30 Mart 2024 Cumartesi
















 

Nazım Hikmet'e Sevdalanmak

 Nazım Hikmet sevdam malum. Beynimin ve yüreğimin sol yarısı silme Nazım; diğer yarısı şiirimizin diğer ustaları...

Nazım hakkında yazılan şiirler de beni çok etkiler.
Bedri Rahmi gibi, Cahit Sıtkı gibi, Gülten Akın gibi (daha çok var) şiirimizin büyük ustalarının Nazım hakkında yazdıkları şiirleri okurken çok duygulanıyorum, burnumun direği sızlıyor, ağlamaklı oluyorum.
Bizim şiirimizin yüreğime dert bir yanı var:
Şiirimizin sevilesi, saygı duyulası, eli öpülesi yiğitleri sürgünlerle, işkencelerle, hapis damlarıyla, ölümlerle sınandılar.
Cahit Sıtkı Tarancı'nın Nazım için yazdığı şiiri paylaşıyorum sizlerle.
Bundan sonra da diğerlerini... Her gün birini, bir kaçını...
Şiir vereniniz çok olsun.
***
BİR ŞEY
I.
Bir şey ki hava gibi ekmek gibi su gibi
Lâzım insana lâzım onsuz yaşanılmıyor
Ana baba gibi dost gibi yavuklu gibi
Kalp titremeden göz yaşarmadan anılmıyor
Bir şey ki gözünüzde memleket kadar aziz
Aşk ettiğimiz kendimize dert ettiğimiz
Adını çocuklarımıza bellettiğimiz
Bir şey ki hasretine dayanılmıyor
II.
Bir şey daha var yürek acısı
Utandırır insanı düşündürür
Öylesine başka bir kalp ağrısı
Alır beni ta Bursa'ya götürür
Yeşil Bursa'da konuk bir garip kuş
Otur denmiş oracıkta oturmuş
Ta yüreğinden bir türkü tutturmuş
Ne güzel şey dünyada hür olmak hür
Benerci, Jokond, Varan Üç, Bedrettin
Hey kahpe felek ne oyunlar ettin
En yavuz evlâdı bu memleketin
Nâzım ağabey hapislerde çürür
Cahit Sıtkı TARANCI

23 Mart 2024 Cumartesi

23.03.2024, Yaşar, Kitaplar ve Komşular

 Geçen yıl depremden hemen sonra, ön tarafta karşımızdaki apartmanın 3. katına bir aile taşındı.

Benim dikkatimi çekmedi, Yaşar "Feride koş, önce kitaplarını yerleştiriyorlar, bak." diye seslenince haberim oldu.
Gerçekten de önce kütüphanelerini kurmuşlar, tek tek kitap yerleştiriyorlar.
Zordur kitap taşımak, önce dikkatle kolilenir, sonra açılır ve tek tek yerlerine tasnif edilerek yerleştirilir. Koliler ağır olur. Hamallar mırın kırın etmesin diyerek hamallara yağ çekilir.
Bizde yerleştirme işini Yaşar yapar. "Sen bize yemek yapıyorsun, daha önemli, işine bak." der, canıma minnet, kaçarım.
Oysa bilirim, kendi düzenini kurmak ister. Ben yazar ve türlere göre olsun isterim. Onun başat kabul ettiği kitaplar, edebiyatın piri kabul ettiği yazarlar, şairler vardır.
Örneğin Nazım Külliyatı özel yerine konur. Yaşar Kemal de öyle. Tolstoy, Gorki, Aziz Nesin... Nazım şiir kitaplarının arasında dursun isterim, olmaz.
İkimiz de çaktırmadan sevgiyle ilgiyle izledik. Tanımadan sevdik deprem mağduru kitapsever komşularımızı.
Demin balkona çıkmam gerekti. Hemen dikkatimi çekti, daire boşalmış. İçim cız etti. Ne toplandıklarını gördüm ne taşındıklarını...
Kırk yıllık ahbaplarımız gitmiş gibi.
Yaşar'ın da gitmesini beklemişler gibi...

17 Mart 2024 Pazar

Çanakkale Geçilmez

 Anadolu'yu gözüne kestiren bütün yayılmacı işgalci güçler, çağlar boyunca, doğudan batıdan, kuzey ve güneyden saldırmışlar, Anadolu'yu, bu eşsiz coğrafyayı kanla sulamışlardır.

