3 Mayıs 2023 Çarşamba

Yaprak döker bir yanımız / Bir yanımız bahar bahçe

 PTT'nin önünden geçiyorum. Kapının önünde iki güvenlik görevlisi sigara içiyor.

Birinin etrafa, insanlara bakışı ilginç Öyle tepeden, öyle kendini fazlasıyla önemsercesine.... O üniformanın kendisine güç verdiğini sanıyor. "Küçük dağları ben yarattım büyükler dedemden kaldı." bakışı... Ama düşmanca, nefretle... Neden sevmiyor insanları?
İnsan benim kadar çok şey yaşamış ve insanın her çeşidini görmüş olunca duruşların, bakışların uzmanı oluyor.
Bir halt olamadıysak da insan sarrafı olduk anlayacağınız.
Ben önünden geçerken bakışlarıyla bana sataştı sanki...
Çok rahatsız oldum.
Ama bir anda ayaklarına ilişti gözlerim: siyah püsküllü bir babet...
Babet neyse de püskülleri var.
Bir gülmek geldi bana...
Otobüse bininceye dek güldüm. Acıdım delikanlıya, karizma yerlerde...
***
Otobüse her bindiğimde kulaklık kullanmaya başladığıma bin pişman oluyorum.
İşitme bozukluğu günlerim güzelmiş meğer. Duymuyorsun, rahatsın.
Duymadığın bilindiği için İnönü'ye benziyorsun. Duymak istemediğin şeyleri duymazlığa yatıyorsun.
Ama mahkemede konuşmadan önce yargıca "Sayın Hakimim, benim kulaklarım çok az duyar, sorularınızı yüksek sesle sorar mısınız?" demek zorunda kalmak var.
Doktora ilk olarak duymadığımı söylemek zorunluluğu, coronalı günlerde, cam bölmenin ötesindeki nüfus memuruna derdini anlatamamak, söylediklerini duyamamak var.
Hele telefonda konuşmak... "Alo ben Feride Yaşar Özdemir. Önce şunu söylemeliyim...."
Yargıç Hanım, en sevimli, en anlayışlı haliyle avaz avaz soru sormaya başlayınca sağır kulaklarım bile çın çın ötmüştü. Canım yavrum ya...
Nüfustaki memur hanım ise "Nereden çattık." formundaydı.
Göz doktorum da iyice eğilip kulağıma bağırarak tanısını, ilaçları nasıl kullanacağımı anlatmıştı.
Sözün özü kulaklık kullanmak şart oldu.
Otobüste durum can sıkmasa daha da iyi olacak.
Artık duyuyorum. İki sıra arkada oturanları işitip ne konuştuklarını anlıyorum. O konuları neden uluorta konuştuklarına hayret ediyorum.
Bir de otobüste insanlara aldırmadan telefonda konuşanlar var; evlere şenlik. Kapısının önünden terliği çalınsa feryat figan ortalığı velveleye verenler telefonda, kendi oturma odasında konuşurcasına rahat, ne var ne yok anlatmaktan, özellerini ortaya dökmekten sakınmıyorlar. (Terlik meselesi tevatür değil, kadının konularından biriydi.)
Son zamanlarda yolda hoparlörü açıp konuşanları görüyorum. Sayıları iyice arttı.
Sanırım, otobüse binerken kulaklıklarımı çıkaracağım artık.
Otobüse binerken zorlanınca elimdeki çantaları alıveren güzel kardeşim sen çok yaşa, emi...
Beni görür görmez ayağa fırlayan gençler, siz de hep böyle güzel kalın, emi.
Ben ve otobüs halleri...
Yaşam işte böyle bir şey...
Şairin dediği de bu galiba.
"Dostum, dostum güzel dostum
Bu ne beter çizgidir bu
Bu ne çıldırtan denge
Yaprak döker bir yanımız
Bir yanımız bahar bahçe"
***
Bugün Binali Yıldırım buradaydı. Ne kadar insan topladığını merak ettim. Kültür merkezinin 100 -150 kişilk konferans salonunu dolduramamışlar. Gelenler de çoluk çocukmuş. Sanırım okullardan devşirdiler.
***
Ben yazmayı seviyorum. Sözler ağızdan çıkarken demlenmemiş çiy çay kıvamında olabiliyor. Yazıya geçerken demlenip imbikten geçiyorlar. Bu yüzden yazarken daha rahat oluyorum.
Sözlere ayar verebilmek keyif veriyor.
Vakit geç oldu. Gün çoktan geceye evrildi. Sabaha ne umutlar saklı, bilinmez.
Dilerim umutlarınızı diri tutacağınız bir gün olur.
03.05.2023 , 00.30

