Blogdaki yazılarım öncelikle benim içimi dökme, düşüncelerimi dışa aktarma yolumdur. İlle okunsun diye bir beklentisi yoktur. Okunursa da mutlu olurum.
30 Mart 2024 Cumartesi
Nazım Hikmet'e Sevdalanmak
Nazım Hikmet sevdam malum. Beynimin ve yüreğimin sol yarısı silme Nazım; diğer yarısı şiirimizin diğer ustaları...
23 Mart 2024 Cumartesi
23.03.2024, Yaşar, Kitaplar ve Komşular
Geçen yıl depremden hemen sonra, ön tarafta karşımızdaki apartmanın 3. katına bir aile taşındı.
17 Mart 2024 Pazar
Çanakkale Geçilmez
Anadolu'yu gözüne kestiren bütün yayılmacı işgalci güçler, çağlar boyunca, doğudan batıdan, kuzey ve güneyden saldırmışlar, Anadolu'yu, bu eşsiz coğrafyayı kanla sulamışlardır.
10 Mart 2024 Pazar
Sevgiliye Mektup 2
25.02.2024
Gece yarısı
Sevgiliye,
Sen gidince…
Çok şey
eksik kaldı sen gidince. Eksikler içimi acıtıyor. Yazmak istiyorum, yazacağım…
Elim kalkmıyor, dilim tutuk…Kafamı toplayamadım ki… Beynim boşalmış gibi.
Bağışla beni.
***
Bu gece
Nesibe ve kızı Ayşe Betül geldiler bana, beni hiç yalnız bırakmıyorlar.
Ercan-Gülden,
kat komşularımız, dostlarımız… Serkan telefon ediyor sık sık, onlar döndüler
Gemerek’e. Kardeşlerim de gittiler. Bugün yalnızdım. Korkarım sensizlik
yalnızlık demek sevdiceğim.
Ayşe Betül
çok güzel, bir o kadar da hüzün verici armağanlar hazırlamış bana.
Birkaç yıl
önce, henüz sen rahat yürüyebiliyorken gezintilere çıkardık da bir kafede
soluklanır, alışveriş yapacaksak yapar ve evimize dönerdik ya… Karşılıklı
fotoğraflarımız çeker ve birbirimizin telefonlarına gönderirdik… Ne güzel ne
mutlu günlerdi.
Ayşe Betül,
Facebook’tan ta kaç zaman öncesine gidip o fotoğrafları ve yazılarımı bulmuş.
Düzenlemiş, çerçeveletip getirmiş. Yaşar, görsen bayılırsın. Öyle güzel, öyle
hoş… Güzel kızımız, onca acımın içinden yüreğimi serinleten serin bir rüzgâr
gibi geçti. Öyle zarif, öyle sevgi ve merhamet dolu…
Nesibe’yi
ağırlayacaktık, sen gittin. Getirdiği iki kişilik kahve takımını görmedin. Seni
düşünerek almış.
Sen zaten
onun kahve yapıp getirmesini severdin. Annesi önden, kızı arkasından tepside
dört kahve, çikolata… Ben fincanların şıklığını, sunumunu, sen de kahvesini
severdin. Kahveyi severdin de ben sana sık sık kahve yapmazdım. Kendim
sevmediğim için aklıma gelmezdi. Seni yorgun görünce ya da canının sıkkın
olduğunu fark edince “Kahve yapıyorum sana.” Derdim, gözlerinin içi gülerdi.
Seni mutlu
etmek, sevindirmek ne kolaydı.
***
Eskiden bu
tür yazıları bir çırpıda yazardım. Bitirmeden bırakmazdım ya sevdiceğim; “Gene
kaptırmışsın kendini, neler yazıyorsun?” derdin, “Bizi, bugünü...” derdim.
“Neyimiz var ki yazılacak?” der, takılırdın. Ben bulurdum işte.
Bu yazı öyle
olmadı, günde üç beş cümle… İçim daralıyor.
(Bulaşık
makinesi doldurma ve boşaltmayı iş edindin; şimdi tam da senin kızdığın şekilde
dört tabakla dolduruyorum makineyi. Kızma emi?)
