28 Haziran 2018 Perşembe

YENİLGİYE BAHANE ARAYANLARA…






Tutturmuşlar 9 seçim kaybettik teranesini, gidiyorlar. Sorumluların istifasını istiyorlar.

 Yahu siz bu partinin tarihini bilmez misiniz? Yani "Atatürk'ün kurduğu bu parti" diye söze başlamayı bilirsiniz elbette.

Çok partili döneme geçilir geçilmez, bu parti seçim kaybetti yahu. Kimsenin aklına İnönü'yü suçlamak gelmedi.

Bu parti daha sonra, asla çoğunluklu bir seçim kazanmadı.

Çok Partili dönemde:

İlk iktidarı MSP ile koalisyondu.(26 Ocak 1974 -17 Kasım 1974)

İkincisi; 1977’de bir azınlık hükümeti kurdu fakat güvenoyu alamadı. (21 Haziran 1977 - 21 Temmuz 1977 )

Üçüncüsü; 1978'de, Partisinin TBMM'de çoğunluğu bulunmamakla beraber, bazı bağımsız üyelerin ve küçük partilerin katkısıyla bir hükümet kurdu. Bu Başbakanlık dönemi 21 ay sürdü. (5 Ocak 1978 - 12 Kasım 1979)

Sonra hiçbir seçim kazanılamadı. Ne CHP, NE SHP, NE DSP…

Bunun bir sürü nedeni var bence, kısaca ve yüzeysel olarak geçeceğim.

****

Bu parti İttihat ve Terakki Partisinden bu yana iç iktidar çatışmalarını söküp atamadı. Demokratik çerçevede masum bir iç muhalefetten söz etmiyorum. Aslında kimsenin umurunda değildi iktidar olmak. Muhalif olmak ama koltukta olmak önemliydi yalnızca. Kolay yoldan güç kazanmak ama asla iktidar sorumluluğu taşımamak, siyasete yön vermek. Korkak ve gölgede yaşayan vampirlerin işi.

Kimileri şimdi bu saptamaya kızacak ama ne yapalım, gerçek bu.

İttihat ve Terakki Partisinde Enver Paşa bu nedenle kesmedi mi Mustafa Kemal’in önünü. Sürgünlere gönderdiler ama dönüp geldi, Çanakkale’de zaferin kazanılmasında Enver’in hayal bile edemeyeceği, kilit rol oynadı.

Yine aynı Enver Paşa yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin doğal lideri ve başkomutanı olduğu vehmine kapılıp sürgünden dönme hazırlıkları yapmadı mı? Hatta kendinden öyle emindi ki, söylentilere göre ayna karşısında döndüğünde yapacağı zafer konuşmalarını prova etmiş. Ve yine Atatürk’e emirler yağdıran mektuplar yazmış.

Parti içi hizipçilik bir ittihatçı geleneğidir ve Deniz Baykal bunun bayraktarıdır. Sahi, Baykal kaç seçim kaybetti?

****

Çok partili iktidar döneminde, Menderes, CHP’nin asla yapmadığı, yapmayacağı şeyi yaptı: Bütün gücüyle, bütün olanaklarıyla inanç sömürüsü işine girişti. Ne yazık ki, binlerce yıldır, binlerce renkten inancı barındıran bu toprakta bu maya tuttu.

Ondan sonra gelenler aynı yoldan gittiler. CHP ne yaparsa yapsın laiklik söylemiyle (ki bu doğruydu)bu silahın karşısında başarılı olamadı.

****

İkinci Dünya Savaşından sonra değişen güç dengeleri ABD’yi dünyanın bekçisi haline getirdi. Sovyetler Birliği ve ABD iki güçlü bir dünya yarattı.

ABD Sovyetlere karşı yürüttüğü soğuk savaşın silahı olarak bizim gibi ülkeleri de kullandı. Korkunç bir komünist düşmanlığı pompaladı. Kim ne derse desin, CHP, sonradan kadrolarında, eski,  ürkek sosyalist ve komünistlere yer verse de, bu komünist düşmanlığından etkilendi, ürktü. Soldan uzak durmaya özen gösterdi.

Oysa solu derleyip toparlayıp ortak bir dil oluşturabilir, mücadeleye böyle girebilirdi.

Ecevit’in ilk iktidara gelmesinde sol büyük rol oynadı. Dağlara taşlara Ecevit adını yazan solculardı. Yaşayan arkadaşlarımız bunu bilir.