6 Nisan 2023 Perşembe

YAZASIM VAR

 Yazasım Var

Ispanak yemeklerine çok bol soğan doğrarım. Soğan ıspanağa yakışır.
Soğan bütün yemeklere yakışır. Hele nohut ve kuru fasulye, hele patates…
Menemene soğan konur mu konmaz mı tartışmasında Yaşar soğancıdır.
Yıllar önce Altunhisar Lisesi’nde çalışırken kısa bir süre birlikte görev yaptığımız bir arkadaşımız vardı. Öğretmenler odasında buna benzer bir konu konuşulurken “Soğansız nohut pişmez. Soğan yemeğin pezevengidir.” deyince kahkahayı basmıştık. Bunca zaman geçti; meslektaşımın adını anımsamıyorum ama sözünü unutmadım.
Bugün ıspanak pişirmeye niyetlendim.
Dolabı açtım, uzun uzun soğanlara baktım, bir iç geçirdim. Elime dört büyük soğan aldım önce, sonra hemen birini bıraktım. Elimdeki üç soğanı gözlerimle bir tarttım, istemeye istemeye birini daha bıraktım.
Yaşar giyinmiş, ekmek almaya gidecek. Beni bekliyor, hani başka istediğim bir şey var mı gibisinden.
Soğanları göstererek, çabuk ceketini ilikle, hazır ola geç, dedim. Güldü ama rap, hazır olda. Soğanlarımın önünde bir temenna çekti, ikimiz de buruk, güldük.
Dün markete uğramıştım. Sebze reyonunu gezerken küçük çocuğunun elinden tutmuş bir kadın, sebzeleri tartan görevli genç kadına “Soğan ne kadar?” dedi. “20 lira” diye yanıtladı görevli. Az ilerde sebzelere yeni etiketler yerleştiren genç adam duymuş olmalı, seslendi. “Hayır, 25 lira…”
Genç kız çıkıştı, “Niye önce bana söylemiyorsun. Ben zor durumda kalıyorum burada. Sebzeleri ben tartıp ben etiketliyorum. ” Genç, ağzının içinde homurdandı, ne dediğini anlamadım.
Fiyatı duyar duymaz oğlunu çekiştirerek hızla uzaklaşan kadının arkasından bakakaldım.
Hala orada, o sebze reyonundayım ben.
Rahmetli anneannem “Allah kimseyi gördüğünden geri komasın.” derdi. Zamanında göçüp gitti de bu günleri görmedi anacığım.
Kurallarımız vardı mutfaklarda; nohut ve beyaz fasulye etsiz pişmez. Soğan yahnisi, bamya etsiz yenmez. Kemikli iki üç kilo et alasulu pişirilir, sofrada bir dökümde bitirilirdi. Mutfaklarımıza havuçlu patatesli haşlama et sonraları girdi. Gördüğümüz buydu.
Gördüğümüzden geri kodular bizi.
Bir anne bir kilo soğan alamadı. Bir başka anne (üstelik aynı gün) oğlunun eline verdiği dondurmanın fiyatını kasada öğrendi, kasaya geri bırakmaya kalkıştı ama güzeller güzeli kara gözlü oğlan dondurmanın kağıdını çoktan açmıştı bile. Annenin yüzündeki ifadeyi asla unutmayacağım.
Hala kasada o kadının gözlerine bakıyorum ben.
Gördüğümüzden geri kodular bizi.
***
Geçenlerde Hasan Hüseyin Korkmazgil’i andık.
Facebook’ta bir sürü paylaşım yapıldı.
Hasan Hüseyin Korkmazgil’in mezarının fotoğrafı şiirlerinden daha çok beğeni ve yorum aldı.
Şairin Ruhi Su Söylüyor Gecede adlı şiiri en güzel şiirlerindendir. Her okuduğumda içimi un ufak eder; Ruhi Su ve Hasan Hüseyin aynı anda yüreğimin konuğudurlar.
Bu güzel şiir şairin mezarı kadar ilgi görmedi.
Ölüleri dirilerden çok seviyoruz.
Ölülere gösterdiğimiz saygıyı dirilerden esirgiyoruz.
İşte halimiz ortada…
***
Yıllar önce emeklilikten öğretmenliğe döndüğüm ilk yıllarda okuldan iki dal atlas çiçeği almıştım.
ŞNPL’de Rahmetli Sevgili Emin Şenol’un müdür olduğu yıllar.
Değerli dostumuz Hasan Üner baş müdür yardımcısı. Okulun merdiven sahanlığını, güneş alan her yeri çiçekle doldurmuş. Emin Bey çok önceden arkadaşım benim. Merdiven boşluğuna metrelerce sarkan kan kırmızısı çiçekleriyle insanın başını döndüren atlas çiçeğinden ve koca fıçının içinde salına salına ağaç olmuş mis kokulu Arap yasemininden birer dal alıp alamayacağımı sordum Emin Bey’e…
“Onlar Hasan Bey’in otları ama istediğini al.” dedi.
Yasemin tuttu, evdeki yerini sevdi, koca ağaç oldu. Adını Hasan Bey’in otu koyduk. Akşamları eşsiz kokusuyla başımızı döndürdü ama atlas bir türlü onmadı. Neler yaptık neler, gözünün damarına baktık. Olmadı, öyle iki dal kalakaldı; büyümedi de kurumadı da…
Sabırla bakmaya devam ettim.
Kaç ev, kaç saksı değişti…
Derken üç yıl önce küçük dallar vermeye başladı. O dallar büyüdü, dibinden yenileri patladı, neredeyse saksıyı dolduracak. Fark ettim ki bitkiler yaz-kış döngüsünü yaşamak zorunda. Yaz kış oda ısısında olmak yaramıyor cancağızlara…
Dört yıldır kapalı balkondalar. Kışın soğuk, yazın sıcak. Çok soğuk havalarda mutfak kapısını açık bırakıyoruz, donmuyorlar.
Sonunda oldu işte… O ilk dal ucundan tam üç tane tomurcuk verdi. Üç küçük mücevher. Günde en az beş kez çıkıp kontrol ediyorum. Nazarım değecek.
Yasemin’i çok büyüyünce bir arkadaşıma verdik.
Ben hem sabırlı bir insanım hem de çok aceleci … Her işte acele ederim de olumsuzluklarla karşılaştığımda da bir sabır bir sabır bende.
Diktiğim çiçek hemen açsın isterim ama açmazsa da asla vaz geçmem.
***
Bu bahar farklı olacak.
Bu bahar umutsuzluk yasak. Bu bahar tembellik yasak. Bu bahar küskünlük yasak. Bu bahar vaz geçmek yasak. Bu bahar düşmek yasak.
Bu bahar bütün atlaslar açacak…
Bu bahar gönüllerde ırmaklar coşacak.
Bu bahar “zulmet” sonsuza dek yırtılıp aydınlanacak.