İskender'den Ramses'e, Timur'a Anadolu pek çok yayılmacı hükümdarın iştahını kabartmıştır.
Bunlardan iki büyük efsane savaşın sahnesi Çanakkale olmuştur. Anadolu'nun kapısı kabul edilen Çanakkale...
Biri antik çağların, efsanelerin büyük savaşı Troya Savaşı, diğeri modern zamanların efsane savaşı Çanakkale Savaşı...
Benzerlikleri şaşırtıcıdır. Benzemeyen yanları sonuçlarıdır.
Troya Savaşı'nda saldırganlar birleşik Yunan şehir krallıkları idi.
Çanakkale Savaşı'nda saldırganlar birleşik emperyalist ordulardı.
İkisinin amacı da ortaktı; Anadolu'nun, bütün zenginliklerinin yanında, stratejik coğrafi konumu yani doğu-batı arasında köprü olması...
Anadolu'yu ele geçiren güç, Asya'nın ve Avrupa'nın efendisidir.
Troyalılar 10 yıllık kanlı bir savaştan sonra yenildiler.
Çanakkale'de ise 19 Şubat 1915'te denizden başlayan saldırı 9 Ocak 1916'da karadan kazanılan zaferle sona erdi.
Sonuç emperyalizmin asla hazmedemediği bir yenilgiyle "Çanakkale Geçilmez." adındaki destanın yazılması oldu.
Emperyal güçler bu kez yenilmişler ve zaferi 15 yaşındaki küçücük çocuklar, Seyit Onbaşılar, Yahya Çavuşlar, 57. Alaylar, anneannemi bir yaşında bir bebekken bırakıp giden ve dönmeyen büyük dedemler, dedelerimiz, Mustafa Kemal'ler, kadim Anadolu halkı kazanmıştır.
Çanakkale Zaferi'nin yıl dönümü kutlu,
yenilgiyi asla kabul etmeyenlere, teslim olmayanlara bin selam olsun.

10 Mart 2024 Pazar

Sevgiliye Mektup 2







 

                                                                                     25.02.2024

                                                                                      Gece yarısı

Sevgiliye,

Sen gidince…

Çok şey eksik kaldı sen gidince. Eksikler içimi acıtıyor. Yazmak istiyorum, yazacağım… Elim kalkmıyor, dilim tutuk…Kafamı toplayamadım ki… Beynim boşalmış gibi. Bağışla beni.

***

Bu gece Nesibe ve kızı Ayşe Betül geldiler bana, beni hiç yalnız bırakmıyorlar.

Ercan-Gülden, kat komşularımız, dostlarımız… Serkan telefon ediyor sık sık, onlar döndüler Gemerek’e. Kardeşlerim de gittiler. Bugün yalnızdım. Korkarım sensizlik yalnızlık demek sevdiceğim.

Ayşe Betül çok güzel, bir o kadar da hüzün verici armağanlar hazırlamış bana.

Birkaç yıl önce, henüz sen rahat yürüyebiliyorken gezintilere çıkardık da bir kafede soluklanır, alışveriş yapacaksak yapar ve evimize dönerdik ya… Karşılıklı fotoğraflarımız çeker ve birbirimizin telefonlarına gönderirdik… Ne güzel ne mutlu günlerdi.

Ayşe Betül, Facebook’tan ta kaç zaman öncesine gidip o fotoğrafları ve yazılarımı bulmuş. Düzenlemiş, çerçeveletip getirmiş. Yaşar, görsen bayılırsın. Öyle güzel, öyle hoş… Güzel kızımız, onca acımın içinden yüreğimi serinleten serin bir rüzgâr gibi geçti. Öyle zarif, öyle sevgi ve merhamet dolu…

Nesibe’yi ağırlayacaktık, sen gittin. Getirdiği iki kişilik kahve takımını görmedin. Seni düşünerek almış.

Sen zaten onun kahve yapıp getirmesini severdin. Annesi önden, kızı arkasından tepside dört kahve, çikolata… Ben fincanların şıklığını, sunumunu, sen de kahvesini severdin. Kahveyi severdin de ben sana sık sık kahve yapmazdım. Kendim sevmediğim için aklıma gelmezdi. Seni yorgun görünce ya da canının sıkkın olduğunu fark edince “Kahve yapıyorum sana.” Derdim, gözlerinin içi gülerdi.

Seni mutlu etmek, sevindirmek ne kolaydı.

***

Eskiden bu tür yazıları bir çırpıda yazardım. Bitirmeden bırakmazdım ya sevdiceğim; “Gene kaptırmışsın kendini, neler yazıyorsun?” derdin, “Bizi, bugünü...” derdim. “Neyimiz var ki yazılacak?” der, takılırdın. Ben bulurdum işte.

Bu yazı öyle olmadı, günde üç beş cümle… İçim daralıyor.

(Bulaşık makinesi doldurma ve boşaltmayı iş edindin; şimdi tam da senin kızdığın şekilde dört tabakla dolduruyorum makineyi. Kızma emi?)

Tuğba ve Ertuğrul geldiler Ereğli’den. Duymamışlar, sonradan öğrenmişler.

Dostların, dostlarımız çok üzgün Yaşar’ım. 

***

Öylesine bir gün…

(Beni bağışla artık uzun süreli yazamıyorum. Sık sık ara veriyorum.)

“Nasılsın, bugün nasılsın?” diyorlar.