Tuğba ve
Ertuğrul geldiler Ereğli’den. Duymamışlar, sonradan öğrenmişler.
Dostların,
dostlarımız çok üzgün Yaşar’ım.
***
Öylesine bir
gün…
(Beni
bağışla artık uzun süreli yazamıyorum. Sık sık ara veriyorum.)
“Nasılsın,
bugün nasılsın?” diyorlar.
Bu sorular
nasıl da canımı sıkıyor, bilemezsin Yaşar. Sanki acının ölçülebilir,
ayarlanabilir nicel bir yanı varmış da her gün bir miktarı azalacakmış, azalmak
zorundaymış gibi.
Her an
aklımdayken, her şey seni anımsatırken azalır mı bu acı?
Hep
aklımdasın ama tuzlukta tuz azalmış bugün, yüreğim yandı kavruldu. Oturdum
ağladım. Daha yedek tuzumuzu nereye koyduğunu bilmiyorum. Evde her şey senin
düzeninle… Dokunamadım.
Yarın daha
iyi olmak nasıl mümkün olabilir?
Artık bu
koca evde bir başıma olduğumu unutuyorum sık sık. “Çay demleyelim mi?”, “Makine
çalışacak, önce beyazları mı yıkasam?”, “Hoşaf vereyim mi sana?” “Bu gece bir
aksiyon filmi daha izleyelim mi? Kötülerin iyilerden bir güzel dayak yediği
türden bir film bulayım mı?”… Sormak istiyorum ama acı içinde yeniden fark
ediyorum ki yoksun.
Her gün
yine, yine yaşanacak mı bu acı?
***
10.03.2024
Akşam yaklaşırken
Dış kapımız
sarkmıştı, zor açılır kapanır olmuştu, anımsıyor musun? “Kendimi iyi
hissettiğimde bakarım.” diyordun ya hani… Sonrasında kendini hiç iyi
hissetmedin, ben belirtileri okuyamadım kuzum.
Dün gece
kapattım sandım, açık kalmış. Sabah Büşra görmüş, zili çalmış, duymamışım.
Telefonla haber verdi. Kendisi çekip iyice kapatmış.
Korkudan
değil ama sensizlikten ağladım kuzum. Çok ağladım.
Eşi Yıldıray
akşam gelip kapıya bakacak. Hazır gelmişken camlı balkonun kilidini de
gösteririm. Sen gidince her şey elimde kalmaya başladı be Yaşar.
(Yıldıray
kapıyı düzeltti elinden geldiğince. Sanırım depremde kapı esnemiş, öyle
anlaşılıyor. İsimlik de düşmüş, görmemişim. Onu da taktı. Sağ olsunlar… Gözleri
benim üzerimde.)
***
Seni toprağa
verdiğimiz gün tanımadığım bir komşu gelmiş taziyeye. Annemler söyledi. Ertesi
gün gene geldi.
Sonra bir
başka komşusunu da almış, birlikte geldiler. Yalnızdım. Herkes yerine yurduna
dönmüştü. Sevindim doğrusu.
Ancak
şiddetli bir gribe yakalanmıştım, başımı kaldıracak halim yoktu. Maskemi
taktım, onlardan da bunu rica ettim.
Ve hayatım,
senin çok kızdığın, nefret ettiğin bir durum yaşanmaya başladı.
Kadın söze,
birlikte geldiği arkadaşına benim hakkımda duyduklarını anlatmakla başladı. Kaç
gelinim varmış, kaç kardeşim varmış, cenazeye kimler gelmiş. Dehşet içindeyim. Söylediklerinin gerçekle
alakası yok. Anlaşılan önceki gelişlerinde evdekilerden topladıklarını yarı
anlar yarı anlamaz harmanlamış, kendi gerçeğini yazmış, kadına onu anlatıyor.
İnanılmaz. Deve üstünde kuduz daladı gibi bir durum ortaya çıktı. Başım
çatlıyor, öksürük, hapşuruk birbirine karışıyor, ateşlendim, yanıyorum.
“Yanılıyorsunuz,
bunlar doğru değil, nereden duydunuz?” diyorum.