5.4.2023

6 Aralık 2022 Salı

Mardin'den Anılar

 Mardin Lisesi orta son...

Yılları kim sayar!... Oturup hangi yıl olduğunu hesaplayabilir miyim!...
Sevgili Semiha Kihtir ve Sevgili Tevfik Görgülü (Lise 1'den sınıf arkadaşlarım) belki anımsar. Sormak gerek.
Adlarını bile unuttuğum güzel arkadaşlarım... Sade Fehmiye kalmış aklımda. Arkamda orta sırada...
O da suçluluk duygumdan...
Bir tiyatro oyunu sergiliyorduk. Sevgili hocamız Zeliha (Kihtir) Ozay yönetiyor. (Bir de Mehmet Sadri Bey varmış, unutmuşum, yıllar sonra Facebook'ta karşılaşınca kendisi anımsattı. En derin saygılarımla.)
Rolüm gereği züppe bir anneyim. Takıp takıştırmam gerek. Nereden bulacağım o gösterişli küpeleri, kolyeleri diye kara kara düşünürken canım Fehmiye yetişti imdada. Işıltılı, sarkaçlı, renkli küpelerini verdi bana. Yıl sonu müsameresi olduğu için küpeleri iade edemeden tatile girdik. Yazın aniden babamın tayini Urfa'ya çıkıverdi. Küpeler kaldı mı bende... Hem komşumuz hem annemle babamın sıkı dostları Sabire Abla'ma bıraktım takıları. Okul açılınca okula gidip küpeleri idareye bırakacak, Fehmiye'ye vermelerini sağlayacak. Olmamış, Sabire Abla'm çalışmaktan fırsat bulamamış, unutmuş. Küpeler öylece bir kenarda unutulup gitmiş.
İşte Fehmiye'ye karşı duyduğum suçluluğun nedeni budur. Adı da benim kör belleğime takılıp kalmıştır.
Ama şimdi bu fotoğrafa bakarken öyle hissediyorum ki bu güzel arkadaşlarımla karşılaşsam hemen tanırım, adları da o kör kuyudan fırlayıp çıkar gün yüzüne.
Ah gençlik!...
Ah kalın tül perdelerin arkasındaki hayal meyal yaşantılar, anılar...
Bir saat bile olsa o anları yaşamak için kalan ömrümden ayları feda edebilirim sanıyorum.
Anılarımın Mardin'inden yaşayanlara binlerce selam ve sevgiler...

Zaman, Yaşam, İnsan

 Albümleri elden geçiriyordum. Çoğu fotoğrafın çekildiğini bile unutmuşum. Fotoğraflarda yer alanların bir bölümünü de...

Anıları tazeledim, anıları eşeledim, anılara gömüldüm gırtlağa kadar.
"Vah gençlik!" diyerek öyle bir iç geçirmişim ki Yaşar bastı kahkahayı.
Unutmadıklarım da çok elbette.
İşte bir tanesi. Solda Cahide Püskülcü, sağda Süheyla Meker,...
Samsun Eğitim Enstitüsü... Sanırım son sınıftaydık.
Kimbilir hangi sınavdan çıkılmış veya bütün gece ders çalışılmış ya da gün yoğun geçmiş... Yorgunluk yüzlerden okunuyor. Bir üfürseler uçacak gibiyiz. Cahide yorgunluğa meydan okuyor gibi...
"Ey hayat
Sen şavkı sularda bir dolunaysın."
Onur Akın dolandı dilime durup dururken.
Bu ara böyleyim dostlar; anılar beni saçıp savuruyor.
Anılar babasının mirasını yiyen bir mirasyedi gibi; beynimde ne varsa harcıyor.
Ama yaşamı, insanları daha çok sevmeye başladım. Beynimin kıvrımlarındaki yolculuğum zamanın, yaşamın, insanın değerini anımsatıyor durmadan.
(Masada Bafra sigarası... Kimbilir kaç yıl içtim.)

28 Kasım 2022 Pazartesi

BİRAZ ONDAN BİRAZ BUNDAN

 Peşpeşine iki farklı dizi izledik. İkisi de İngiliz yapımı, çok beğendik. Özellikle biri, Black Earth Rısıng, çok etkiledi beni. Başta İngiliz emperyalizmi olmak üzere emperyalizmin Kara Afrika’nın yer altı zenginlikleri üzerinde oynadığı çirkin ve vahşi oyun gırtlağımıza kadar tiksintiyle doldurdu içimizi.

“Batılılar geldiğinde onların ellerinde İncil, bizim de topraklarımız vardı. Bize, gözlerimizi kapayarak dua etmeyi öğrettiler. Gözümüzü açtığımızda bizim elimizde İncil, onların elinde ise bizim topraklarımız vardı.”

Dizi boyunca Kenya’nın kurucu başbakanının bu sözleri çınladı durdu beynimde.

Diğeri İngiliz aristokrasisini yerden yere çalan bir diziydi.

Filmler, diziler, belgeseller ufuk açıcı olabiliyor.

***

Son birkaç yıldır bir film, bir kitap, bir şarkı peşine takılıp savrulup gidiyorum. Bir tür kaçış sanki.

İşe yarıyor mu? Ne gezer… Bir süreliğine aklımı ve yüreğimi yıkayıp arındırıyor, o kadar…

Kimi zaman gündemdeki konulara takılıp kalıyorum. Aklımdan atmak için ne denli uğraşırsam uğraşayım beynimin her bir hücresini ele geçirmiş gibiler…

Bir kadın “Senin kariyerin çocuk yapmaktır.” diyen birinin yüzüne nasıl gülümser, elini nasıl sıkar?