Bu sorular nasıl da canımı sıkıyor, bilemezsin Yaşar. Sanki acının ölçülebilir, ayarlanabilir nicel bir yanı varmış da her gün bir miktarı azalacakmış, azalmak zorundaymış gibi.

Her an aklımdayken, her şey seni anımsatırken azalır mı bu acı?

Hep aklımdasın ama tuzlukta tuz azalmış bugün, yüreğim yandı kavruldu. Oturdum ağladım. Daha yedek tuzumuzu nereye koyduğunu bilmiyorum. Evde her şey senin düzeninle… Dokunamadım.

Yarın daha iyi olmak nasıl mümkün olabilir?

Artık bu koca evde bir başıma olduğumu unutuyorum sık sık. “Çay demleyelim mi?”, “Makine çalışacak, önce beyazları mı yıkasam?”, “Hoşaf vereyim mi sana?” “Bu gece bir aksiyon filmi daha izleyelim mi? Kötülerin iyilerden bir güzel dayak yediği türden bir film bulayım mı?”… Sormak istiyorum ama acı içinde yeniden fark ediyorum ki yoksun.

Her gün yine, yine yaşanacak mı bu acı?   

***

                                                       10.03.2024

                                                 Akşam yaklaşırken

Dış kapımız sarkmıştı, zor açılır kapanır olmuştu, anımsıyor musun? “Kendimi iyi hissettiğimde bakarım.” diyordun ya hani… Sonrasında kendini hiç iyi hissetmedin, ben belirtileri okuyamadım kuzum.

Dün gece kapattım sandım, açık kalmış. Sabah Büşra görmüş, zili çalmış, duymamışım. Telefonla haber verdi. Kendisi çekip iyice kapatmış.

Korkudan değil ama sensizlikten ağladım kuzum. Çok ağladım.

Eşi Yıldıray akşam gelip kapıya bakacak. Hazır gelmişken camlı balkonun kilidini de gösteririm. Sen gidince her şey elimde kalmaya başladı be Yaşar.

(Yıldıray kapıyı düzeltti elinden geldiğince. Sanırım depremde kapı esnemiş, öyle anlaşılıyor. İsimlik de düşmüş, görmemişim. Onu da taktı. Sağ olsunlar… Gözleri benim üzerimde.)

***

Seni toprağa verdiğimiz gün tanımadığım bir komşu gelmiş taziyeye. Annemler söyledi. Ertesi gün gene geldi.

Sonra bir başka komşusunu da almış, birlikte geldiler. Yalnızdım. Herkes yerine yurduna dönmüştü. Sevindim doğrusu.

Ancak şiddetli bir gribe yakalanmıştım, başımı kaldıracak halim yoktu. Maskemi taktım, onlardan da bunu rica ettim.

Ve hayatım, senin çok kızdığın, nefret ettiğin bir durum yaşanmaya başladı.

Kadın söze, birlikte geldiği arkadaşına benim hakkımda duyduklarını anlatmakla başladı. Kaç gelinim varmış, kaç kardeşim varmış, cenazeye kimler gelmiş.  Dehşet içindeyim. Söylediklerinin gerçekle alakası yok. Anlaşılan önceki gelişlerinde evdekilerden topladıklarını yarı anlar yarı anlamaz harmanlamış, kendi gerçeğini yazmış, kadına onu anlatıyor. İnanılmaz. Deve üstünde kuduz daladı gibi bir durum ortaya çıktı. Başım çatlıyor, öksürük, hapşuruk birbirine karışıyor, ateşlendim, yanıyorum.

“Yanılıyorsunuz, bunlar doğru değil, nereden duydunuz?” diyorum.

“Daha önce geldiğimde anlattılar.” diyor. “Bu olanaksız, siz geldiğinizde kendi ailem ve birkaç dostum vardı. Onlar böyle yanlış ve yalan şeyler söylemiş olamazlar. Ailem cenazede bunları konuşmaz. Belli ki yanlış anlamışsınız.” diyorum.  Bu kez tuhaf sorular başlıyor. Tümüyle özelimize ait sorular. Kadını ilk kez görüyorum. Bana böyle sorular sorma cesaretini nereden buluyor? Bunları öğrenince ne yapacak?

Diğer konuğum mahcup, bakıyor. Sanırım benim bunaldığımı sezdi.

“Hastayım, siz de taziyeye geldiniz sanırım. Sorularınız kafamı yordu. Hem bunları öğrenip ne yapacaksınız, ne işinize yarayacak?” dedim, sustum. Kadın soruyor, yanıt vermiyorum, diğer kadının hastalığıyla ilgileniyorum. Engelli. Yanlış ameliyat sonunda tekerlekli sandalyeye mahkûm olmuş. O kadına acıdım, üzüldüm.

Hiç olmayacak şey yaşandı Yaşar. Hani sen “Böylelerini dikenli sopayla kovalayacaksın.” derdin ya, işte öyle.

