28 Nisan 2024 Pazar

Bir Siyasi Öykü

 İşte size bir adet "Ben demedim mi?" öyküsü...

Yazmayacaktım, hukukumuz vardı, saatlerce siyasi sohbetler etmişliğimiz vardı. O hakarete, o densizliğe, o cehalete çok öfkelenmiş olsam da kıyamamış, teşhir etmekten vaz geçmiştim. Ne de olsa müşterisiydim, evime gelmişti, evine gitmiştim.
Altılı masa kurulduğunda bu kadın arkadaş çok sevinmiş, ben de Meral Akşener nam müptezelin geçmişini iyi biliyor olsam da biraz umutlanmıştım. Sohbetlerimiz altılı masanın yaydığı pek de güvenli olmayan beklentilerle sürüyordu.
Bendeniz, bilirsiniz, sosyal medyada, özellikle siyasi konularda, sivriyimdir. Sözümü esirgemem, ucu kime dokunursa dokunsun kendimi kısıtlamam.
M. Akşener, daha masaya oturmadan “seçilecek aday” saçmalığı ile midemi bulandırdıydı. Sonra İmamoğlu ile yıvışık yakınlaşmalar, aday göstermeler falan derken kuşkularımı parantez içinde biriktirmeye başladım.
Kadının meramı üzüm yemek değil, bağcıyı dövmekti. Ağzını her açtığında “Ben bir projeyim.” diyordu. Attığı her adım ben bu ittifakın zoraki ortağıyım diyordu.
Bunun üzerine Facebook, Twitter gibi alanlarda düşüncelerimi yazmaya başladım.
Bu arkadaşımız bu eleştirilere çok çok kızmış. Tek hedefinin ben olduğum açıkça belli olan bir paylaşım yapmış. Bir süredir sabrettiği halde, kendisinin sevgili lideri olan Meral Akşener Hanımefendiye yapılan hakaretlere izin veremezmiş. Liderine yapılan hakaretler kendisine yapılmış sayılırmış. Kendisi arkadaşlıktan atmadan önce bizler (ben) çekip gitmeliymişiz vb.
Profilinde meslek alanına kuaför yazma yerine “siyasetçi” yazan (!) bu arkadaşı hemen uzaklaştırdım. Çok da üzüldüm. Kendimi sadece müşteri gibi görmediğim, değer verdiğim için içim acıdı. Eşi de kendisi de bana “abla” diye seslenirlerdi.
Uzun zamandır aklıma gelmemişti. Meral Akşener siyasete veda etti. Kendini kendi seçmenlerine ve dünyaya rezil etti, tarihe gömüldü ya… Aklıma düştü...
Merak ediyorum; o arkadaş şimdi hangi noktadadır, hala liderine sadık mıdır?
Merak işte…

16 Nisan 2024 Salı

Yaşar'a Üçüncü Mektup

 

16.04.2024

Sana yazmaya ara verdim Yaşar’ım. Gittiğinden beri gözyaşlarım dinmiyor. Yazarken çok ağlıyorum. Elimde değil. Yazmak sana ağıt yakmak gibi.

Kardeşlerim bayramı yalnız geçirmemi istemediler. Ev kalabalıktı. Yazma eyleminin, özellikle sana yazarken, benim için mahrem bir yanı var. Sorularla, anlamsız öğütlerle bölünmesini istemediğim bir mahremiyet.

Yazarken döktüğüm gözyaşı görülsün istemedim.

Bugün arka caddedeki markete gittim. Niyetim seninle attığımız adımları teker teker yaşamaktı.

Birlikte yürüyorduk, alışveriş arabası sendeydi. (Geçen yıllarda hızlı yürüyen sendin, geciken ben. Durur, beni beklerdin. İki yıldır tersine döndü işler. Ama gene de arabayı sen çekerdin. Dönüşte zorlandığın halde arabayı bana vermezdin.)

Espri yaptın, güldük. Pahalılıktan yakındın. Alışverişe çıkarken bir punduna getirip, pahalılık, kredi kartı limiti falan diyerek benim alışveriş çılgınlığımı dizginlemeye çalışırdın. Gene yaptın. Oysa ben kendimi sana ayarlardım. Elimi neye uzatsam önce yüzüne bakmayı alışkanlık edinmiştim. Sessizce yüzünden onay beklerdim.

Aklımda sen, yanımda sen, dalmışım. Bir dilenci kadın çıktı önüme, para istiyor. Birden öfkelendim. Aramıza girmiş gibi, sohbetimizi bölmüş gibi…

Sertçe kovaladım. “Bağırma bacım. İnşallah daha beter olursun.” dedi. Elimdeki bastonu işaret ediyor. Öfkem sabun köpüğü gibi söndü. Bedduası önemli değil, bağırmam yakışıksızdı. Seninle doluyken yüreğime öfke girmemeli.