***

Kış iyice kendini gösterdi.

Daha kapıdan dışarı adımımı atar atmaz burnumda kış kokusu… Durdum, derin derin içime çektim…

Üç beş gün sonra böyle rahat nefes alamayacağım, hava kirlenecek. Bir gün güneş bir gün yağmur ve soğuk… Havalar kararsız.

“Kılıçdaroğlu aday olursa kazanamaz.” çeşitlemeleriyle kafa bulandırmaya çalışan aşağılık politikacılar karşısındaki seçmen gibi…

Kararsızlık berbat bir huydur, kişilik zayıflığını gösterir. Her yöne dönebilir, dün yaptığını bugün inkâr edebilir.

Kararsızlık çoğu zaman kararsız elemanın çevresindekilere zarar verir. Durmadan yalan söyleme eğilimleri de vardır.

Tanrı bizi kararsız seçmenden korusun.

***

Antik Yunan mitolojisindeki cehennemin ya da yer altı dünyasının kapısını bekleyen Kerberus adındaki üç başlı canavar köpeği bilirsiniz.

Bugünlerde her yerde Kerberuslar var.

Pazartesi gün doktora gittim. Düştükten sonra kesilmeyen ağrılarıma çare bulmayı ve dizime yeniden bir iğne yaptırmayı umuyordum.

Hastanedeki doktorların sekreterleri, röntgen çeken teknisyenler, pansuman odasındaki hastabakıcı ve muhatap olduğum başka kim varsa her biri ayrı ayrı Kerberus’a dönüşmüşler. İki karış suratlar, ağız içinde gevelenen açıklamalar, terslemeler, haksızlıklarını bastırmak için Kerberus hırlamaları…

Sanırsınız doktor odasının kapısında değil de cehennemin kapısındalar…

Kendimden biliyorum, birileriyle kapışmak ya da terslemek zorunda kaldım mı günlerim zehir oluyor; mutsuz biri oluyorum. Bir türlü içimden atamıyorum.

Bu insanlar bunca aksi, bunca kibirli, bunca kırıcı iken nasıl uyuyabiliyorlar?

İşte sadece biri…

Röntgen bölümünde elime verilen kâğıtta 2. odaya gitmem gerektiği yazıyor. Odanın önünde bekliyorum ama odaya girip çıkan yok, görevli de görünmüyor. Birinci odaya sürekli birileri girip çıkıyor.

Gidip sordum; bana “Çağırdık sizi, gelmediniz.” diye çıkıştı adam. Neredeyse dövecek. Kâğıdı attım önüne, burada iki yazıyor, neden birden çağrılıyorum. Benim kulağım duymuyor, duymak zorunda da değilim. Ama siz o odada olmak zorundasınız.” dedim. “Mesai bitiyor, beklemek zorunda mıyım?” dedi. Tam kavgaya tutuşmuştuk ki röntgeni çekecek olan teknisyen geldi, kolumdan tuttu, “Gel ablacığım, seni hemen alıyorum.” dedi. Öfkemi o çocuktan çıkardım, düşündüklerimi saydım döktüm. Kaç gün geçti, hala ne kendi sözlerimi ne de o azarlanmayı unutmuş değilim.

Pansuman odasındaki pansumancı Ramazan (Adını öğrendim çünkü insanlıktan çıkmış bu adamı şikâyet etmeyi düşünüyorum.), doktor sekreterleri, güvenlikçiler… Hepiniz insanlığınızı nerede bıraktıysanız arayın bulun. Birazcık güler yüz, tebessüm, yumuşak bir üslup, azıcık insanlık gösterisi sizin de iyi hissetmenizi sağlayacak, inanın.

Aslında doktorların da onlardan kalır yanı yok. Kendi kabalıklarının yanında bunca çirkinliğe göz yumdukları için de suçlular. Her şey gözlerinin önünde olup bitiyor.

Bu yaz hep hastanede geçti zamanım. Bunları yaşamak zorunda kaldım.

***

Bu yazı bir aydır dinlenmede.

Kimi zaman duygularım sıcaklığını yitirmeden yazmayı severim. Hemen, anında…

Kimi zaman da öfkemi yatıştırmak için beklerim. Parladığım zaman kendimi dizginleyemediğim de olur çünkü.

O gün yazdıklarımdan bir gün sonra vaz geçtim.

O pansumancıyı da şikâyet etmedim. Ne bileyim, pek doğru gelmedi.

Ne dersiniz, bir gün bu ülkenin insanlarının çoğu yeniden insan olduklarının ayırdına varacaklar mı?

25 Haziran 2022 Cumartesi

Yüreğim Konuştu Benimle

 