Merak etme, bir daha görüşecek değilim o komşuyla…

Sen gidince gözüme her şey olduğundan daha sıra dışı görünüyor. Dayanağım kalmadı.

Ağlamadan tek satır yazamıyorum.

Yapayalnızım, darmadağınım kuzum. Onca insan o denli uzakta ki… Seni çok özlüyorum.

22 Şubat 2024 Perşembe

Sen Gittin... (Sevgiliye Mektup 1)

 Gittin…

Gidişin başıma yıldırım düşmesiydi. Eridim, kor oldum.

Gittin…

Canım çok yanıyor hayatım. Paramparçayım.

Uyuyamıyorum, sen “İyi geceler.” demeden olmuyor.

Gidişin birdenbire oldu. Tıpkı kendin gibi öngörülemezdi. Gene şaşırdım, darmadağın oldum.

Düşüncelerini kendi düşüncelerimle karıştırırdım. Cümleler aynı anda dökülürdü ağzımızdan. Düşünen sen miydin, ben miydim, bilemezdim. Bizim kafalarımız kadar uyumlu başka insanlar var mıdır, bilmem ama beni bu akıl uyumu adam etti.

Ve sen gittin, aklımın yarısı gitti.

Kavgalar ettik; barışmalarımız muhteşemdi.

Kızdık birbirimize, inatlaştığımız da oldu ama hep bir yolunu bulduk.

Gittiğin günden beri sol omzumun üstünde bir gölge geziyor. Sen misin o?

Zaten ses çıkarmadan yürürdün. Kaç zamandır zorlukla yürüdüğün için adımların iyi yavaşladı, sessizleşti. İş yaparken birden omuzumun başında beliriverirdin ya, sensin o…

Diyorlar ki senin nicedir çektiğin sıkıntılar kalp rahatsızlığındanmış. Neden doktora gitmedin de beni bırakıp bilinmezliğe gittin?

Neden ben o belirtileri okuyamadım?

Sen gittin ya; ben Hanya’yı Konya’yı anladım kuzum. İnsan olanı anladım. Kimmiş arkadaş, kimmiş yoldaş, anladım. İnsanın dirisine değil, ölüsüne koşanlar…

Ercan’ımız, Gülden’imiz, Serkan’ımız, Tuğba’mız, Mevlüt’ümüz…

Biliyor musun canım, Serkangil duyar duymaz ta Gemerek’ten gelmişler. Ercan ilk dakikada yanımdaydı, yanındaydı kuzum. Elleriyle hazırladı seni.

“Mevlüt yeğenim bir tanedir.” derdin ya, haklıymışsın.

Bir de çığlıklarıma koşan Büşra ve Yıldıray var. Sen onları uzaktan beğenirdin de ne güzel insanlar olduklarını yaşayarak öğrenseydin ne vardı.

Gittin… Senin şakaların gitti, benim de sevinçlerim gitti,

Ben gülmeyi unutmaktan korkuyorum sevgilim.

Ne çok sevenin varmış… Ne çok insan sana değer verirmiş…

Son zamanlarda, seni ne kadar çok sevdiğimi söylemeyi ihmal ettim hayatım, Hoş, sen de söylemiyordun ya… Davranışlarınla belli ediyordun, bana yetiyordu.

Dondurma yemezdin ama benim dondurmam bitti diye gecenin altında markete giderdin. Sevginin söze gereksinimi yoktur ki. Ben o yorgun ayakların bana dondurma almasını hem çok sevdim hem hiç istemedim, yorulmandan korktum. Geçtiğimiz yaz başında kapının ağzında çekişmemizi anımsıyorum şimdi.

“Vakit çok geç, yorgunsun, hastasın.” diyorum. “İki adımlık yer, şimdi gelirim.” diyorsun.

İşten ve sorumluklarından da hiç kaçmadın, üşenmedin… Senin bu yanını hep sevdim. Babama benzerdi huyların. Ne dersin; kızlar babalarına benzeyen erkeklere âşık olurlarmış, doğru mudur sevgilim?..

Ben seni sözsüz, yalansız, ayıpsız sevdim Yaşar’ım. Öyle de sevildim.

Bana yaşattığın insanca, onurluca, musmutlu 20 yıl için teşekkür ederim.

“İyi ki varsın, iyi ki hayatımdasın, tırnağına taş değmesin.” diyordum;

Gittin… Seninle yaşadığım her an için şükrediyorum.

Güle güle sevdiceğim. Toprağın incitmesin.

 

 

3 Şubat 2024 Cumartesi

İKİ GÜN

 

1 Şubat, akşam saatleri

 

Bugün kuaföre gittim.

Yediden yetmişe her kadın kuaföre gittiğinde kendini iyi hisseder. Bütün sıkıntılar bir süreliğine geride kalır. Saç kestirmek bile bana iyi gelir.