Birlikte yaptıklarımızı yapacağım. Yol üstündeki marketlere girip fiyatlara, ürünlere baka baka alışveriş yapardık. Sonra adını bir türlü öğrenemediğim öğretmen hanımın kafe-lokanta karışımı küçük yerinde çay içer, dinlenirdik. Bizden hoşlanırdı, sanırım iki sevimli ihtiyarın sohbetini severdi. Bir türlü çay parası veremedik, almazdı. Biz de para vermenin yolunu bulmuştuk. Bir şeyler yer, çay içer yola revan olurduk.

Çok yorulduk mu Ercan’ı çağırırdık, koşar gelirdi Ercan, canım kardeşim.

Yapamadım, çok yoruldum, sensizlik yordu beni. İlk marketten alacağımı aldım ve döndüm.

Gece… Sabah çok yakın. Sen gidince uykularım da gitti. İki ay oldu gideli ve iki aydır böyle…

Apartmanın sesleri beynimi oyuyor. Kimi sesler senden gelir gibi. Sessizce ayaklarını sürüyorsun, duyuyorum. Kapılar açılıyor, kapanıyor, sensin.

Sabah kapı çalındı, sen ayaktasın, açarsın diye bekledim.

Sensizlik ölümden beter sevdiceğim. Yokluğun kıyametin kopması…

Gece gene yeni bir güne evrilmeye hazır.




İlk kez sensiz, sen olmadan bir film izlemeye niyetlendim. Tuhafıma gitti önce, sonra baktım yan koltukta uzanmış bana bakmaktasın, rahatladım. Filmi izledik.

Ben izlediğimiz filmleri yazdığımda şöyle bir bakar ve gülümserdin. Yazmayı ihmal ettiğimde “Ne o, yazmıyor musun?” deyişin geldi aklıma.

Senin kesinlikle seveceğin bir filmdi. Güney Afrika filmlerini ilgi çekici bulurdun zaten. Ben de beğendim.

Sensiz yapmak zorunda kaldığım her şeyden suçluluk duyuyorum.

Yaşar’ım, “Zamanla alışacaksın, kendini toparlaman gerek.” diyenlerden nefret eder oldum. Herkesin dilinde aynı laflar. Evirip çevirip aynı bayat öğütleri sıralıyorlar. Hele “Biz de yaşadık bu acıları, zamanla alışılıyor.” demiyorlar mı?

Ben güçlü bir kadınmışım. Değilim yahu… Güçlü biri değilim. Sevdiğini, tek dayanağını, tek varlığını, yüreğinin yarısını yitiren biriyim sadece.

Neden herkesin kendi acısının özel olduğunu, yaşanması gerektiğini düşünemiyorlar? Neden ben kendi acımı başkalarının tecrübeleriyle yaşamak isteyeyim?

Sen hastalandığından beri bir yerlere gidememiştik, biliyorsun. Şimdi ailem beni evde durmamam, gezmem konusunda zorluyor. Buna da içerliyorum. İyi niyet, sevgi falan kabul de ben sensiz nasıl giderim, bu evi, senin ayak izlerini, dokunduğun her bir nesneyi nasıl bırakırım?

Senin öksürüğünü, oflamalarını hala duyarken olmaz.

Dünya bildiğin gibi. Ülke de öyle… Ama artık bir şeyler değişecek gibi. CHP seçimi çok önde kazandı. Sevinirdin, mutlu olurdun yaşasaydın. Umudumu kesip de oy kullanmayacağımı söylemiştim ya hani, dayanamadım. Gittim ve oy kullandım. Sen de kullanmayacaktın sözde. Ama yaşasaydın giderdin, biliyorum. Ne derdin sen? “CHP seçmeni yeni gelin gibidir; hem ağlar hem gider oyunu kullanır.”

Aklını, zekasını, cesaretini sevdiğim, bir tanem.

Huzur içinde uyu sevdiceğim.

14 Nisan 2024 Pazar

Arkadaş

 Bayramdan önce kolumda 25 kuruş büyüklüğünde bir morluk belirdi. Nereye vurduysam artık.