"İnsanoğlu çiğ süt emmiş." derdi eskiler.
Bu, anne sütünü hor görme, aşağılama anlamında değil de insanoğlunun çiğliği, olgunlaşmamışlığı ile ilgilidir.
Hem çiğdir hem çiğliğini bilmez de kendini dünyanın merkezine kor.
"Küçük dağları ben yarattım, büyükler dedemden kaldı."
Ego, ben merkezcilik, narsisizm, kibir…
Bu insanoğlunun şiiri ve daha sonra da müziği yaratmış olabileceğine inanmak güç.
Bana kalırsa şiir doğanın içindedir; havadadır, sudadır, topraktadır... En çok da toprakta; tek bir ağaçta, ormanlarda, dağların doruklarında, bir uçurumun kenarında açıvermiş bir top sarı çiçekte örneğin.
Kuşların sesinde, bir aslanın yelesinde, bir ceylanın ürkekliğinde, rüzgâr kavak ağaçlarını bir o yana bir bu yana yatırırken çıkan seslerde şiir vardır.
Kimbilir hangi koyakta toprağın yumuşak yüzünü aralayıp dışarı sızıvermiş pınarın önünü açtığı, başka kaynaklardan, eriyen kar sularından beslenen bir dereciktedir şiir.
(O çiğ süt emen insancıkların, setlerle, santrallerle, madenlerle ömrüne kastettikleri derelerin şimdilerde şiiri tükendi.)
Doğa tarafından insanoğluna armağan edilmiştir şiir.
Şiir yeryüzünü şöyle bir dolanmış, konaklayacağı insanları kendi seçmiş, ruhları sağaltmış, saflaştırıp berraklaştırmış, gönüllerde kendi saltanatını kurmuş. Doğadan kendine yoldaş olarak aldığı müziğe koşmuş kendisini.
İnsanlar çağlar öncesinden çağlar sonrasında rüzgâr kanatlı şiirin ezgisiyle yoğrulmuş, pişmiş, tatlanmış.
Çiğ kalan, yüreği kömür karasından beter karanlık insanların şiirle işi olmamış.
Şiiri sevmeyince uçurumun kenarında açan bir top sarı çiçeğin büyüsü işe yaramamış, yolup atmışlar.
Derelerin şırıltısından nefret etmişler.
Bir damlacık eti için kuşları avlamışlar.
Para için, üstelik devlet eliyle ceylanlara vur emri çıkarmışlar.
Ormanları yakmışlar. Kaplumbağalar çıra gibi yanmış yok olmuş ama karanlık yürekleri titrememiş bile.
Sevmeyi unutmuşlar; evlat babasını egosu kadar sevmiş. Baba evladı geleceğe yatırım gibi görmüş.
Yönetenler, egemenler insandan nefret etmişler. Keseler şiştikçe vicdan, adalet duygusu küçülmüş, yok olmuş.
Şiir konduğu gönüllerde direnmeyi sürdürüyor. Müzik de öyle…
Ne yasaklar ne engeller şiirle ve müzikle yunmuş yıkanmış gönüllerden, akıllardan sözü ve sesi söküp alamaz.
Akıl düşünecek, yürek besleyecek, dil söyleyecek…
Şiirle direnmeyi, sevmeyi, ağlamayı, gülmeyi, isyanı, yaşamayı ve ölmeyi öğrenmiş bir yüreğin zalime eyvallahı yoktur.
Şiir daha çağlarca, dünya durdukça rüzgâr kanatlı sözlerle, ezgilerle var olacak.
Şiirli yürekler direnmeye devam edecek. Annelerin kucağında, çocukların masumiyetinde, dostların gözlerinin içinde, kardeşlerin sevgisinde, alın terinde, emekte, sevgiyle dokunulan her şeyde şiir yaşayacak…
Ama zalim er geç yok olacak. İnanıyorum, biliyorum.

3 Haziran 2022 Cuma

İnsan İnsan Derler idi

 

İnsan İnsan Derler idi

1 Haziran 2022

Hastane eve yakın. Şöyle ortalama bir yürüyüşle dört dakikada ordasın. Ama dizler ve ayaklar benimki gibiyse ve de yol neredeyse dimdik bir yokuşsa zor.

Durak evin önünde. Yola çıkarken otobüs geçti, durmaz ama gene de el kaldırdım.

Durdu, arka kapısını açtı, beni bekledi.

Hani hep derim ya; en umutsuz, aklımla-ruhumla en kavgalı olduğum zamanlarda, bir küçük ışık, bir parıltı bir yerlerden, bir insan suretinde çıkıp geliyor, gönlüme yerleşiveriyor.

Bu kez o ışık otobüsün şoförü oldu.

***

Doktorun adı Şifa Postallı…Günler öncesinden randevu aldım. Salgın başından beri ilk kez hastaneye gönüllü gideceğim.

Nöroloji polikliniklerinin sadece birinin üstünde doktorun adı var. Herkes benim gibi doktorunu arıyor.

Bir güvenlik görevlisine “Şifa Bey’in odası hangisi?” dedim, gösterdi.

İlk sıradayım, oturdum bekliyorum. Adımı duyunca kapıyı tıklattım, girdim. Sekreter ‘insan’ bakışlı, tatlı, efendi bir çocuk. Doktorun odasına buyur etti. Masada bir genç kadın oturuyor. Hoş geldiniz dedi, şikayetimi sordu. Şaşkınım. Doktorun o olduğundan emin değilim. Kafamda nasıl bir “erkek doktor”, “erkek adı-kadın adı” kurgulamasıyla geldiysem… Bereket telefon çaldı, genç kadın “Ben doktor Şifa” diye yanıt verdi de beni yerin dibine sokacak bir sıkıntıdan kurtardı.

Önyargı ya da koşullanmışlık; adın her neyse, sen kahrol emi… Kahrol, yok ol, kafanı kır, gözünü patlat da geber, bir daha insanların beynine, yüreğine gireme.

Ne alçak bir şeysin sen önyargı.

Seni besleyen, seni ruhumuzun en karanlık köşesine yerleştirenler de kahrolsun.

 

(Kemal Kılıçdaroğlu’nun kişiliği, karakteri, donanımı, devlet adamlığı hakkında tek söz söyleyemeyenler, onun Alevi oluşu yüzünden cumhurbaşkanı seçilemeyeceğini söyleyip ön yargıları, koşullanmışlıkları kışkırtıyorlar ya…)

***

Doktoru bekliyorum. Bir telefon çaldı. Adam açtı telefonu, oldukça alçak bir sesle “Alo, buyurun efendim.” dedi. “Benim efendim, kiminle görüşüyorum efendim.” diye devam etti.

Ooo, tam bir beyefendi…

Kayıtlı bir telefon değil, belli. Karşıdaki kim olduğunu söylemiş olmalı.