İçeri girdiğimde Nurcan meşguldü. Selamlaştık. Randevu saatim geçiyordu ama aldırmadım. İşi yarım bırakacak hali yok nasılsa. Bekle ve sohbetin tadını çıkar. Diğer müşteri de sohbetin içinde. Kuaför sohbetleri güzeldir.

Sıra bana geldi. Arkada iki müşteri konuşmaya devam ediyorlar. Çocukları, çocukların okulu, “hangi okulda, hangi öğretmen” değerlendirmeleri…

İlgimi hiç çekmeyen bir alana kaydı konuşma. Derken demin konuştuğumuz kadın “Erkek çocukları zekidir. Bu yüzden çok çalışmazlar. Ama kız çocuklarının kafaları basmadığı için çok çalışmak zorundadırlar.” demez mi? O çocukların dersleri, iyi öğretmen konusu nasıl oldu da kızların aptal oldukları için çok çalışmaları gerektiğine geldi, anlamadım.

Bir anda kanımın beynime hücum ettiğini söylemeliyim.

Çok yüksek sesle, açıkçası bağırarak kadına, yanıldığını, böyle bir sonuca nereden vardığını, hangi bilimsel çalışmaya dayanarak bunu söylediğini, kadınların zekalarını küçümseme hakkını nereden aldığını sorarken buldum kendimi.

Kadın, sakince “Ben öğrenciyken çok çalıştım. Kendimi paralardım. Anlamadığım için herkesten on kat fazla çalıştım. Kendimden örnek veriyorum.” diyor.

“Ben pek çalışmazdım. Dersi dinler, varsa ödev yapardım, o kadar. Ama başarılı bir öğrenciydim. Genelleme yapamazsınız.” diyorum.

Sonra, gene o agresif ses tonuyla uzunca bir nutka giriştim.

Kadın çok sakin ve saygılı. Bunu farkına varır varmaz sustum. Konuşmasına fırsat vermediğimin de ayırdına varınca yanaklarım yanmaya başladı.

Göğsümün üstünde bir ağırlık… “Kusura bakmayın, benim çok duyarlı olduğum bir konudur bu, çok sert konuştum, sizi kırmadım umarım.” gibisinden bir şeyler geveledim.

 

İşim bitti. Alışveriş arabamı alıp çıktım. Yandaki markete geçtim. Listeme bakarak alışveriş yapmaya çalışıyorum ama kendi sesim kulaklarımda. Göğsümün üstündeki ağırlık bastırdıkça bastırıyor. Listede yazılanları göremiyorum. Durdum, birkaç kez derin derin nefes aldım. Sıkıntımın geçmesini bekledim.

Alışverişi tamamlayıp çıktım, doğruca kuaföre girdim tekrar. Kadından, orada bulunanlardan tekrar özür diledim. “Kalbimin ağrısından alışverişi zor yaptım.” deyince boynuma sarıldılar. Neredeyse ağlayacağım.

 

Evet, her gördüğüm yanlışın üstüne giderim, Don Kişot gibi yel değirmenlerine saldırdığım da çok oldu. Evet, sözümü esirgemem. Çok densize çok verip veriştirmişimdir.

Kimi zaman öfkemi kontrol edemediğim de olmuştur.

Ama bu…

Bu kez farklıydı. Tepkim çok aşırıydı, acımasızdı, çok faşistçeydi. İçimi acıtan da kendimi böyle düşünmek oldu.

Ben oldum bittim yoğun empati yapabilen biriydim. Önce insanları anlamaya çalışırdım. Ne ara bu hale geldim?

Keyifle başladığım kuaför maceram böyle bitti.

Eve geldim. Yaşar’a hiçbir şey anlatmadım. Duygularımın sağalmasını bekledim

***

2 Şubat, gece

 

Öğle saatlerinden beri içimde, durmadan “Hadi yaz, yaz, yaz.” diyen sesi susturamadım.

Ayın ikisi… Annemin maaş günü… Anacığımın parasını çekeceğim, bazı istekleri vardı, onları alacağım.

(Emekliler yılıymış, emeklilere müjdeymiş. Sevsinler… Annemi 9000 liraya mahkûm eden kim varsa anamın ahında boğulsun; benim, bütün emeklilerin acısı onlara dermansız dert olsun.)

 

Otobüs sürücüsü arka kapıyı açtı bana. Basamak yüksek. Çıkmakta zorlandım. Arkada ayakta yolculuk eden biri “Tut elimi ablam.” dedi ve beni yakaladığı gibi içeri çekti.

Hemen iki üç kişi ayağa fırladı, yer verdiler ama otobüs aniden hareket edince bir korku atlattım. Ben daha ne olduğunu anlamadan kadın erkek dört beş kişi beni kucaklayıp koltuğa oturttular.

Teşekkürlerimi cömertçe saldım ortalığa.

