.2023 , 00.30

6 Nisan 2023 Perşembe

YAZASIM VAR

 Yazasım Var

Ispanak yemeklerine çok bol soğan doğrarım. Soğan ıspanağa yakışır.
Soğan bütün yemeklere yakışır. Hele nohut ve kuru fasulye, hele patates…
Menemene soğan konur mu konmaz mı tartışmasında Yaşar soğancıdır.
Yıllar önce Altunhisar Lisesi’nde çalışırken kısa bir süre birlikte görev yaptığımız bir arkadaşımız vardı. Öğretmenler odasında buna benzer bir konu konuşulurken “Soğansız nohut pişmez. Soğan yemeğin pezevengidir.” deyince kahkahayı basmıştık. Bunca zaman geçti; meslektaşımın adını anımsamıyorum ama sözünü unutmadım.
Bugün ıspanak pişirmeye niyetlendim.
Dolabı açtım, uzun uzun soğanlara baktım, bir iç geçirdim. Elime dört büyük soğan aldım önce, sonra hemen birini bıraktım. Elimdeki üç soğanı gözlerimle bir tarttım, istemeye istemeye birini daha bıraktım.
Yaşar giyinmiş, ekmek almaya gidecek. Beni bekliyor, hani başka istediğim bir şey var mı gibisinden.
Soğanları göstererek, çabuk ceketini ilikle, hazır ola geç, dedim. Güldü ama rap, hazır olda. Soğanlarımın önünde bir temenna çekti, ikimiz de buruk, güldük.
Dün markete uğramıştım. Sebze reyonunu gezerken küçük çocuğunun elinden tutmuş bir kadın, sebzeleri tartan görevli genç kadına “Soğan ne kadar?” dedi. “20 lira” diye yanıtladı görevli. Az ilerde sebzelere yeni etiketler yerleştiren genç adam duymuş olmalı, seslendi. “Hayır, 25 lira…”
Genç kız çıkıştı, “Niye önce bana söylemiyorsun. Ben zor durumda kalıyorum burada. Sebzeleri ben tartıp ben etiketliyorum. ” Genç, ağzının içinde homurdandı, ne dediğini anlamadım.
Fiyatı duyar duymaz oğlunu çekiştirerek hızla uzaklaşan kadının arkasından bakakaldım.
Hala orada, o sebze reyonundayım ben.
Rahmetli anneannem “Allah kimseyi gördüğünden geri komasın.” derdi. Zamanında göçüp gitti de bu günleri görmedi anacığım.
Kurallarımız vardı mutfaklarda; nohut ve beyaz fasulye etsiz pişmez. Soğan yahnisi, bamya etsiz yenmez. Kemikli iki üç kilo et alasulu pişirilir, sofrada bir dökümde bitirilirdi. Mutfaklarımıza havuçlu patatesli haşlama et sonraları girdi. Gördüğümüz buydu.
Gördüğümüzden geri kodular bizi.
Bir anne bir kilo soğan alamadı. Bir başka anne (üstelik aynı gün) oğlunun eline verdiği dondurmanın fiyatını kasada öğrendi, kasaya geri bırakmaya kalkıştı ama güzeller güzeli kara gözlü oğlan dondurmanın kağıdını çoktan açmıştı bile. Annenin yüzündeki ifadeyi asla unutmayacağım.
Hala kasada o kadının gözlerine bakıyorum ben.
Gördüğümüzden geri kodular bizi.
***
Geçenlerde Hasan Hüseyin Korkmazgil’i andık.
Facebook’ta bir sürü paylaşım yapıldı.
Hasan Hüseyin Korkmazgil’in mezarının fotoğrafı şiirlerinden daha çok beğeni ve yorum aldı.
Şairin Ruhi Su Söylüyor Gecede adlı şiiri en güzel şiirlerindendir. Her okuduğumda içimi un ufak eder; Ruhi Su ve Hasan Hüseyin aynı anda yüreğimin konuğudurlar.
Bu güzel şiir şairin mezarı kadar ilgi görmedi.
Ölüleri dirilerden çok seviyoruz.
Ölülere gösterdiğimiz saygıyı dirilerden esirgiyoruz.
İşte halimiz ortada…
***
Yıllar önce emeklilikten öğretmenliğe döndüğüm ilk yıllarda okuldan iki dal atlas çiçeği almıştım.
ŞNPL’de Rahmetli Sevgili Emin Şenol’un müdür olduğu yıllar.
Değerli dostumuz Hasan Üner baş müdür yardımcısı. Okulun merdiven sahanlığını, güneş alan her yeri çiçekle doldurmuş. Emin Bey çok önceden arkadaşım benim. Merdiven boşluğuna metrelerce sarkan kan kırmızısı çiçekleriyle insanın başını döndüren atlas çiçeğinden ve koca fıçının içinde salına salına ağaç olmuş mis kokulu Arap yasemininden birer dal alıp alamayacağımı sordum Emin Bey’e…
“Onlar Hasan Bey’in otları ama istediğini al.” dedi.
Yasemin tuttu, evdeki yerini sevdi, koca ağaç oldu. Adını Hasan Bey’in otu koyduk. Akşamları eşsiz kokusuyla başımızı döndürdü ama atlas bir türlü onmadı. Neler yaptık neler, gözünün damarına baktık. Olmadı, öyle iki dal kalakaldı; büyümedi de kurumadı da…
Sabırla bakmaya devam ettim.
Kaç ev, kaç saksı değişti…
Derken üç yıl önce küçük dallar vermeye başladı. O dallar büyüdü, dibinden yenileri patladı, neredeyse saksıyı dolduracak. Fark ettim ki bitkiler yaz-kış döngüsünü yaşamak zorunda. Yaz kış oda ısısında olmak yaramıyor cancağızlara…
Dört yıldır kapalı balkondalar. Kışın soğuk, yazın sıcak. Çok soğuk havalarda mutfak kapısını açık bırakıyoruz, donmuyorlar.
Sonunda oldu işte… O ilk dal ucundan tam üç tane tomurcuk verdi. Üç küçük mücevher. Günde en az beş kez çıkıp kontrol ediyorum. Nazarım değecek.
Yasemin’i çok büyüyünce bir arkadaşıma verdik.
Ben hem sabırlı bir insanım hem de çok aceleci … Her işte acele ederim de olumsuzluklarla karşılaştığımda da bir sabır bir sabır bende.
Diktiğim çiçek hemen açsın isterim ama açmazsa da asla vaz geçmem.
***
Bu bahar farklı olacak.
Bu bahar umutsuzluk yasak. Bu bahar tembellik yasak. Bu bahar küskünlük yasak. Bu bahar vaz geçmek yasak. Bu bahar düşmek yasak.
Bu bahar bütün atlaslar açacak…
Bu bahar gönüllerde ırmaklar coşacak.
Bu bahar “zulmet” sonsuza dek yırtılıp aydınlanacak.