Yani demem o ki en büyük hata kendini sola kapatmak; sağa göz kırpmak oldu. Aslı varken taklidini kim ne yapsın; halk bunu yemedi.

****

“Eğer bu seçime İnce başkanlığında gidilseydi başka olurdu” diyorsanız ben de size “Saçmalamayın”  derim.

Başka ne bekliyorsunuz ki?

Ohal koşullarında, devletin her türlü olanağını kullanan birine karşı, zaten “kemik” %25’in üstüne çıkamayan bir partiyle mücadele ediyorsunuz; bu adaletsizliğe, bu hırsızlığa, bu alçaklığa karşı savaş başlatmak yerine birbirinize karşı savaşmaya başlıyorsunuz.

15 yıldan beri AKP hükümetine karşı bölük pörçük savaşılamayacağını fark ettiğimden bu yana üye olarak CHP’liyim.

1996 yılına dek, kendimi solda ifade etmekle birlikte, aynı mantıkla CHP için çalıştım. CHP’nin emektarları bilir. Sonra herkes evine, diyerek bir süre ÖDP’de yer aldım.

 Yani çok şey yaşadım, çok şey gördüm, çok bedel ödedim. Acılar, düş kırıklıkları, kavgalar bana “olaylara dışarıdan bakabilme becerisi, objektif bir bakış açısı” kazandırdı.

Bu nedenle diyorum ki bırakın bu temelsiz değerlendirmeleri. Bilimsel bir bakış açısıyla bakın olaya. “Yönetim değişsin.” talebinizi objektif ve bilimsel bir zemine oturtun.



Not: Siyasi öngörülerimde yanıldığım pek olmamıştır. “Muharrem İnce aday gösterilecek.” dedim, oldu.  Kılıçdaroğlu fena intikam alacak. Nasıl mı?

Üç vakte kadar,J “Ben gidiyorum, yerimi de Muharrem İnce’ye bırakıyorum” diyecek. J  Çünkü çelebi ve alçak gönüllü ruhu bu kadar sıkleti kaldıramıyor. Bu sözleri kullanmayacak belki ama böyle olacak. Zamanını kendi belirlemek istiyor. Şimdi öncelikli olarak kayıpları önlemeye,  partiyi iç savaş görüntüsünden korumaya çalışıyor. Muharrem İnce bunu biliyor mu bilmem ama sezinlediğinden eminim.

26 Haziran 2018 Salı

Nazım Hikmet - Vatan Haini şiiri


"Yıl 1962 Ankara’da yayımlanan, hükümet ve düzen işbirlikçisi bir gazete, kendi topraklarında yaşama özgürlüğü elinden alınmış mesnetsiz mahkemeler ve sonuçları ile ülke topraklarını ona yaşanmaz yapan bu kararlarla baş başa bırakılan, Nâzım Hikmet Ran’a, üç sütun üstünden
“Nâzım Hikmet, vatan hainidir. Vatan hainliğine devam ediyor.” başlığını kullanır.  Düzenin ona söylediğine, usta bu dizeleri ile kendine özgü ve Türk şiirine miras kalacak tarzı ile cevap verir. Onların söylediklerini, onlara, iade edercesine cevaplayarak."
***
Yukarıdaki paragrafı bir internet sitesinden aldım.
Amacım aslında, "Nazım Hikmet Vatan Hainliğine Devam Ediyor Hala" diye başlık atan, adını nedense kimsenin ağzına almak istemediği gazeteyi, o sayıyı, bulup haberin bütününü paylaşmaktı.
Ama gazetenin adının yayınlanması şöyle dursun, o sayısını bile bulmak mümkün olmadı.
Konuyu ele alan, hemen hemen bütün kaynaklar, aşağı yukarı alıntıladığım yazıdaki ifadeyi kullanıyor.
Ben inatçıyımdır, inat da bir murat, ne de olsa. Kendime az daha zaman tanısam bulurum; bulmak zaten boynumun borcu oldu.
Dostlar, ben, Cumhuriyet Gazetesinin  "Nazım Hikmet Vatan Hainliğine Devam Ediyor Hala" diye başlık atan sayısını arıyorum.
Evet, yanlış duymadınız, Cumhuriyet Gazetesi...
Bilenler bilir de bilmeyenler için duyurdum.
Biz ikiyüzlü bir halkız. Birine bir ayıbı yakıştıramadığımız zaman üstünü örtmeye çalışırız.
Üstelik ne denli korkunç suçları kapattığımızı bile bile...
Öyle sanıyorum ki bütün dünyada, yalnızca bu coğrafyaya özgü bir durum bu ikiyüzlülük.
Şimdi bütün solcular, sosyal demokratlar başta olmak üzere "Nazım Hikmet Vatan Hainliğine Devam Ediyor Hala" adlı şiirin yazılmasına neden gazetenin, Cumhuriyet Gazetesi olmasından utandıkları için olacak, bunu görmezden gelmeyi, yuvarlak laflarla geçiştirmeyi istiyor.
Yıl 1962... Aradan 56 yıl geçmiş. Köprünün altından ne sular akmış.
Kendi geçmişimizle yüzleşmek bu denli zor olmamalı.
Dün, o gazetenin yayın politikası, o zamana, zamanın cadı avına uygundu. Komünizme karşı ABD tarafından bir sürek avı başlatılmıştı. Hala süren bir av üstelik.
O zamanın bütün gazeteleri, bir kaçı hariç, bu avın yayın organıydılar.
Bugün aynı gazete çok farklı bir çizgide. Emekten yana, demokrasiden, hak, adalet, eşitlik, özgürlük gibi kavramlardan yana bir çizgide.
Bunu bile bile, neden 1962 yılında o yazıyı yazdığı gerçeğinden utanmalı?
Geçmişle yüzleşmek sadece geçmişi kabullenmek ya da utanmak değil, geçmişte yaşananlardan geleceğin yol haritasını çıkarmaktır.
Bu olgunlaşmaktır, bu biriktirmektir, bu deneyimdir.
Yola devam etmek ancak bu şekilde olanaklıdır.
*****
Bu seçim sonrasında da aynı şeyi yapmıyor muyuz?