Sonra da elimin üstünü bir punduna getirip musluğa çarptım, minik bir delik ama kanadı.
Bayramı birlikte geçirelim diye annemi getirmiştim. Farkına varmadı. Oysa üstüme titrer.
Kardeşlerim, yeğenlerim, gelinler, damatlar mutlu bir bayram kalabalığı... Kimse fark etmedi.
Sonra Serkan ve Tuğba bayramcı geldiler. (Kankam, kardeşim, arkadaşım, dostum, meslektaşım, dert ortağım)
Serkan elimi eline aldı ve "Ablam, eline, koluna ne oldu?" dedi.
En yakınının görmediğini arkadaşın görür. Gözlerindeki bulutlanmayı, acıyı ailen görmez ama arkadaşın, dostun görür.
Arkadaşın, dostun yüreğinin içini bile görür.
Varsa böyle arkadaşınız sıkı sıkı sarılın ona.

30 Mart 2024 Cumartesi
















 

Nazım Hikmet'e Sevdalanmak

 Nazım Hikmet sevdam malum. Beynimin ve yüreğimin sol yarısı silme Nazım; diğer yarısı şiirimizin diğer ustaları...

Nazım hakkında yazılan şiirler de beni çok etkiler.
Bedri Rahmi gibi, Cahit Sıtkı gibi, Gülten Akın gibi (daha çok var) şiirimizin büyük ustalarının Nazım hakkında yazdıkları şiirleri okurken çok duygulanıyorum, burnumun direği sızlıyor, ağlamaklı oluyorum.
Bizim şiirimizin yüreğime dert bir yanı var:
Şiirimizin sevilesi, saygı duyulası, eli öpülesi yiğitleri sürgünlerle, işkencelerle, hapis damlarıyla, ölümlerle sınandılar.
Cahit Sıtkı Tarancı'nın Nazım için yazdığı şiiri paylaşıyorum sizlerle.
Bundan sonra da diğerlerini... Her gün birini, bir kaçını...
Şiir vereniniz çok olsun.
***
BİR ŞEY
I.
Bir şey ki hava gibi ekmek gibi su gibi
Lâzım insana lâzım onsuz yaşanılmıyor
Ana baba gibi dost gibi yavuklu gibi
Kalp titremeden göz yaşarmadan anılmıyor
Bir şey ki gözünüzde memleket kadar aziz
Aşk ettiğimiz kendimize dert ettiğimiz
Adını çocuklarımıza bellettiğimiz
Bir şey ki hasretine dayanılmıyor
II.
Bir şey daha var yürek acısı
Utandırır insanı düşündürür
Öylesine başka bir kalp ağrısı
Alır beni ta Bursa'ya götürür
Yeşil Bursa'da konuk bir garip kuş
Otur denmiş oracıkta oturmuş
Ta yüreğinden bir türkü tutturmuş
Ne güzel şey dünyada hür olmak hür
Benerci, Jokond, Varan Üç, Bedrettin
Hey kahpe felek ne oyunlar ettin
En yavuz evlâdı bu memleketin
Nâzım ağabey hapislerde çürür
Cahit Sıtkı TARANCI

23 Mart 2024 Cumartesi

23.03.2024, Yaşar, Kitaplar ve Komşular

 Geçen yıl depremden hemen sonra, ön tarafta karşımızdaki apartmanın 3. katına bir aile taşındı.

Benim dikkatimi çekmedi, Yaşar "Feride koş, önce kitaplarını yerleştiriyorlar, bak." diye seslenince haberim oldu.
Gerçekten de önce kütüphanelerini kurmuşlar, tek tek kitap yerleştiriyorlar.
Zordur kitap taşımak, önce dikkatle kolilenir, sonra açılır ve tek tek yerlerine tasnif edilerek yerleştirilir. Koliler ağır olur. Hamallar mırın kırın etmesin diyerek hamallara yağ çekilir.
Bizde yerleştirme işini Yaşar yapar. "Sen bize yemek yapıyorsun, daha önemli, işine bak." der, canıma minnet, kaçarım.
Oysa bilirim, kendi düzenini kurmak ister. Ben yazar ve türlere göre olsun isterim. Onun başat kabul ettiği kitaplar, edebiyatın piri kabul ettiği yazarlar, şairler vardır.
Örneğin Nazım Külliyatı özel yerine konur. Yaşar Kemal de öyle. Tolstoy, Gorki, Aziz Nesin... Nazım şiir kitaplarının arasında dursun isterim, olmaz.
İkimiz de çaktırmadan sevgiyle ilgiyle izledik. Tanımadan sevdik deprem mağduru kitapsever komşularımızı.
Demin balkona çıkmam gerekti. Hemen dikkatimi çekti, daire boşalmış. İçim cız etti. Ne toplandıklarını gördüm ne taşındıklarını...
Kırk yıllık ahbaplarımız gitmiş gibi.
Yaşar'ın da gitmesini beklemişler gibi...