“Daha önce
geldiğimde anlattılar.” diyor. “Bu olanaksız, siz geldiğinizde kendi ailem ve
birkaç dostum vardı. Onlar böyle yanlış ve yalan şeyler söylemiş olamazlar.
Ailem cenazede bunları konuşmaz. Belli ki yanlış anlamışsınız.” diyorum. Bu kez tuhaf sorular başlıyor. Tümüyle
özelimize ait sorular. Kadını ilk kez görüyorum. Bana böyle sorular sorma
cesaretini nereden buluyor? Bunları öğrenince ne yapacak?
Diğer
konuğum mahcup, bakıyor. Sanırım benim bunaldığımı sezdi.
“Hastayım,
siz de taziyeye geldiniz sanırım. Sorularınız kafamı yordu. Hem bunları öğrenip
ne yapacaksınız, ne işinize yarayacak?” dedim, sustum. Kadın soruyor, yanıt
vermiyorum, diğer kadının hastalığıyla ilgileniyorum. Engelli. Yanlış ameliyat
sonunda tekerlekli sandalyeye mahkûm olmuş. O kadına acıdım, üzüldüm.
Hiç
olmayacak şey yaşandı Yaşar. Hani sen “Böylelerini dikenli sopayla
kovalayacaksın.” derdin ya, işte öyle.
Merak etme,
bir daha görüşecek değilim o komşuyla…
Sen gidince
gözüme her şey olduğundan daha sıra dışı görünüyor. Dayanağım kalmadı.
Ağlamadan tek satır yazamıyorum.
Yapayalnızım,
darmadağınım kuzum. Onca insan o denli uzakta ki… Seni çok özlüyorum.
22 Şubat 2024 Perşembe
Sen Gittin... (Sevgiliye Mektup 1)
Gittin…
Gidişin başıma yıldırım düşmesiydi. Eridim, kor oldum.
Gittin…
Canım çok yanıyor hayatım. Paramparçayım.
Uyuyamıyorum, sen “İyi geceler.” demeden olmuyor.
Gidişin birdenbire oldu. Tıpkı kendin gibi
öngörülemezdi. Gene şaşırdım, darmadağın oldum.
Düşüncelerini kendi düşüncelerimle karıştırırdım.
Cümleler aynı anda dökülürdü ağzımızdan. Düşünen sen miydin, ben miydim,
bilemezdim. Bizim kafalarımız kadar uyumlu başka insanlar var mıdır, bilmem ama
beni bu akıl uyumu adam etti.
Ve sen gittin, aklımın yarısı gitti.
Kavgalar ettik; barışmalarımız muhteşemdi.
Kızdık birbirimize, inatlaştığımız da oldu ama hep bir
yolunu bulduk.
Gittiğin günden beri sol omzumun üstünde bir gölge
geziyor. Sen misin o?
Zaten ses çıkarmadan yürürdün. Kaç zamandır zorlukla
yürüdüğün için adımların iyi yavaşladı, sessizleşti. İş yaparken birden
omuzumun başında beliriverirdin ya, sensin o…
Diyorlar ki senin nicedir çektiğin sıkıntılar kalp
rahatsızlığındanmış. Neden doktora gitmedin de beni bırakıp bilinmezliğe
gittin?
Neden ben o belirtileri okuyamadım?
Sen gittin ya; ben Hanya’yı Konya’yı anladım kuzum.
İnsan olanı anladım. Kimmiş arkadaş, kimmiş yoldaş, anladım. İnsanın dirisine
değil, ölüsüne koşanlar…
Ercan’ımız, Gülden’imiz, Serkan’ımız, Tuğba’mız,
Mevlüt’ümüz…
Biliyor musun canım, Serkangil duyar duymaz ta
Gemerek’ten gelmişler. Ercan ilk dakikada yanımdaydı, yanındaydı kuzum.
Elleriyle hazırladı seni.
“Mevlüt yeğenim bir tanedir.” derdin ya, haklıymışsın.
Bir de çığlıklarıma koşan Büşra ve Yıldıray var. Sen onları
uzaktan beğenirdin de ne güzel insanlar olduklarını yaşayarak öğrenseydin ne
vardı.