18 Haziran 2018 Pazartesi

Can Yücel'e Ait Olmayan Şiirler

Biliyorsunuz, internette Can Yücel, Nazım Hikmet vb ünlü şairlerimize haksızlık anlamına gelen çok yaygın bir tür "İsim çalma" olayı var.
İnsanlar, kime ait olduğu belli olmayan bazı metinleri, ünlü şairlerimize aitmiş gibi internet ortamında dolaşıma sokuyorlar.
Bunlardan bazıları, kimi şairlerin bütün şiirlerini, adeta ezberine koymuş olan, benim gibi şiir tutkunlarını bile yanıltıyor.
Ölmüş olanların "Bu şiiri ben yazmadım." deme olanağı yok.
Sözlü şiir geleneğimizde, halk şiirinde bu olağandı, hatta bir zorunluluktu. (Bu konuyu daha önce yazdığım için şimdi değinmiyorum.)
Ama artık her duygu ve düşüncenin, insana ait her şeyin yazıldığı bu dönemde bu durum isim hırsızlığı kapsamına giriyor.
İnternette Can Yücel'e ait olduğunu sandığımız onlarca şiirin incelemesini yapmışlar, Can Baba'ya ait olmayanları listelemişler.
Ben de sizlerle paylaşmak istedim. İyi etmiş miyim?🤫
****
1.Bağlanmayacaksın
2.Kadın Dediğin
3.Erkek Dediğin
4.Seninle Olmanın En Güzel Yanı
5.Anladım
6.Herşey Sende Gizli
7.Eğer
8.Herkes Gitmek İstiyor
9.Sevdiğin Kadar Sevilirsin
10.Sağlık Olsun
11.Tam zamanında Yaşamak (Yaşamak Zamanı)
12.Tersten Yaşamak
13.Biraz Değiştim
14.Bir gün Anlarsın
15.Gitmek
16.Seninle Yaşlanmak İstiyorum
17.Asla Keşkelerim Olmadı
18.Özledim Seni
19.Bilmelisin ki
20.Aşk
21.Boşver ve Yaşı Başı
22.Olmuyorsa Zorlamayacaksın
23.Ben Benden Olgun İnsan İsterim Karşımda
24.Öyle Sabah Uyanır Uyanmaz Fırlama Yataktan
25.Farkında Olmalı İnsan
26.Bir Eşi Olmalı İnsanın
27.Unutma
28.Sevgi Emekmiş
29.Özleme Dair (Kim Özlerdi?)
30. Ömür Dediğin Bir Gündür O da Bugündür
31.Aşk Ayakkabı Gibidir
32.Rakı İçen Kadınlar
33.Ateş ve Su
34.Ülke Bölünsün İstiyorum
35.Kadınım Ben
36.Senin İçin Yasak Dediler
37.Bayram Şiiri
38.Dostlar Irmak Gibidir
39.Öye Bir Hayat Yaşadım ki
40.Bir Yolun varsa Gidilecek
41.Ömür Dediğiniz Nedir Ki
42.Fakirin Gayrimeşru Çocuğu
43.Ey Yüreğim
(Yukardaki liste Semih Çelenk tarafından yapılmıştır.)
👀