Bir anda o nazik ve yumuşak ses en yüksek perdeden “Oo, sen misin la? Nirelerdesiñ, ne vaat geldin? İmtana girdiñ mi? İyi miydi la? Ben de hastanedeyim ya la. Nörolojiniñ orda, he gel gel.” diye gümbürdemez mi?

Kalabalıkta yüksek sesle telefonda konuşanlarla, hastane koridorunu oturma odası sananlarla dolu bir dünya…

Konuştuğu delikanlı geldi. Sonrası mı? Boş verin…

(n harfinin üstüne koyduğum işaret yani “ñ” dilbilimcilerin alfabemizde olmayan ama pek çok yerel ağızda var olan bir sesi karşılamak için kullandığımız bir işarettir. Niğde’de ve başka bazı kentlerin ağzında “n-g” seslerinin ortasında, genizden gelen bir ünsüz vardır. Latin Kökenli Yeni Türk Alfabesi İstanbul ağzına göre biçimlendiği için bu yöresel ağızlardaki bazı seslere karşılık harf yoktur. Bu nedenle, dilbilimciler Türkçe’nin varlığı olan bu sesler için o işareti kullanmışlar. “h – k” arasındaki gırtlak ünsüzü için de durum böyledir.)

***

Hastanenin tam karşısında beş-on eczane var. Karşıya geçerken şöyle bir göz attım, adı hoşuma giden eczaneden alacağım ilacımı.

Aralarından biri hemen gözüme takıldı. Anadolu Eczanesi…

“Eczane Anadolu” değil, mis gibi Türkçemizin kurallarına uygun Anadolu Eczanesi…

Sevindim, gözüm gönlüm açıldı valla. Çünkü eczanelerin, yasaların emriymiş gibi, Türkçe’ ye göre değil, İngilizce cümle yapısına uygun şekilde “Eczane Pınar, Eczane Şifa” gibi adları kullanmalarına kızıyordum.

Oraya yöneldim, içeri girer girmez eczacıya bu duygularımı anlattım. Gözleri parladı, bir sevindi ki… Gencecik, güzeller güzeli bir genç kadın… Yolum düştükçe başka eczaneye gitmem artık…

***

3 Haziran 2022

Geldik bugüne…

Yaşar’a “Yürüyüş yapalım, parkta, Yeşilçam Kafe’de bir çay içer, döneriz.” dedim, kırmadı beni.

Vardık ki Yeşilçam Kafe’nin duvarda bir adı kalmış. Her taraf harabeye dönmüş.

O güzelim parkın üst girişinde, duvarları, bahçedeki panoları Yeşilçam yıldızlarıyla dolu güzel bir mekandı. En son geçen sonbaharın sonlarında gitmiştik. Bir yıl bile olmadı. Ekonomik krizden nasibini almış. Hüzünlendik.

Parkta bir süre dinlendik ve döndük.

Sizler de öyle misiniz bilmem ama ben bu hızlı değişime ayak uyduramaz oldum. Aslında değişim değil de çöküş demeliydim.

Bir kent bu denli hızla kimliksizleşebilir mi?

Bir kenti yaşayan, nefes alan, güvenli kılan, bir yurt haline getiren tek şey karakteridir. İki yıl önce gördüğünüz bir parkı yerinde bulamıyorsunuz. Yıldırım hızıyla dükkanlar açılıyor, aynı hızla kapanıyor. Okullar durmadan yer değiştiriyor, ad değiştiriyor. Kentin belleği siliniyor, kentin insanlarının kökleri yok oluyor.

Hiçbir devlet kurumu beş yıl önce olduğu yerde değil.

Hazin olan bunu gelişme adına yapmaları.

Belediyenin önündeki park alanının öyküsü ne kadar acıdır.

İnsanlarımız da suçlu, hem de çok. En yüksek, en lüks kulede oturuyor olmayı uygarlık sandılar.

Bugün arkadaşım Aynur yakınıyordu; Bor’da, yıllar sonra ziyaret ettiği mahallesini tanıyamamış.

Gelişme değil bu; düpedüz çürüme, çöküş…

Ekonomik kriz çöküşü körükledi...

Son yirmi yılda bu kente çok büyük kötülük yapıldı. Önceden de bu kadim, güzeller güzeli şehre saygısızlık yapılmıştı ama bu yirmi yıl tüy dikti.

Sözünü ettiğim parkın, Kızılelma Parkı’nın da başına gelecek olanlardan korkuyorum. Öyle güzel bir yer ki…

Kayaların içinden fışkırmış cennet parçası gibi. Çölde bir vaha...

Ne diyelim, biz göreceğimizi gördük ama çocuklara görecek bir şey bırakmadık.


12 Mayıs 2022 Perşembe

Bir Avcılar Öyküsü Daha




 Bir Avcılar Öyküsü Daha

1980 Yılı Ekim Ayı başlarında evimden uzaklara gitmek zorunda kaldım.

Öğretmen arkadaşlarım Aytekin Kolsuz, İsmail Tezgel, Ayten Sayın, dostlarım, verdiler sürgün haberini. Aytekin’in amcası Milli Eğitim Müdür yardımcısıydı sanırım.

Öğretmenler odasındaydık, ders bitimiydi. Sadece “Eyvah, benim sabahları kendiliğimden uyanma alışkanlığım yoktur, annem uyandırır. Yandık. Bir çalar saat almalıyım.” dedim.

Akşam evdeki ağır, kederli hava kapı ziliyle bölündü; Ayten, İsmail ve Aytekin gelmişler, bir armağan getirmişler. Mavi çerçeveli, kadranında mavi bir papağan ve çiçekler olan çok şık bir çalar saat…

İşte yanımda götürdüğüm ve umuda tutunmamı sağlayan şey o çalar saat oldu

Mavi saatin mavi umutları vardı... O saat her sabah çaldığında “Asla vaz geçme.” dedi bana, dostlarımın sesiyle...