5.4.2023

6 Aralık 2022 Salı

Mardin'den Anılar

 Mardin Lisesi orta son...

Yılları kim sayar!... Oturup hangi yıl olduğunu hesaplayabilir miyim!...
Sevgili Semiha Kihtir ve Sevgili Tevfik Görgülü (Lise 1'den sınıf arkadaşlarım) belki anımsar. Sormak gerek.
Adlarını bile unuttuğum güzel arkadaşlarım... Sade Fehmiye kalmış aklımda. Arkamda orta sırada...
O da suçluluk duygumdan...
Bir tiyatro oyunu sergiliyorduk. Sevgili hocamız Zeliha (Kihtir) Ozay yönetiyor. (Bir de Mehmet Sadri Bey varmış, unutmuşum, yıllar sonra Facebook'ta karşılaşınca kendisi anımsattı. En derin saygılarımla.)
Rolüm gereği züppe bir anneyim. Takıp takıştırmam gerek. Nereden bulacağım o gösterişli küpeleri, kolyeleri diye kara kara düşünürken canım Fehmiye yetişti imdada. Işıltılı, sarkaçlı, renkli küpelerini verdi bana. Yıl sonu müsameresi olduğu için küpeleri iade edemeden tatile girdik. Yazın aniden babamın tayini Urfa'ya çıkıverdi. Küpeler kaldı mı bende... Hem komşumuz hem annemle babamın sıkı dostları Sabire Abla'ma bıraktım takıları. Okul açılınca okula gidip küpeleri idareye bırakacak, Fehmiye'ye vermelerini sağlayacak. Olmamış, Sabire Abla'm çalışmaktan fırsat bulamamış, unutmuş. Küpeler öylece bir kenarda unutulup gitmiş.
İşte Fehmiye'ye karşı duyduğum suçluluğun nedeni budur. Adı da benim kör belleğime takılıp kalmıştır.
Ama şimdi bu fotoğrafa bakarken öyle hissediyorum ki bu güzel arkadaşlarımla karşılaşsam hemen tanırım, adları da o kör kuyudan fırlayıp çıkar gün yüzüne.
Ah gençlik!...
Ah kalın tül perdelerin arkasındaki hayal meyal yaşantılar, anılar...
Bir saat bile olsa o anları yaşamak için kalan ömrümden ayları feda edebilirim sanıyorum.
Anılarımın Mardin'inden yaşayanlara binlerce selam ve sevgiler...