 

Bende bir keyif, bir sevinç, bir mutluluk… Bir an Elf kraliçesi olduğumu düşündüm.

Güzel insanlar, sevgili insanlar, umudum ve sevincim insanlar…

 

Annem nane şekeri tiryakisi. Ben alıştırdım ona. Bayram şekerlerini alırken birkaç paket de nane şekeri almıştım; odur budur tiryaki oldu çıktı.

Listenin başında nane şekeri var.

Tulum peyniri alırken gözüm pastırmaya ilişti. Fiyatını sordum, 200 gramının ne kadar tutacağını hesaplattım. Of of offff… Güldüm.

“Hayırdır hocam, niye güldün?” diye sordu satıcı.

“Göz gördü, gönül çekti ama emeklinin zavallı cüzdanı azap içinde.” dedim.

“Milleti bu hale getirdiler Hocam. Allah belalarını versin.” dedi.

Şöyle yürekten kallavi bir “Âmin.” çektim.

 

Listeyi tamamlayıp alışverişi bitirdiğimde Elf kraliçesinden geçtim, padişahın ahır uşağı kadar bile hükmüm yoktu artık. Harcadığım para giderken bütün havamı da aldı gitti.

 

Şehrin göbeğinde, yoğun trafikte yaya geçidinin bittiği noktaya merdivenli koca kamyonu çekip billboardlara AKP adayının   reklamını asan düşüncesiz görevliye çıkıştım. Yaya geçidi geçici olarak geçilmez olmuş. Adam bir şeyler söyledi, anlamadım. İyi ki kulaklıklarımı takmamışım, iyi ki anlamadım.

Dön geri… İnim inim inleyen bacaklarla aşağı geçide dek yürü…

 

Aklımdan gün yüzü görmemiş küfürler, beddualar sağanak gibi geçiyor.

 

Artık bir paryayım.

 

Durağa gitmekten vazgeçtim. Taksiye bineceğim. Yorgunum, ayaklar, dizler yorgun, kafam hem yorgun hem karışık.

Annemin evinin önüne dek hiç konuşmayan şoför, “Burada mı oturuyorsunuz?” dedi. “Annemi ziyarete geldim.” dedim.

Şaşkın… Ama az buz değil, gözlerini iyice açmış bana bakıyor. “Siz bu yaştasınız, anneniz daha yaşıyor mu?” demez mi?

Normal biri bunu hakaretten sayar; iyi ki normal değilim.

“Yaşıyor, binlerce şükür, ömrü uzun olsun, yaşıyor tabi.” dedim. “Ben bu sitede 13 yıl oturdum, yapılışını bilirim. Anneniz beni mutlaka tanır.” diyor, taksinin kapısı açık, durduk sohbet ediyoruz.

O bitkin bacaklarla merdivenlere asılırken baktım ki bir süreliğine aklımı ve yüreğimi terk eden iyimserlik derinden hınzırca bana gülümsüyor.

Yeniden Feride oldum.

Kapıyı açmış, kaygıyla merdivenlerden çıkmamı bekleyen annemin cıvıltısı… Özlemle sarılışımız, anamın kokusu… O hasta ve yorgun haliyle benim için pişirdiği keşkeğin tadı…

 

Ben annemin Elf kraliçesiyim.

***

İşte peşpeşine iki gün.

Yaşamla ilgili ne söylenmişse az söylenmiştir. Yaşam dediğin insandan başka nedir ki? Olduran da öldüren de odur.

25 Aralık 2023 Pazartesi

AD GÜNÜNÜ NERENİZDEN UYDURDUNUZ

 Doğum gününe "ad günü" demiyorlar mı, beynim karıncalanıyor..