Zaman zaman yazdım, anımsayacaksınız; faşist Kenan Evren cuntasının kasırgası beni, yepyeni bir yaşama, hiç bilmediğim yepyeni heyecanlara götürdü. Yaşam hakkında deneyimlediğim ne varsa bu süreçte yaşadım ben.

***

Avcılar Köyü bir dağın eteklerinde, Erzurum Erzincan Karayolu üzerindedir. Doğrudan Fırat’ın büyük koluna, Karasu’ya dökülen bir dereciğin iki yakasına konuşlanmıştır ve de Karasu köyün eteğindedir.

Eskiden anneannem yeşillikler içinde bir yer gördü müydü “Yalan dünyanın cenneti” derdi.

Avcılar yalan dünyanın cennetidir. Yeşillikler içinde, bağlık, bahçelik bir yerdir.

Başınızı sokacak bir ev bulmak çok zordur. Elektriksizlik, susuzluk köyün cezasıdır. Kent merkezine bu denli yakın olup da elektriksiz olmak bu ülkede Alevilere yüzlerce yıldır reva görülen ötekileştirmenin sonucudur bana göre. Elektrik benden iki yıl kadar sonra geldi.

Derler ki köyün asıl kurulduğu yer daha yukarlardaymış. Heyelan nedeniyle aşağıya taşınmıştır köy.

Eski köyün çok daha üstlerinde mezralar, yaylalar vardır ve köy halkı oraları destan gibi anlatır.

Yaylaları geçip de dağın öte yakasına baktığınızda Otlukbeli Savaşı’nın yapıldığı Tercan Ovası’nı görürsünüz.

Eskiden olduğu gibi hayvanlarla uzun süreli çıkılmıyor yaylaya. Ama köyün rüzgâr ayaklı insanları sık sık gezmeye gidiyorlar. Arıcılık yapanlar da bir süre yaylayı, eski köy civarını mesken tutuyorlar.

Bu yürüyüşlerde doğanın her türlü nimeti elinizin altındadır.

***

Günün birinde Yılmazlarla ben de bu yayla yolculuğuna katıldım. Sevgili Adalet ve Huri banyo için su hazırlamamı, döner dönmez banyo yapmamın şart olduğunu sıkı sıkı tembihlediler. Aksi takdirde bir hafta kendime gelemezmişim. Yanıma kalın ceket falan da almalıymışım. Haziranın 15’inde ceket almanın nedenini sormadım ve denileni yaptım. Bir gün önceden kaplarımı doldurdum. (Köyde evlerde su yoktur, çeşmelerden taşınır.)

Gece saat üç sularında yola koyulduk. Ben ayak bağı olacağım, orası kesin, tempolarına uyabilir miyim, bilmem.

Adiloş Yılmaz’ın eşi, Huri kardeşi… Kardeş olsak bu denli anlaşamayız. Güle oynaya yola koyulduk. İlk iki saatten sonra bana öyle geldi ki tırmandığımız dağ çoktan iki hatta üç misli büyümüş ve uzaklaşmıştı bile.

Bizimkilerde tık yok. Dedim ya; rüzgâr ayaklılar.

Yer yer vadilerden geçiyoruz.

Eski köyü çoktan geride bıraktık. Güneş doğdu. Yılmaz bir o yakaya bir bu yakaya koşturuyor. Uzaktan bir pırıltı gördü mü oraya yöneliyor. Mantar avcısı benim kardeşim. Torbası doluyor. Huri ve Adalet önlerine ne çıkarsa onunla yetiniyorlar.

Hava çok soğuk. Artık kuzey yamaçlardaki karların içindeyiz. Çoğu erimiş ama ara ara öbek öbek ışıldıyor.

Havada büyüleyici bir koku asılı. Nereden geldiğini anlamak olanaksız; her yerde… Renklerini bile tanımlamakta güçlük çektiğim çiçekler açmış. Laleler, çiğdemler, neler neler… Yer yer kar yığınlarının içinden gülümseyen kardelenler…

***

(Keşke adım kardelen olsa… Bu çiçeğin adı bana, kapkara bir kumaşı yırtarcasına karanlığı yırtarken bir eliyle de o karanlığa şimşekler savuran masalsı bir kahramanı anımsatıyor. Umudun adı kardelen, ne güzel! Kavganın adı kardelen ne güzel! Aydınlığın adı da kardelen.)

***

(Bu satırların yazıldığı akşam hava çok ağır… Öğleden sonra Canan Kaftancıoğlu, hakkındaki davanın sonuçlandığını siyaset yasağı ve hapis cezası aldığını açıkladı. Bir kardelen de Canan Kaftancıoğlu’dur. Aslında bu topraklarda bütün kadınlar kardelen, Canan olmak zorunda…)

***

 O eşsiz kokulu, çarpıcı ışıltıların endemik olduklarından haberim yok, toplayıp başıma taç yaptım. Dinlenmek için durduğumuzda yere uzanıp gökyüzünü selamladım.

Otların yer yer kazılmış gibi eşelendiği yerlerde Yılmaz “Domuzlar var yakınlarda.” dedi. Domuzlarla ürkütücü bir deneyimim vardır benim. Ürperdim.

Bir süre sonra Yılmaz ayı izleri gördüğünü söyledi. İzler tazeymiş. İyice tırstım. Adalet ve Huri’ye yapıştım iyice. Onlar pek umursamıyorlar. Yılmaz’ın neden tüfek aldığını anlamamıştım. Şimdi anlaşıldı.