Zaman, Yaşam, İnsan

 Albümleri elden geçiriyordum. Çoğu fotoğrafın çekildiğini bile unutmuşum. Fotoğraflarda yer alanların bir bölümünü de...

Anıları tazeledim, anıları eşeledim, anılara gömüldüm gırtlağa kadar.
"Vah gençlik!" diyerek öyle bir iç geçirmişim ki Yaşar bastı kahkahayı.
Unutmadıklarım da çok elbette.
İşte bir tanesi. Solda Cahide Püskülcü, sağda Süheyla Meker,...
Samsun Eğitim Enstitüsü... Sanırım son sınıftaydık.
Kimbilir hangi sınavdan çıkılmış veya bütün gece ders çalışılmış ya da gün yoğun geçmiş... Yorgunluk yüzlerden okunuyor. Bir üfürseler uçacak gibiyiz. Cahide yorgunluğa meydan okuyor gibi...
"Ey hayat
Sen şavkı sularda bir dolunaysın."
Onur Akın dolandı dilime durup dururken.
Bu ara böyleyim dostlar; anılar beni saçıp savuruyor.
Anılar babasının mirasını yiyen bir mirasyedi gibi; beynimde ne varsa harcıyor.
Ama yaşamı, insanları daha çok sevmeye başladım. Beynimin kıvrımlarındaki yolculuğum zamanın, yaşamın, insanın değerini anımsatıyor durmadan.
(Masada Bafra sigarası... Kimbilir kaç yıl içtim.)

28 Kasım 2022 Pazartesi

BİRAZ ONDAN BİRAZ BUNDAN

 Peşpeşine iki farklı dizi izledik. İkisi de İngiliz yapımı, çok beğendik. Özellikle biri, Black Earth Rısıng, çok etkiledi beni. Başta İngiliz emperyalizmi olmak üzere emperyalizmin Kara Afrika’nın yer altı zenginlikleri üzerinde oynadığı çirkin ve vahşi oyun gırtlağımıza kadar tiksintiyle doldurdu içimizi.

“Batılılar geldiğinde onların ellerinde İncil, bizim de topraklarımız vardı. Bize, gözlerimizi kapayarak dua etmeyi öğrettiler. Gözümüzü açtığımızda bizim elimizde İncil, onların elinde ise bizim topraklarımız vardı.”

Dizi boyunca Kenya’nın kurucu başbakanının bu sözleri çınladı durdu beynimde.

Diğeri İngiliz aristokrasisini yerden yere çalan bir diziydi.

Filmler, diziler, belgeseller ufuk açıcı olabiliyor.

***

Son birkaç yıldır bir film, bir kitap, bir şarkı peşine takılıp savrulup gidiyorum. Bir tür kaçış sanki.

İşe yarıyor mu? Ne gezer… Bir süreliğine aklımı ve yüreğimi yıkayıp arındırıyor, o kadar…

Kimi zaman gündemdeki konulara takılıp kalıyorum. Aklımdan atmak için ne denli uğraşırsam uğraşayım beynimin her bir hücresini ele geçirmiş gibiler…

Bir kadın “Senin kariyerin çocuk yapmaktır.” diyen birinin yüzüne nasıl gülümser, elini nasıl sıkar?

***

Kış iyice kendini gösterdi.

Daha kapıdan dışarı adımımı atar atmaz burnumda kış kokusu… Durdum, derin derin içime çektim…

Üç beş gün sonra böyle rahat nefes alamayacağım, hava kirlenecek. Bir gün güneş bir gün yağmur ve soğuk… Havalar kararsız.