Gittin… Senin şakaların gitti, benim
de sevinçlerim gitti,
Ben gülmeyi unutmaktan korkuyorum sevgilim.
Ne çok sevenin varmış… Ne çok insan sana değer
verirmiş…
Son zamanlarda, seni ne kadar çok sevdiğimi söylemeyi
ihmal ettim hayatım, Hoş, sen de söylemiyordun ya… Davranışlarınla belli
ediyordun, bana yetiyordu.
Dondurma yemezdin ama benim dondurmam bitti diye
gecenin altında markete giderdin. Sevginin söze gereksinimi yoktur ki. Ben o
yorgun ayakların bana dondurma almasını hem çok sevdim hem hiç istemedim,
yorulmandan korktum. Geçtiğimiz yaz başında kapının ağzında çekişmemizi
anımsıyorum şimdi.
“Vakit çok geç, yorgunsun, hastasın.” diyorum. “İki
adımlık yer, şimdi gelirim.” diyorsun.
İşten ve sorumluklarından da hiç kaçmadın, üşenmedin…
Senin bu yanını hep sevdim. Babama benzerdi huyların. Ne dersin; kızlar
babalarına benzeyen erkeklere âşık olurlarmış, doğru mudur sevgilim?..
Ben seni sözsüz, yalansız, ayıpsız sevdim Yaşar’ım.
Öyle de sevildim.
Bana yaşattığın insanca, onurluca, musmutlu 20 yıl
için teşekkür ederim.
“İyi ki varsın, iyi ki hayatımdasın, tırnağına taş
değmesin.” diyordum;
Gittin… Seninle yaşadığım her an için şükrediyorum.
Güle güle sevdiceğim. Toprağın incitmesin.
3 Şubat 2024 Cumartesi
İKİ GÜN
1 Şubat, akşam
saatleri
Bugün kuaföre
gittim.
Yediden yetmişe
her kadın kuaföre gittiğinde kendini iyi hisseder. Bütün sıkıntılar bir
süreliğine geride kalır. Saç kestirmek bile bana iyi gelir.
İçeri girdiğimde
Nurcan meşguldü. Selamlaştık. Randevu saatim geçiyordu ama aldırmadım. İşi
yarım bırakacak hali yok nasılsa. Bekle ve sohbetin tadını çıkar. Diğer müşteri
de sohbetin içinde. Kuaför sohbetleri güzeldir.
Sıra bana geldi.
Arkada iki müşteri konuşmaya devam ediyorlar. Çocukları, çocukların okulu,
“hangi okulda, hangi öğretmen” değerlendirmeleri…
İlgimi hiç
çekmeyen bir alana kaydı konuşma. Derken demin konuştuğumuz kadın “Erkek
çocukları zekidir. Bu yüzden çok çalışmazlar. Ama kız çocuklarının kafaları
basmadığı için çok çalışmak zorundadırlar.” demez mi? O çocukların dersleri,
iyi öğretmen konusu nasıl oldu da kızların aptal oldukları için çok çalışmaları
gerektiğine geldi, anlamadım.
Bir anda kanımın
beynime hücum ettiğini söylemeliyim.
Çok yüksek sesle,
açıkçası bağırarak kadına, yanıldığını, böyle bir sonuca nereden vardığını,
hangi bilimsel çalışmaya dayanarak bunu söylediğini, kadınların zekalarını
küçümseme hakkını nereden aldığını sorarken buldum kendimi.
Kadın, sakince
“Ben öğrenciyken çok çalıştım. Kendimi paralardım. Anlamadığım için herkesten
on kat fazla çalıştım. Kendimden örnek veriyorum.” diyor.
“Ben pek
çalışmazdım. Dersi dinler, varsa ödev yapardım, o kadar. Ama başarılı bir
öğrenciydim. Genelleme yapamazsınız.” diyorum.
Sonra, gene o
agresif ses tonuyla uzunca bir nutka giriştim.
Kadın çok sakin ve
saygılı. Bunu farkına varır varmaz sustum. Konuşmasına fırsat vermediğimin de
ayırdına varınca yanaklarım yanmaya başladı.