11 Haziran 2018 Pazartesi

YURDUMUN ATLASLARI

Bugün dışarı çıktım, hava epeyce sıcak ama çok güzel.
Ekmek ve tahinli almak için biraz yürümek iyi olur, dedim.
Dönüş yolunda istasyonun alt geçidine yöneldim; sağ tarafımda henüz hareket eden bir beyaz otomobil durdu, sürücü pencereyi açtı, bana seslendi:
“Fatih Mahallesine mi gidiyorsunuz?” dedi.
“Evet” dedim.
“Buyurun, binin, ben de o tarafa gidiyorum, sizi bırakayım.” dedi.
“Çok teşekkür ederim. Yürümek istiyorum. Ayaklarım açılsın biraz.” dedim.
“İyi olurdu ama siz bilirsiniz, iyi günler.” dedi.
“Çok naziksiniz evladım, güle güle” dedim.
30’lu yaşlarını aşmamış, pırıl pırıl gülümseyen bir yüz. Ne kadar nazik, ne kadar ince düşünceli.
Elinde bastonu kavurucu sıcakta yürüyen yaşlı bir kadını görünce titreyen bir yürek.
Çok ol, daha çok, aklı da yüreği de henüz sevgiyi, merhameti yitirmemiş delikanlı. "Bu dünya öküzün boynuzları üstünde duruyor." diyenlere inat, çok olun, çoğalın, akın akın toplanın, sel olun.
Bu dünya sizin omuzlarınızda duruyor.
(Bu yazı kendi memleketimde bu tür davranışlara alışık olmadığım için yazıldı. İsterseniz doğduğum bu toprağın insanına sitem diyebilirsiniz.)

Filmin Adı Marshall idi.

Gecenin filmi 2017 yapımı "Marshall" adlı biyografik bir filmdi.
Filmin İMDB puanı 7,2 imiş.
Soluksuz izledik. ABD'de ırkçılık konusunu işleyen en güzel filmlerden biriydi.
ABD sinemasının kendi tarihleriyle yüzleşerek sinema diliyle günah çıkardığı herkesin bildiği bir "sır"dır.
İnançlarındaki "itiraf ederek özgürleşme" ritüeli sosyal yaşamlarını da düzenleyen bir yöntem olmuş.
Irkçılık, kölelik, kendi yaşadıkları iç savaş, Kızılderili soykırımı, Vietnam savaşı, Kore savaşı, Afgan savaşı gibi insanlık suçlarına yönelik bir bağışlanma talebi...
Suçu işleyenlerin kendi kamuoylarına yönelik bir özrü belki...
Toplumun bilinçaltına yerleşmiş suçluluk duygusunun isyana dönüşmemesi için safra atılması...
Hani iyice dolan barajın kapaklarını açarak zaman zaman su bırakırlar ve bu yolla taşkınları önlemeye çalışırlar ya...
Dikkat edilirse, olaylar zaman aşımına uğradıktan sonra başlıyor itiraf-özeleştiriler...
Vietnam savaşında Vietnam halkına yaşattıkları vahşet, sonunda kendi askerlerinde Vietnam sendromu adı verilen travmalara yol açınca savaş karşıtı filmlerin artması bundandı.
Filmin süresi sizi yıldırmasın, değdiğini göreceksiniz.
İzleyin, derim.