“Kılıçdaroğlu aday olursa kazanamaz.” çeşitlemeleriyle kafa bulandırmaya çalışan aşağılık politikacılar karşısındaki seçmen gibi…

Kararsızlık berbat bir huydur, kişilik zayıflığını gösterir. Her yöne dönebilir, dün yaptığını bugün inkâr edebilir.

Kararsızlık çoğu zaman kararsız elemanın çevresindekilere zarar verir. Durmadan yalan söyleme eğilimleri de vardır.

Tanrı bizi kararsız seçmenden korusun.

***

Antik Yunan mitolojisindeki cehennemin ya da yer altı dünyasının kapısını bekleyen Kerberus adındaki üç başlı canavar köpeği bilirsiniz.

Bugünlerde her yerde Kerberuslar var.

Pazartesi gün doktora gittim. Düştükten sonra kesilmeyen ağrılarıma çare bulmayı ve dizime yeniden bir iğne yaptırmayı umuyordum.

Hastanedeki doktorların sekreterleri, röntgen çeken teknisyenler, pansuman odasındaki hastabakıcı ve muhatap olduğum başka kim varsa her biri ayrı ayrı Kerberus’a dönüşmüşler. İki karış suratlar, ağız içinde gevelenen açıklamalar, terslemeler, haksızlıklarını bastırmak için Kerberus hırlamaları…

Sanırsınız doktor odasının kapısında değil de cehennemin kapısındalar…

Kendimden biliyorum, birileriyle kapışmak ya da terslemek zorunda kaldım mı günlerim zehir oluyor; mutsuz biri oluyorum. Bir türlü içimden atamıyorum.

Bu insanlar bunca aksi, bunca kibirli, bunca kırıcı iken nasıl uyuyabiliyorlar?

İşte sadece biri…

Röntgen bölümünde elime verilen kâğıtta 2. odaya gitmem gerektiği yazıyor. Odanın önünde bekliyorum ama odaya girip çıkan yok, görevli de görünmüyor. Birinci odaya sürekli birileri girip çıkıyor.

Gidip sordum; bana “Çağırdık sizi, gelmediniz.” diye çıkıştı adam. Neredeyse dövecek. Kâğıdı attım önüne, burada iki yazıyor, neden birden çağrılıyorum. Benim kulağım duymuyor, duymak zorunda da değilim. Ama siz o odada olmak zorundasınız.” dedim. “Mesai bitiyor, beklemek zorunda mıyım?” dedi. Tam kavgaya tutuşmuştuk ki röntgeni çekecek olan teknisyen geldi, kolumdan tuttu, “Gel ablacığım, seni hemen alıyorum.” dedi. Öfkemi o çocuktan çıkardım, düşündüklerimi saydım döktüm. Kaç gün geçti, hala ne kendi sözlerimi ne de o azarlanmayı unutmuş değilim.

Pansuman odasındaki pansumancı Ramazan (Adını öğrendim çünkü insanlıktan çıkmış bu adamı şikâyet etmeyi düşünüyorum.), doktor sekreterleri, güvenlikçiler… Hepiniz insanlığınızı nerede bıraktıysanız arayın bulun. Birazcık güler yüz, tebessüm, yumuşak bir üslup, azıcık insanlık gösterisi sizin de iyi hissetmenizi sağlayacak, inanın.

Aslında doktorların da onlardan kalır yanı yok. Kendi kabalıklarının yanında bunca çirkinliğe göz yumdukları için de suçlular. Her şey gözlerinin önünde olup bitiyor.

Bu yaz hep hastanede geçti zamanım. Bunları yaşamak zorunda kaldım.

***

Bu yazı bir aydır dinlenmede.

Kimi zaman duygularım sıcaklığını yitirmeden yazmayı severim. Hemen, anında…

Kimi zaman da öfkemi yatıştırmak için beklerim. Parladığım zaman kendimi dizginleyemediğim de olur çünkü.

O gün yazdıklarımdan bir gün sonra vaz geçtim.

O pansumancıyı da şikâyet etmedim. Ne bileyim, pek doğru gelmedi.

Ne dersiniz, bir gün bu ülkenin insanlarının çoğu yeniden insan olduklarının ayırdına varacaklar mı?

8 Mart'ı Anlamak

  Şöyle bir cümle dolanıyor ortada. Her okuduğumda çok üzülüyor ve sinirleniyorum. "Erkeğin adam olduğu yerde kadına her gün 8 Marttır....