17 Mart 2024 Pazar

Çanakkale Geçilmez

 Anadolu'yu gözüne kestiren bütün yayılmacı işgalci güçler, çağlar boyunca, doğudan batıdan, kuzey ve güneyden saldırmışlar, Anadolu'yu, bu eşsiz coğrafyayı kanla sulamışlardır.

İskender'den Ramses'e, Timur'a Anadolu pek çok yayılmacı hükümdarın iştahını kabartmıştır.
Bunlardan iki büyük efsane savaşın sahnesi Çanakkale olmuştur. Anadolu'nun kapısı kabul edilen Çanakkale...
Biri antik çağların, efsanelerin büyük savaşı Troya Savaşı, diğeri modern zamanların efsane savaşı Çanakkale Savaşı...
Benzerlikleri şaşırtıcıdır. Benzemeyen yanları sonuçlarıdır.
Troya Savaşı'nda saldırganlar birleşik Yunan şehir krallıkları idi.
Çanakkale Savaşı'nda saldırganlar birleşik emperyalist ordulardı.
İkisinin amacı da ortaktı; Anadolu'nun, bütün zenginliklerinin yanında, stratejik coğrafi konumu yani doğu-batı arasında köprü olması...
Anadolu'yu ele geçiren güç, Asya'nın ve Avrupa'nın efendisidir.
Troyalılar 10 yıllık kanlı bir savaştan sonra yenildiler.
Çanakkale'de ise 19 Şubat 1915'te denizden başlayan saldırı 9 Ocak 1916'da karadan kazanılan zaferle sona erdi.
Sonuç emperyalizmin asla hazmedemediği bir yenilgiyle "Çanakkale Geçilmez." adındaki destanın yazılması oldu.
Emperyal güçler bu kez yenilmişler ve zaferi 15 yaşındaki küçücük çocuklar, Seyit Onbaşılar, Yahya Çavuşlar, 57. Alaylar, anneannemi bir yaşında bir bebekken bırakıp giden ve dönmeyen büyük dedemler, dedelerimiz, Mustafa Kemal'ler, kadim Anadolu halkı kazanmıştır.
Çanakkale Zaferi'nin yıl dönümü kutlu,
yenilgiyi asla kabul etmeyenlere, teslim olmayanlara bin selam olsun.

10 Mart 2024 Pazar

Sevgiliye Mektup 2







 

                                                                                     25.02.2024

                                                                                      Gece yarısı

Sevgiliye,

Sen gidince…

Çok şey eksik kaldı sen gidince. Eksikler içimi acıtıyor. Yazmak istiyorum, yazacağım… Elim kalkmıyor, dilim tutuk…Kafamı toplayamadım ki… Beynim boşalmış gibi. Bağışla beni.

***

Bu gece Nesibe ve kızı Ayşe Betül geldiler bana, beni hiç yalnız bırakmıyorlar.

Ercan-Gülden, kat komşularımız, dostlarımız… Serkan telefon ediyor sık sık, onlar döndüler Gemerek’e. Kardeşlerim de gittiler. Bugün yalnızdım. Korkarım sensizlik yalnızlık demek sevdiceğim.

Ayşe Betül çok güzel, bir o kadar da hüzün verici armağanlar hazırlamış bana.

Birkaç yıl önce, henüz sen rahat yürüyebiliyorken gezintilere çıkardık da bir kafede soluklanır, alışveriş yapacaksak yapar ve evimize dönerdik ya… Karşılıklı fotoğraflarımız çeker ve birbirimizin telefonlarına gönderirdik… Ne güzel ne mutlu günlerdi.

Ayşe Betül, Facebook’tan ta kaç zaman öncesine gidip o fotoğrafları ve yazılarımı bulmuş. Düzenlemiş, çerçeveletip getirmiş. Yaşar, görsen bayılırsın. Öyle güzel, öyle hoş… Güzel kızımız, onca acımın içinden yüreğimi serinleten serin bir rüzgâr gibi geçti. Öyle zarif, öyle sevgi ve merhamet dolu…

Nesibe’yi ağırlayacaktık, sen gittin. Getirdiği iki kişilik kahve takımını görmedin. Seni düşünerek almış.

Sen zaten onun kahve yapıp getirmesini severdin. Annesi önden, kızı arkasından tepside dört kahve, çikolata… Ben fincanların şıklığını, sunumunu, sen de kahvesini severdin. Kahveyi severdin de ben sana sık sık kahve yapmazdım. Kendim sevmediğim için aklıma gelmezdi. Seni yorgun görünce ya da canının sıkkın olduğunu fark edince “Kahve yapıyorum sana.” Derdim, gözlerinin içi gülerdi.