"Yeğenimin ad günü kutlu olsun." muş.
Değişik ve ilginç görünmeye çabalayan özentiler...
Bu ülkede, babası gelince adını koyacak denilip bir yıl babasının tezkeresini bekleyen bebeler var. (Aile büyüklerinin duayla çocuğun adını üç kez yineleyerek yaptıkları ritüel yüzünden.)
Ya da benim gibi, erkek olacağım düşüncesiyle adı, doğmadan bir ay önce nüfusa kaydedilip de kız olunca dört beş ay sonra adı ve cinsiyeti düzeltilenler... (Şimdi ayrıntılarına girip anlatsam inanmaz ve gülersiniz.) Babacığım doğacağım günü yanlış hesaplayıp görevden izin alır gelir ama ben gelmeyince doğmuşum gibi gidip nüfusa yazdırır, işinin başına döner. Annemin ve dedemin bu işlerle uğraşmak zorunda kalmasını istemez çünkü.
Sonra, yine, Dede Korkut Öykülerindeki Boğaç Han var. Türklerin en eski geleneklerinden biri. (İyi ki eskide kaldı, çünkü milyonlarca çocuk adsız yaşar ve ölürdü. İşe yaramaz onca insanı düşünsenize.) Erkek çocuklar büyüyüp de bir yiğitlik göstermedikçe, toplum için yararlı bir iş yapmadıkça adları konmazmış. Öyküde, delikanlı bir boğa güreşinde boğayı yenince adı Boğaç olmuş.
Dünyada pek çok toplumda benzer gelenekler var. Örneğin Kızılderililerde...
İlk iki çocuğunu bebekken yitiren, bu nedenle de üçüncü çocuğunu nüfusa kaydettirmeden, adını bile koymadan yıllarca bekleyen bir aile tanımıştım. Okula başlarken adı konmuş ve nüfusa yazılmıştı. Yıllarca Dursun dedikleri çocuğun adını Ümit yazdırmışlardı. Ama çocuğu yazdırdıkları tarihte doğmuş gibi gibi yazdırınca olanlar olmuş, okula almamışlardı. Epey uğraştılar. Şimdi Ümit'in yaş günü mü diyeceğiz, ad günü mü?
Bu ülkede doğduğu gün adı nüfusa yazdırılan kaç kişi tanıyorsunuz?
Günümüzde bile doğum heyecanı atlatıldıktan sonra nüfus işleri akla geliyor..
Adın kulağa fısıldandığı gün müdür ad günü, resmiyet kazandığı gün müdür?
Ya doğmadan aylarca önce adı konanlara ne diyeceğiz.
Yani sözün özü cahil gösterişi böyle bir şey işte.
Ad günüymüş!.. Peh...

9 Aralık 2023 Cumartesi

YAĞMUR-YOĞURT VS.

 

9 Aralık 2023

Dünden pişirip hazır ettiğim ıspanağıma süzme yoğurt gerek. Bugün çıkar alırım, diyordum.

Hava kapalı, önce anlamadım, hazırlanmaya başladım ki yağmur yağdığını fark ettim.

Yağmur altında ıslanmak, damlaların yüzüme çarpması, mis gibi serin hava bir an için heyecanlandırdı, heveslendim ancak çabuk toparladım. Yağmur romantizmi çok çok gerilerde kaldı.

Yüreğim, “Kalk gidelim.” derken cümle azalarım “B.k yeme otur.” diyor.

 Hava böyle kapalı olunca ruhum çok uyuşuyor. Bunaldım.

Elime telefonu alır almaz Aynur Yağmuroğlu Tetik’in can simidi düştü önüme. Canım arkadaşım Facebook’ta benimle ilgili yazmış, ne güzel yazmış. O yağmur ruhuma yağmaya başladı, yundum, yıkandım, arındım. Ne güzel…

İyi ki varsın Aynur ve iyi ki seni tanıdım.

 Ispanak sarımsaklı süzme yoğurt ister, başka türlü olmaz. Mahmut’a telefon etmeliyim, meşgul değilse, işlerini bitirmişse alıverir; ne güzel olur.

 Uzandığım yerde telefonla meşgulüm. Artık telefondan haberleri okuyabiliyorum. Gözlük numaram değişti.

Bu yapay zekâ mıdır, nedir; telefonda benim adımlarımı izliyor. Hangi haberlere ilgi duydum, hangi giysi reklamını açıp baktım; hepsinden haberi var.

Sıklıkla arkeoloji haberleri okuduğumu görünce piyasada ne kadar arkeoloji haberi varsa önüme koymaya başladı. Gazetelerin haberlerinden tut arkeoloji sitelerine kadar…

Oturduğum yerde müze müze gezmeye başladım. Kâh bir kazı alanındayım kâh açık hava müzesinde…

Ne yalan söylemeli, arkeolojiyi seviyorum. Bir dahaki sefere, yani başka bir yaşamda arkeolog olacağım.

 Yıllar önce Hatay’a yaptığımız bir yolculukta Samandağı’nda, Musa Dağı’nın zirvesinde bulunan Aziz Simon Manastırı’nı görmek istemiştik. Ama ören yerlerinin yol işaretleri ya yetersizdi ya hiç yoktu. 

Dağı üç kez turladığımız halde Aziz Simon Manastırı’nı bulamadık. Vakıflı Köyü ve daha yukarılarda içinde yüzlerce yıllık bir çınar ağacının bulunduğu köye kadar gidebildik. Acıktık, yorulduk, susadık. Köy kahvesinden suyumuzu aldık ama açlığımızı gideremediğimiz için geri dönmek zorunda kaldık. Dokunsalar ağlayacak durumumu ve düş kırıklığımı görünce, Yaşar, “En ulaşılmaz dağın tepesinde antik bir taş var.” deseler gidersin sen. Ama ben çok acıktım canım.” demese dönmezdim.