3 Haziran 2018 Pazar

Ahmet Arif - 2 Haziran

Dün Niğde'ye gittik, geç döndük. Yoruldum, fırsat bulamadım.
Günlerden Ahmet Arif'ti oysa. Takvimlerin 2 Nisan 1991' i gösterdiği gün Ankara'da ölen büyük şair.
Bana kalırsa, büyük şair deyince akla gelen, beş bilemedin altı şairden biriydi.
Toplumcu şiirimizin en gözü pek ve kavgacı şairiydi. Halkın söylenmemiş sözünü söyleyen, derinlere gömülü duygularını en yalın haliyle, Türkçe'nin büyülü tınısıyla dile getiren çok az ozandan biri, belki de birincisi...
Vurulan prangaların, zindanların solduramadığı bir sevdalı yürek...
Kim soframızın baş tacı yeşil soğanı, kuru soğanı yedikten sonra ağıza alınan bir karanfilin kokusunu; yeşil soğandan başka armağan götüremeyen görüşmecinin yoksulluğunu en güzel imgelere, çağrışımlara sarıp sarmalayıp verebilir? Kim?
Bu yoksulluğa karşın sevince boğulan ozanın gönlünün zenginliği bu dizelerde nasıl da parıldar...
Bu dizelerin titretmediği yürek var mıdır?
Bu dizelerle hüzünlere dalıp dalıp da uzaklarda kaybolup gitmeyen göz var mıdır?
Bu dizelerdeki acıya meydan okuyan yaşama sevincini, yurt sevgisini hangi zalim karanlık yok edebilir?
Vurulan prangaların, zindanların solduramadığı bir sevdalı yürek...
Unutulmayacak...
*****************************
Haberin var mı taş duvar?
Demir kapı, kör pencere,
Yastığım, ranzam, zincirim,
Uğruna ölümlere gidip geldiğim,
Zulamdaki mahzun resim,
Haberin var mi?
Görüşmecim, yeşil soğan göndermiş,
Karanfil kokuyor cıgaram
Dağlarına bahar gelmiş memleketimin...

*****************************
Burada bir başka ozanın dizelerini yazmak farz oldu.
****
Saraylar saltanatlar çöker
kan susar birgün
zulüm biter.
menekşeler de açılır üstümüzde
leylaklar da güler.
bugünlerden geriye,
bir yarına gidenler kalır
bir de yarınlar için direnenler...
Adnan Yücel

27 Mayıs 2018 Pazar

Atatürk ve Nazım Hikmet

Bugün geçmişi deşeliyor ve Nazım'la ilgili anıları okuyordum.
Elime Nazım'ın affı için Atatürk'e yazdığı mektup geçti. Çok duygulandım, ağlamaklı oldum, burnumun direği sızladı.
Edebiyatın iki yüzü vardır: Ön yüzü, arka yüzü...
Ön yüzünde  eserler vardır. Kimin, neden, nasıl yarattığına aldırmadan okuduğumuz eserler...
Ön yüzü çok gösterişlidir, etkilidir, ağulu aşı bal eder, savaşı keser, baş alır, can kurtarır, yeryüzünün en etkili duygusunu yani aşkı anlatır; tarihtir, emektir, isyandır, özgürlüktür. Uyandırır, aklı kılıçtan keskin hale getirir...
Arka yüzü genellikle acılar biriktirir, hüzünler, esaretler, kavgalar, aşklar kısaca yaşanmışlıklar biriktirir.
Ön yüz, arka yüzün üzerinde parıldar...
İşte hiç ilgilenmediğimiz, merak bile etmediğimiz bir arka yüz, bir mektup ve öyküsü.
Bu mektup beni alt üst etti. Ata'nın zamansız ölümüne mi, çok değil, bir yıl daha yaşasaydı, bugün bambaşka bir Nazım'ı tanıma olasılığının elimizden alındığına mı yanayım, bilemedim.
Bu mektup, Atatürk'ün hastalığının ağırlaştığı bir dönemde yazılmış ama Atatürk'ün eline geç(e)memiştir. Atilla İlhan bu mektubun bilerek Ata'dan gizlendiğine inanıyor.
Bu düşüncesini de Falih Rıfkı'nın anılarına dayandırıyor.
Falih Rıfkı Atay'a göre ATATÜRK, meclis koridorlarında Nazım'ın affı ile ilgili konuşmaları duyunca çok üzülmüş. Falih Rıfkı'ya bu sözleri aktarmış:
"‘Vesika yokmuş ha!.. Delil bulunamazmış ha!.. Biz onu Divanıharbe mahkûm ettirelim de, gününü görsün!..’ Nâzım Hikmet hapiste iken, onu her düşünüşte, bu sözü hatırlayarak, yok yere çile çekmesini içime yediremezdim”
(Dünya, 2 Mayıs 1965)
Yine Atatürk Nazım'ın suçsuz olduğuna inandığını, hakkındaki iddiaların düzmece olduğunu da söylüyor.
Edebiyatın arka yüzünde yazılan öykülere bakılırsa Atatürk Kazım Karabekir'i, Fevzi Çakmak'ı hatta İnönü'yü çiğneyip geçememiş. Cumhuriyetin ilk yıllarında kurucu dengeleri gözetmek adına bu anlaşılabilir. Aklıma Atatürk'e diktatör diyenler geldi; öyle olsaydı bu dengeleri önemser miydi?
Her neyse, gelelim mektuba...
**************
“...Cumhurreisi Atatürk’ün Yüksek Katına / Türk Ordusunu ‘isyana teşvik’ ettiğim iddiasiyle on beş yıl ağır hapis cezası giydim. Şimdi de Türk Donanmasını ‘isyana teşvik etmekle’ töhmetlendiriliyorum. /Türk inkılâbına ve senin adına and içerim ki suçsuzum / Askeri isyana teşvik etmedim. / Kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamlesini anlayabilen bir kafam, yurdumu seven bir yüreğim var. / Yurdumun ve inkılâpçı senin karşında alnım açıktır. / Yüksek askeri makamlar, devlet ve adalet, küçük bürokrat rejim düşmanlarınca aldatılıyorlar. / Askeri isyana teşvik etmedim. / Deli, serseri, mürteci, satılmış, inkılâp ve yurt haini değilim ki, bunu bir an olsun düşünebileyim. / Askeri isyana teşvik etmedim. / Senin eserin ve sana aziz olan Türk dilinin inanmış bir şairiyim. Sırtıma yüklenen ve yükletilecek hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirdim. Büyük işlerinin arasında seni bir Türk şairinin felâketi ile alâkalandırmak istemezdim. / Bağışla beni. / Seni bir an kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen bu ‘İnkılâp askerini isyana teşvik’ damgasının ancak senin ellerinle silinebileceğine inandığımdandır. / Başvurabileceğim en inkılâpçı baş sensin / Kemalizmden ve senden adalet istiyorum. / Türk İnkılâbına ve senin başına and içerim ki suçsuzum...”