Göğsümün üstünde
bir ağırlık… “Kusura bakmayın, benim çok duyarlı olduğum bir konudur bu, çok
sert konuştum, sizi kırmadım umarım.” gibisinden bir şeyler geveledim.
İşim bitti.
Alışveriş arabamı alıp çıktım. Yandaki markete geçtim. Listeme bakarak
alışveriş yapmaya çalışıyorum ama kendi sesim kulaklarımda. Göğsümün üstündeki
ağırlık bastırdıkça bastırıyor. Listede yazılanları göremiyorum. Durdum, birkaç
kez derin derin nefes aldım. Sıkıntımın geçmesini bekledim.
Alışverişi
tamamlayıp çıktım, doğruca kuaföre girdim tekrar. Kadından, orada bulunanlardan
tekrar özür diledim. “Kalbimin ağrısından alışverişi zor yaptım.” deyince
boynuma sarıldılar. Neredeyse ağlayacağım.
Evet, her gördüğüm
yanlışın üstüne giderim, Don Kişot gibi yel değirmenlerine saldırdığım da çok
oldu. Evet, sözümü esirgemem. Çok densize çok verip veriştirmişimdir.
Kimi zaman öfkemi
kontrol edemediğim de olmuştur.
Ama bu…
Bu kez farklıydı.
Tepkim çok aşırıydı, acımasızdı, çok faşistçeydi. İçimi acıtan da kendimi böyle
düşünmek oldu.
Ben oldum bittim
yoğun empati yapabilen biriydim. Önce insanları anlamaya çalışırdım. Ne ara bu
hale geldim?
Keyifle başladığım
kuaför maceram böyle bitti.
Eve geldim.
Yaşar’a hiçbir şey anlatmadım. Duygularımın sağalmasını bekledim
***
2 Şubat, gece
Öğle saatlerinden
beri içimde, durmadan “Hadi yaz, yaz, yaz.” diyen sesi susturamadım.
Ayın ikisi…
Annemin maaş günü… Anacığımın parasını çekeceğim, bazı istekleri vardı, onları
alacağım.
(Emekliler yılıymış,
emeklilere müjdeymiş. Sevsinler… Annemi 9000 liraya mahkûm eden kim varsa
anamın ahında boğulsun; benim, bütün emeklilerin acısı onlara dermansız dert
olsun.)
Otobüs sürücüsü
arka kapıyı açtı bana. Basamak yüksek. Çıkmakta zorlandım. Arkada ayakta
yolculuk eden biri “Tut elimi ablam.” dedi ve beni yakaladığı gibi içeri çekti.
Hemen iki üç kişi
ayağa fırladı, yer verdiler ama otobüs aniden hareket edince bir korku
atlattım. Ben daha ne olduğunu anlamadan kadın erkek dört beş kişi beni
kucaklayıp koltuğa oturttular.
Teşekkürlerimi
cömertçe saldım ortalığa.
Bende bir keyif,
bir sevinç, bir mutluluk… Bir an Elf kraliçesi olduğumu düşündüm.
Güzel insanlar,
sevgili insanlar, umudum ve sevincim insanlar…
Annem nane şekeri
tiryakisi. Ben alıştırdım ona. Bayram şekerlerini alırken birkaç paket de nane
şekeri almıştım; odur budur tiryaki oldu çıktı.
Listenin başında
nane şekeri var.
Tulum peyniri
alırken gözüm pastırmaya ilişti. Fiyatını sordum, 200 gramının ne kadar
tutacağını hesaplattım. Of of offff… Güldüm.
“Hayırdır hocam,
niye güldün?” diye sordu satıcı.
“Göz gördü, gönül
çekti ama emeklinin zavallı cüzdanı azap içinde.” dedim.
“Milleti bu hale
getirdiler Hocam. Allah belalarını versin.” dedi.
Şöyle yürekten
kallavi bir “Âmin.” çektim.
Listeyi tamamlayıp
alışverişi bitirdiğimde Elf kraliçesinden geçtim, padişahın ahır uşağı kadar
bile hükmüm yoktu artık. Harcadığım para giderken bütün havamı da aldı gitti.