 Mahmut yoğurdu getirdi, sağ olsun, var olsun. Ama bir kilo yoğurdu 100 TL yapan, buna sebep olan kim varsa gün yüzü görmesin, bu ülkenin ahında boğulsunlar, ocakları ışık görmesin, ocakları dertle dolsun. Hepsinin; yapanların, yanlarında duranların, ses çıkarmayıp sineye çekenlerin…

 Söyleniyorum, öfkem tepeme sıçradı.

Telefonu tekrar aldım elime. “arkeofili”den bir başlık; Antakya’da bulunan Kem Göz ve Bahtiyar Kambur Mozaikleri

Haberi, bu mozaiklerle ilgili bilgileri okuyunca tuttu mu bir gülme…

Bu yazıyı yazma düşüncesi o an düştü aklıma.

 Her iki mozaiğin fotoğrafları var. Mozaikler 1932-1939 yıllarında yapılan kazılarda bir villanın girişinde bulunmuşlar.

Birinde flüt çalan bir çıplak Pan ve etrafında akreplerin, sırtlanların, vahşi kuşların, yabaların tehdit ettiği bir göz… Göz bildiğimiz “Göz değdi, nazar değdi.” hurafesindeki göz. Pan, mitolojideki yarı insan yarı keçi yaratık ama bu biraz farklı; kocaman bir fallusu var.

Mozaiğin üstünde Grekçe “KAICY” sözcüğü var. Bu sözcük “Kim Baktığı mekân ya da içindekiler hakkında ne düşünürse, aynısı ile karşılaşsın.” anlamına geliyormuş, iyi mi?

Bu sözü biz azıcık farklı sözcüklerle kullanıyoruz. “Benim için ne düşünüyorsun, Tanrı sana bin katını versin.”

 İkinci mozaikte Bahtiyar Kambur diye adlandırılan kocaman bir kamburu ve kocaman bir fallusu bulunan elinde iki sopa sallayan çıplak bir adam var.

Başının üstünde aynı sözcük var. Bu sözcük bereket ve korunma amaçlıymış.

Şimdi beni güldüren küçük bilgiye geliyorum:

“Bolluk ve bereket getirdiğine ve kötülüklere karşı koruyucu olduğuna inanılan Tanrı Priapus’un simgesi fallus, tek olarak da evlerin kapıları üzerine işleniyordu. Fallus (phalli) ve fica (baş parmağın işaret ve orta parmak arasına alınması hareketi), Roma döneminde iyi şans getirmesi için tılsım olarak kullanılıyordu.”

 Yani bilmem kaç yüz ya da kaç bin yıl önceden bugüne değişen bir şey olmamış.

 Bu mitolojik öykücüklerin kaynağı olan batı kültürü fallusu kutsamaktan vaz geçmişken, doğuda erkeğin gücü olarak daha kutsallaşmadı mı?

Erkeğin sübyancılıktan tutun, her türlü sapkınlığına meşru kılıflar uydurmaya çalışan din adamları yok mu?

Küçücük erkek çocuklara tecavüzü, 5 yaşındaki kız çocuklarının evlendirilmesini, kadınların yaşam haklarını elinde bulundurduğunu savunan ilkel falluslar…

“Amcana pipini göster bakayım.” diye diye bilinç altına yerleştirilen falluslar.

Kadınları öldüren falluslar… Kadın cinayetlerini engelleme yerine teşvik eden falluslar…

 Fallus artık bereketi ve koruyuculuğu simgelemiyor; bizim ülkemizde saldırganlığı, acıyı, vahşeti, ilkelliği simgeliyor.

 Bir de başparmağın işaret ve orta parmak arasına sıkıştırılması var ki anlamı artık tümüyle değişmiş durumda. Roma döneminde iyi şans getirmesi için tılsım olarak kullanılıyormuş ya, artık öyle değil. İşte benim güldüğüm buydu.

 Gün başladı ve bitti. Yağış devam ediyor. Vakit gece yarısını çoktan geçti. Pencereden biraz sokağı seyrettim. Yağmur bitecek gibi, öyle görünüyor.

Yarın bir başka gün… İş olsun olmasın gönlü yoracak sonra da güzelleştirecek bir şeyler hep oluyor, hep olacak.

Gönlü yorgunlara, kafası yorgunlara, bedeni yorgunlara ve bütün hastalara (Aralarında benim kardeşim de var, küçüğüme de) sağlık diliyorum.

 

(Yazdıklarımı Facebook beğenmeyebilir ve bir süre sonra kaldırabilir; fallus mallus, işi karıştırdık ya… Her neyse yazdıklarım bilimsel temeli olan gerçeklerdi ve ben düşünce ve düşünceyi ifade özgürlüğümü kullandım. Ön almak adına bu notu da şuracığa eklemek istedim.)

 NOT: Bu yazı Facebook'ta da yayınlandı.

 

 

8 Mart'ı Anlamak

  Şöyle bir cümle dolanıyor ortada. Her okuduğumda çok üzülüyor ve sinirleniyorum. "Erkeğin adam olduğu yerde kadına her gün 8 Marttır....