 

Öğle saatlerinde vardık yaylaya… Üstü açık ağıllar, barınmak için yapılmış ama artık bir harabeye dönmüş birkaç kulübe…

Adalet, bir büyük taşın altından kaynıyor gibi görünen kaynağın dibine oturdu. Uzaktan fark etmemiştim, heyecanlandım. Ben de yanına çöktüm; suyu avuçladığım gibi yüzüme çarptım ama ellerim ve yüzüm bir anda şoklanmışa döndü. O kadar soğuk…

Adalet çantadan bir karpuz çıkarıp suyun altına koydu, Yılmaz bir yetmişliği karpuza yasladı. Onca yol bu ağırlıkları taşımış olduklarından haberim yok.

Hızla mantarlar temizlendi, ateş yakıldı. Huri viran kulübenin duvarının dibinden birkaç taşı kaldırdı; tuz, bıçak, birkaç şey daha…

Yılmaz’ın en şakacı halleri burada… Ortaoyunu seyreder gibiyim. Gülme krizine girdim. Ayaklarımın ağrısı dayanılmaz ama kimin umurunda. Ayakkabılar fora… Soğuk suyun içine daldırıp daldırıp çıkarıyorum. Çığlık çığlığa…

Çok gülüyorum, çok eğleniyorum, arınıyorum, temizleniyorum. İçimde bir huzur.

Mantarlar közlendi, Hurinin açtığı sofranın içinde çökelek, lavaş ekmek. Adalet karpuzu kesti. Yılmaz rakılarımızı doldurdu. İlk kadeh ayakta, gülme krizi geçirirken içildi. Neye gülüyorduk, anımsamıyorum. Ama birlikteyken kaynak hep Yılmaz’dır.

Yılmaz, havanın ve rakının eze eze tadını çıkarmamıza izin vermedi. Haklı… Geldiğimiz yolu geri dönmek gerek.

İki saat dolmadan davrandık.

İniş daha hızlı oldu ama çok daha yorucu. Dimdik yamaçlardan düşmemeye çalışarak iniyorum. Başım dumanlı, peş peşine yuvarladığım rakı ve temiz hava çarptı beni. Rüzgâr ayaklılar bana ayak uyduruyorlar.

“Siz devam edin, inin aşağıya, ben buradan kendimi bir salarım, yuvarlanarak inerim, siz aşağıda yakalarsınız beni.” diye şakaya vuruyorum ama canım çok yanıyor.

Kuş sesleri hiç kesilmiyor. Ağrılara teselli.

***

Yola çıktığımız saatten çok erken döndük. Niyetim hemen yatmak ama Adalet söz almadan bırakmadı beni. Yıkanmak gerek.

***

Yundum yıkandım, arındım; kulağımda kuş sesleri, her yerde kokular, genzimi yakan temiz hava, ellerim hala       o suyun içinde…

Deliksiz bir uyku…

Bütün eski dostluklara, bütün sevgilere, unutulmayanlara milyonlarca selam ve minnetle…

 

6 Mayıs 2022 Cuma

DENİZLER

 


Biz, Denizler ya da Deniz Gezmiş'in idamı derken sadece onu değil, Yusuf'u, Hüseyin'i, 68’in devrimci öğrenci yoldaşlığından gelen ve Türkiye’deki NATO ve Amerikan varlığı ile 6. Filo’ya karşı, bağımsız ve sömürüsüz bir Türkiye için anti- emperyalist direniş eylemliliği içinde olan devrimci genç kuşakların öldürülme sürecini kast ederiz.

Deniz bir simge addır, çoğul bir addır, binlerce devrimcinin adıdır.
Sinan Cemgil, Alparslan Özdoğan, Kadir Manga, Hüseyin Cevahir, Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, İbrahim Kaypakkaya, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Ziya Yılmaz ve diğerlerinin adıdır Deniz.
Denizlere selam olsun.
Ölenler
dövüşerek öldüler;
güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!
Akın var
güneşe akın
Güneşi zaaaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!



19 Mart 2022 Cumartesi

Bahara Güzelleme

 



Havada kış ve bahar kapışması var.

Kış ağır uykudur; ölüme yakın… Uyanmamakta direniyor; fırsatını buldu mu tuhaf kar yağışları, soğuk rüzgârlar, güneşi bulutlara sarıp sarmalar…

Bahar uyanıştır, diriliştir, toprağın hayata dönmesi...

Bu yıl biri gitmemekte direnirken diğeri gelmekte acele ediyor.

Pencereden güneşi yakaladım; iki kar yağışı arasında görünen güneş mis gibi bahar kokuyordu.

Dışarı çıksam sızlayan dizlerimi hoşnut eder miyim ki? Pencereyi açıp, önünde birkaç dakika bekledim, buzzzz…

Sabırsızlanmamak gerek. Sonunda gelecek…

Ben de Kibele’nin, Venüs’ün, Bin Memeli Artemis’in, Hepat’ın, Kubaba’nın, Umay Ana’nın (Adına ne denirse densin, bu topraklarda hepsi Kibele’dir.), her zaman olduğu gibi ve daima olacağı gibi, toprağın bağrından ağır ağır doğrulup ayağa kalkmasını umutla, saygıyla, minnetle bekliyor olacağım.

Her bahar umudun yine ve yeniden doğuşudur.

Ben gene de bahara şiirler sunayım. Kim bilir, belki bu bahar başka bir bahar olur.

Umudunuz hep sizinle olsun.

19.03.2022

8 Mart'ı Anlamak

  Şöyle bir cümle dolanıyor ortada. Her okuduğumda çok üzülüyor ve sinirleniyorum. "Erkeğin adam olduğu yerde kadına her gün 8 Marttır....