Şehrin göbeğinde,
yoğun trafikte yaya geçidinin bittiği noktaya merdivenli koca kamyonu çekip
billboardlara AKP adayının reklamını
asan düşüncesiz görevliye çıkıştım. Yaya geçidi geçici olarak geçilmez olmuş.
Adam bir şeyler söyledi, anlamadım. İyi ki kulaklıklarımı takmamışım, iyi ki
anlamadım.
Dön geri… İnim
inim inleyen bacaklarla aşağı geçide dek yürü…
Aklımdan gün yüzü
görmemiş küfürler, beddualar sağanak gibi geçiyor.
Artık bir paryayım.
Durağa gitmekten
vazgeçtim. Taksiye bineceğim. Yorgunum, ayaklar, dizler yorgun, kafam hem
yorgun hem karışık.
Annemin evinin
önüne dek hiç konuşmayan şoför, “Burada mı oturuyorsunuz?” dedi. “Annemi
ziyarete geldim.” dedim.
Şaşkın… Ama az buz
değil, gözlerini iyice açmış bana bakıyor. “Siz bu yaştasınız, anneniz daha
yaşıyor mu?” demez mi?
Normal biri bunu
hakaretten sayar; iyi ki normal değilim.
“Yaşıyor, binlerce
şükür, ömrü uzun olsun, yaşıyor tabi.” dedim. “Ben bu sitede 13 yıl oturdum,
yapılışını bilirim. Anneniz beni mutlaka tanır.” diyor, taksinin kapısı açık, durduk
sohbet ediyoruz.
O bitkin
bacaklarla merdivenlere asılırken baktım ki bir süreliğine aklımı ve yüreğimi
terk eden iyimserlik derinden hınzırca bana gülümsüyor.
Yeniden Feride
oldum.
Kapıyı açmış,
kaygıyla merdivenlerden çıkmamı bekleyen annemin cıvıltısı… Özlemle
sarılışımız, anamın kokusu… O hasta ve yorgun haliyle benim için pişirdiği
keşkeğin tadı…
Ben annemin Elf
kraliçesiyim.
***
İşte peşpeşine iki
gün.
Yaşamla ilgili ne
söylenmişse az söylenmiştir. Yaşam dediğin insandan başka nedir ki? Olduran da
öldüren de odur.
25 Aralık 2023 Pazartesi
AD GÜNÜNÜ NERENİZDEN UYDURDUNUZ
Doğum gününe "ad günü" demiyorlar mı, beynim karıncalanıyor..
9 Aralık 2023 Cumartesi
YAĞMUR-YOĞURT VS.
9 Aralık 2023
Dünden
pişirip hazır ettiğim ıspanağıma süzme yoğurt gerek. Bugün çıkar alırım,
diyordum.
Hava
kapalı, önce anlamadım, hazırlanmaya başladım ki yağmur yağdığını fark ettim.
Yağmur
altında ıslanmak, damlaların yüzüme çarpması, mis gibi serin hava bir an için
heyecanlandırdı, heveslendim ancak çabuk toparladım. Yağmur romantizmi çok çok
gerilerde kaldı.
Yüreğim,
“Kalk gidelim.” derken cümle azalarım “B.k yeme otur.” diyor.
Elime
telefonu alır almaz Aynur Yağmuroğlu Tetik’in can simidi düştü önüme. Canım
arkadaşım Facebook’ta benimle ilgili yazmış, ne güzel yazmış. O yağmur ruhuma
yağmaya başladı, yundum, yıkandım, arındım. Ne güzel…
İyi
ki varsın Aynur ve iyi ki seni tanıdım.
Bu
yapay zekâ mıdır, nedir; telefonda benim adımlarımı izliyor. Hangi haberlere
ilgi duydum, hangi giysi reklamını açıp baktım; hepsinden haberi var.
Sıklıkla
arkeoloji haberleri okuduğumu görünce piyasada ne kadar arkeoloji haberi varsa
önüme koymaya başladı. Gazetelerin haberlerinden tut arkeoloji sitelerine
kadar…
Oturduğum
yerde müze müze gezmeye başladım. Kâh bir kazı alanındayım kâh açık hava
müzesinde…
Ne
yalan söylemeli, arkeolojiyi seviyorum. Bir dahaki sefere, yani başka bir
yaşamda arkeolog olacağım.