1 Şubat 2018 Perşembe

İNSANLAR ÂLEMİ

Bugün, hava pek bir güzel. Kışın ilkyazdan çaldığı bir hava… Öyle yumuşak, öyle ılık, pamuk gibi. Oysa şubatın ilk günü.
Canım yürüyüşe çıkmak istedi. Dizlerim, ayaklarım açılır, markete dek yürümek iyi olur, diye düşündüm. Yürümezsem dizimin ağrılar dayanılmaz oluyor.
Çıktım, bir keyifliyim, bir keyifliyim deme gitsin.
Yüzümü döndüm güneşe, “Yolunu şaşırdın, biraz erken parladın ama olsun, hoş geldin, sefalar getirdin. Şimdi zerdaliler de bademler de şaşıracak” dedim.
Alt geçidi geçtim, istasyonun önüne çıktım. Bir araba duruyor önümde. Arka camı kocaman bir bayrakla kapalı. Lacivert  bir şahin. Sürücü pencereyi açmış, oldukça sesli, telefonda konuşuyor.
Rampa tırmandım ya, yorulmuşum, soluklanmak için durakladım. Sürücü buralardan değil, belli. Birilerine bulunduğu yeri anlatmaya çalışıyor.  Derken “TCDD BOR diye bir şeyin önümdeyim ya.” cümlesi geldi, kulağımın  ve aklımın içine kurşunu sıktı.  İstasyonun üstündeki yazıyı okuyor. Döndüm adama baktım. Hala etrafta yerini belirleyecek bir şeyler aramaya devam ediyor.
“ Bakın, o ‘TC’ var ya, Arabanızdaki şu koca bayrak o TC’nin sembolüdür. Etrafta gördüğünüz şu yol da devlet demir yoludur. O bina da Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları istasyon binasıdır.” Demek geldi içimden. Ancak bir de yılgınlık çöktü üstüme, döndüm, yürüdüm gittim.
Markette biraz dolandım, canım bayağı sıkılmış. Taşıyabileceğim kadar bir iki şey aldım. Kasada sıra var ama yoğunluktan değil. Bir adam elindeki büyükçe bir tuvalet kâğıdı paketini iade etmeye çalışıyor. Kasiyer üstündeki avuç içi kadar yırtığı bahane edip almaya yanaşmıyor. Sorumluyu çağırdılar, geldi. Olayı dinledi ve “Olmaz bu yırtık paketi alamayız.” dedi. Adam söylenerek dönüp giderken bu kez dayanamadım.
“Paketin nerede yırtıldığı belli mi? Adam kendi yırtmış bile olsa almak zorundasınız, daha dün alınmış bu ürün. Suç işlemektesiniz.” dedim. Mağaza sorumlusu olduğunu sandığım şahıs yüzüme bakıyor bön bön.
Adama seslendim, “Geri dönün, almak zorundalar, gitmeyin.” dedim. Adam “Boş ver, Allah belalarını versin.” dedi ve uzaklaştı. Garip bir köylü vatandaş.
“Şimdi bu adam sizi şikâyet etse kazanmaz mı, haksız mı?” dedim o sorumlu sorumsuza.
“Aman, şikâyet etmezse hatırım kalır.” dedi.
Duyduklarımın şokundan elimdekileri alayım mı bırakayım mı, bilemedim.
Neyse işte…
Tekrar dışarıya çıktığımda, (Çağrı Marketten yani) yüzüme ılık ılık vuran güneşi görünce derin bir nefes aldım, bir daha, bir daha…
İnsanlar âlemi işte…
Evim evim güzel evim, diyerek döndüm evime.