Dağı üç kez turladığımız halde Aziz Simon Manastırı’nı bulamadık. Vakıflı Köyü ve daha yukarılarda içinde yüzlerce yıllık bir çınar ağacının bulunduğu köye kadar gidebildik. Acıktık, yorulduk, susadık. Köy kahvesinden suyumuzu aldık ama açlığımızı gideremediğimiz için geri dönmek zorunda kaldık. Dokunsalar ağlayacak durumumu ve düş kırıklığımı görünce, Yaşar, “En ulaşılmaz dağın tepesinde antik bir taş var.” deseler gidersin sen. Ama ben çok acıktım canım.” demese dönmezdim.
Telefonu
tekrar aldım elime. “arkeofili”den bir başlık; Antakya’da bulunan Kem Göz ve
Bahtiyar Kambur Mozaikleri
Haberi,
bu mozaiklerle ilgili bilgileri okuyunca tuttu mu bir gülme…
Bu
yazıyı yazma düşüncesi o an düştü aklıma.
Birinde
flüt çalan bir çıplak Pan ve etrafında akreplerin, sırtlanların, vahşi
kuşların, yabaların tehdit ettiği bir göz… Göz bildiğimiz “Göz değdi, nazar
değdi.” hurafesindeki göz. Pan, mitolojideki yarı insan yarı keçi yaratık ama
bu biraz farklı; kocaman bir fallusu var.
Mozaiğin
üstünde Grekçe “KAICY” sözcüğü var. Bu sözcük “Kim Baktığı mekân ya da içindekiler
hakkında ne düşünürse, aynısı ile karşılaşsın.” anlamına geliyormuş, iyi mi?
Bu
sözü biz azıcık farklı sözcüklerle kullanıyoruz. “Benim için ne düşünüyorsun,
Tanrı sana bin katını versin.”
Başının
üstünde aynı sözcük var. Bu sözcük bereket ve korunma amaçlıymış.
Şimdi
beni güldüren küçük bilgiye geliyorum:
“Bolluk
ve bereket getirdiğine ve kötülüklere karşı koruyucu olduğuna inanılan Tanrı
Priapus’un simgesi fallus, tek olarak da evlerin kapıları üzerine işleniyordu.
Fallus (phalli) ve fica (baş parmağın işaret ve orta parmak arasına alınması
hareketi), Roma döneminde iyi şans getirmesi için
tılsım olarak kullanılıyordu.”
Erkeğin
sübyancılıktan tutun, her türlü sapkınlığına meşru kılıflar uydurmaya çalışan
din adamları yok mu?
Küçücük
erkek çocuklara tecavüzü, 5 yaşındaki kız çocuklarının evlendirilmesini, kadınların
yaşam haklarını elinde bulundurduğunu savunan ilkel falluslar…
“Amcana
pipini göster bakayım.” diye diye bilinç altına yerleştirilen falluslar.
Kadınları
öldüren falluslar… Kadın cinayetlerini engelleme yerine teşvik eden falluslar…
Yarın
bir başka gün… İş olsun olmasın gönlü yoracak sonra da güzelleştirecek bir
şeyler hep oluyor, hep olacak.
Gönlü
yorgunlara, kafası yorgunlara, bedeni yorgunlara ve bütün hastalara (Aralarında
benim kardeşim de var, küçüğüme de) sağlık diliyorum.
(Yazdıklarımı
Facebook beğenmeyebilir ve bir süre sonra kaldırabilir; fallus mallus, işi
karıştırdık ya… Her neyse yazdıklarım bilimsel temeli olan gerçeklerdi ve ben
düşünce ve düşünceyi ifade özgürlüğümü kullandım. Ön almak adına bu notu da
şuracığa eklemek istedim.)
8 Mart'ı Anlamak
Şöyle bir cümle dolanıyor ortada. Her okuduğumda çok üzülüyor ve sinirleniyorum. "Erkeğin adam olduğu yerde kadına her gün 8 Marttır....



