28 Ocak 2018 Pazar

Merhaba Adlı Şiirin Hüznü

MERHABA

Merhaba İlhan
İşte Enver Abiyi de getirdik yanına
“Şu dünyada
Ayrılık var
Ölüm var
İlle de zulüm var”
Diyen ozanı.
Gülüşünden su içişine kadar
Halk olan adamı

Mezarlarınız biraz aralı
Ama atsan
Ulaştırırsın sigaranı

İki gözüm ona iyi bak
Dünyaya küskün gitti biraz
Zemheride çiçek açmış
Acılı, suskun bir topraktır o
Seslenmezsen
Merhaba demez

Hastadır, koluna gir
Yürüyemez
Ayakları tutuk.
Bağışla ilhan
Öyle ya
Senin de kaburgaların kırık

      1982 – Metin Demirtaş

İlhan Erdost, ölümü 7 Kasım 1980
Enver Gökçe, ölümü 19 Kasım 1981

Yayıncı İlhan Erdost 12 Eylül darbesini izleyen günlerde abisi Muzaffer Erdost’la birlikte gözaltına alındı. Bir astsubayın emriyle dövülerek öldürüldü. (O zulmü iki satıra sığdırmak bağışlanmaz ama affınıza sığınıyorum.)
Ölümünden sonra ağabeyi, kendi adına O’nun adını ekleyerek adını Muzaffer İlhan Erdost yapmıştır.

Enver Gökçe, toplumcu şiir anlayışıyla yazdığı şiirlerle halk olmuş, halka mal olmuş büyük bir devrimci şairdir.
Ömrü hapishanelerde, sürgünlerde geçmiştir.
Hapislerde kaptığı hastalıklar yüzünden doğduğu köye çekilmiş, köylüleri tarafından bakılmıştır.
Ankara’ya dönmüş ve ömrünü bir huzurevinde tamamlamıştır. (O müthiş yaşamı böyle kısacık özetlediğim için af diliyorum.)

ENVER GÖKÇE
Kadersizdi,
Kadersizliği
Ölümünden sonra da devam etti.
Natalie Wood ile
Aynı günlerde ölmeseydi,
TRT'de ona da sıra gelecekti.
Bir ağlayan
Eğin türküleriydi,
Ona da şükretsindi...
                   Metin Demirtaş

Muzaffer İlhan Erdost’un Enver Gökçe şiiri için söyledikleri:
"Enver GÖKÇE'nin şiiri, güz ekini gibidir. Kırsal alandan gelenler bilirler, sonyazda, yani güzün ekilen buğday, ilkyazla birlikte eriyen karın altında filizlenir. Soğuğa, kırağıya dayanıklıdır. Kurağa dayanıklıdır. Nice boralar, fırtınalar ya da Anadolu'nun kavurucu sıcağı ortasında, eğilip bükülmez, boy verir, başak verir. Böyle dayanıklıdır, Enver GÖKÇE'nin şiiri. Enver GÖKÇE'nin şiiri harman olur, bağ olur. Savrulur. Bir yandan bizim bilincimizi ve direncimizi pekiştirirken, bir yandan da devrimci şiirimizde özgün bir tohum olarak yineler kendini..."



2 Ocak 2018 Salı

Etik Olan Nedir


Ahlaki yozlaşma sağ ve dinci kesimin karakteristik özelliğidir diyebiliriz… Bu gerçekliği kendi politikacıları da zaman zaman dile getirirler.
Daha geçenlerde AKP’li bir vekil, “Solcular rüşvet kabul etmiyor, devlet malına göz dikmiyor.” dedi. Bir itiraftı bu, acı acı ne mal olduklarını itiraf ediyordu muhterem. Gerçi ağzından kaçırmıştı ama olsun.
Parlamentoda bir gün bile vekillik yapmamış olan Merve Kavakçı, yeniden vatandaşlığa alınarak, maaşları faiziyle kendisine ödendi, emeklilik hakkı verildi.
2 Mayıs 1999’da TBMM’de ant içme törenine başörtülü gelince meclisten çıkartılan Kavakçı Bakanlar kurulu kararıyla ABD vatandaşı olduğunu bildirmediği için vatandaşlıktan çıkartıldı.
Yani ABD vatandaşı olduğu halde meclise girip bunu da saklamakta bir beis görmemişti.
Kavakçı o parayı, tüyü bitmemiş yetimlerin hakkını çatır çatır yemekte de bir sakınca görmedi. “Bu parayı ben hak etmedim.” demedi.
O cenahta bu normal karşılanıyor.
O cenaha biz de bu ahlak dışı durumu yakıştırıyoruz.
Bizde durum ne?
Bizde Merve Kavakçılar vb. yok mu?
Sayıları çok az da olsa elbette var, olmaz mı?...
Tek farkla ki; bu bizim canımızı çok yakıyor; üzülüyor, utanıyoruz. Bağışlayamıyoruz.      
O kişileri kendi ellerimizle manen infaz ediyoruz. Hani neredeyse nefes almalarına bile izin vermeyeceğiz.
İyi de ediyoruz. Heveslisi varsa da içimizde barınamıyor çünkü.
Ben Türkücü Sabahat Akkiraz’a çok kızıyorum. Hani neredeyse türkülerini bile dinlemeyeceğim.
Hiç kimse kapısına gidip yalvarmadığı halde, kendiliğinden, gönül rızasıyla vekil olmuştu.
Vekiller asıl mesleklerini sürdürmeyi bırakırlar… Vekil maaşıyla idare ederler. Etik olan budur. Dünyada da bu böyledir. Fransa’da asıl mesleğini sürdürdüğü ortaya çıkan vekil istifa etmişti.
Bu kural bizde işlemez.
Buna sadece CHP’li vekiller uyuyor. Diğerleri uyar gibi yapıyor, siyasi güçlerini asıl işlerini kolaylaştırıcı bir referans olarak kullanıyorlar.
Ama, tanınmış bir istisnası var CHP’nin.
Sabahat Akkiraz, mecliste çok az oturuma katılmıştır. Meclisin en devamsız vekili sıfatını taşırdı. Özellikle yurt dışında verdiği konserlerden, sahne çalışmalarından fırsat bulup da milletin vekili olamamıştır.
Bu durum kendisine anımsatıldığında halkın sanatçısı olduğunu, hiçbir gücün kendisinin mesleğini icra etmekten alıkoyamayacağını söylemişti. Milletin vekili olduğunu unutarak…
Bu ayıp mecliste, mensubu bulunduğu parti tarafından yüzüne vuruldu muydu, bilmem. Ancak çok tepki olduğunu ve bir daha da aday gösterilmediğini anımsıyorum.
Sabahat Akkiraz, devam etmediği meclisten vekil maaşını aldı, emekliliğe resmiyette hak kazandığı için emekli maaşını da alıyor.
Bir de Şafak Pavey var; benim gök gözlü kızım… Yüreği de gökyüzü kadar engin, aydınlık, ışıltılı… Buram buram insanlık kokan, emek kokan, adalet kavramını içselleştirmiş bir kadın. Vatanına, insanlarına sevdalı…
Yaralı bir güvercin yavrusu ama inadına sağlam, kaya gibi, çelik gibi, toprak gibi de cömert, yumuşacık …
Genel başkanın ısrarıyla aday olup ikinci kez girdiği mecliste hastalığı nedeniyle devamsızlık yapmak zorunda kalmış.
Mecliste bulunmadığı halde vekil maaşı almayı kendisine yakıştıramadığı için milletvekilliğinden istifa etti.
Yetmedi, hak ettiği halde emeklilik haklarından da vaz geçti.
“Ben bu yoksul halkın hakkını yiyemem.” Sözleri bu…
Başka geçim kaynağı yok üstelik. Çalışması da zor…
İşte size üç kadın…
Üç kafa yapısı, üç vicdan…
Hangisini evinize alırdınız?




8 Mart'ı Anlamak

  Şöyle bir cümle dolanıyor ortada. Her okuduğumda çok üzülüyor ve sinirleniyorum. "Erkeğin adam olduğu yerde kadına her gün 8 Marttır....