Seni mutlu etmek, sevindirmek ne kolaydı.

***

Eskiden bu tür yazıları bir çırpıda yazardım. Bitirmeden bırakmazdım ya sevdiceğim; “Gene kaptırmışsın kendini, neler yazıyorsun?” derdin, “Bizi, bugünü...” derdim. “Neyimiz var ki yazılacak?” der, takılırdın. Ben bulurdum işte.

Bu yazı öyle olmadı, günde üç beş cümle… İçim daralıyor.

(Bulaşık makinesi doldurma ve boşaltmayı iş edindin; şimdi tam da senin kızdığın şekilde dört tabakla dolduruyorum makineyi. Kızma emi?)

Tuğba ve Ertuğrul geldiler Ereğli’den. Duymamışlar, sonradan öğrenmişler.

Dostların, dostlarımız çok üzgün Yaşar’ım. 

***

Öylesine bir gün…

(Beni bağışla artık uzun süreli yazamıyorum. Sık sık ara veriyorum.)

“Nasılsın, bugün nasılsın?” diyorlar.

Bu sorular nasıl da canımı sıkıyor, bilemezsin Yaşar. Sanki acının ölçülebilir, ayarlanabilir nicel bir yanı varmış da her gün bir miktarı azalacakmış, azalmak zorundaymış gibi.

Her an aklımdayken, her şey seni anımsatırken azalır mı bu acı?

Hep aklımdasın ama tuzlukta tuz azalmış bugün, yüreğim yandı kavruldu. Oturdum ağladım. Daha yedek tuzumuzu nereye koyduğunu bilmiyorum. Evde her şey senin düzeninle… Dokunamadım.

Yarın daha iyi olmak nasıl mümkün olabilir?

Artık bu koca evde bir başıma olduğumu unutuyorum sık sık. “Çay demleyelim mi?”, “Makine çalışacak, önce beyazları mı yıkasam?”, “Hoşaf vereyim mi sana?” “Bu gece bir aksiyon filmi daha izleyelim mi? Kötülerin iyilerden bir güzel dayak yediği türden bir film bulayım mı?”… Sormak istiyorum ama acı içinde yeniden fark ediyorum ki yoksun.

Her gün yine, yine yaşanacak mı bu acı?   

***

                                                       10.03.2024

                                                 Akşam yaklaşırken

Dış kapımız sarkmıştı, zor açılır kapanır olmuştu, anımsıyor musun? “Kendimi iyi hissettiğimde bakarım.” diyordun ya hani… Sonrasında kendini hiç iyi hissetmedin, ben belirtileri okuyamadım kuzum.

Dün gece kapattım sandım, açık kalmış. Sabah Büşra görmüş, zili çalmış, duymamışım. Telefonla haber verdi. Kendisi çekip iyice kapatmış.

Korkudan değil ama sensizlikten ağladım kuzum. Çok ağladım.

Eşi Yıldıray akşam gelip kapıya bakacak. Hazır gelmişken camlı balkonun kilidini de gösteririm. Sen gidince her şey elimde kalmaya başladı be Yaşar.

(Yıldıray kapıyı düzeltti elinden geldiğince. Sanırım depremde kapı esnemiş, öyle anlaşılıyor. İsimlik de düşmüş, görmemişim. Onu da taktı. Sağ olsunlar… Gözleri benim üzerimde.)

***

Seni toprağa verdiğimiz gün tanımadığım bir komşu gelmiş taziyeye. Annemler söyledi. Ertesi gün gene geldi.

Sonra bir başka komşusunu da almış, birlikte geldiler. Yalnızdım. Herkes yerine yurduna dönmüştü. Sevindim doğrusu.

Ancak şiddetli bir gribe yakalanmıştım, başımı kaldıracak halim yoktu. Maskemi taktım, onlardan da bunu rica ettim.

Ve hayatım, senin çok kızdığın, nefret ettiğin bir durum yaşanmaya başladı.

Kadın söze, birlikte geldiği arkadaşına benim hakkımda duyduklarını anlatmakla başladı. Kaç gelinim varmış, kaç kardeşim varmış, cenazeye kimler gelmiş.  Dehşet içindeyim. Söylediklerinin gerçekle alakası yok. Anlaşılan önceki gelişlerinde evdekilerden topladıklarını yarı anlar yarı anlamaz harmanlamış, kendi gerçeğini yazmış, kadına onu anlatıyor. İnanılmaz. Deve üstünde kuduz daladı gibi bir durum ortaya çıktı. Başım çatlıyor, öksürük, hapşuruk birbirine karışıyor, ateşlendim, yanıyorum.

“Yanılıyorsunuz, bunlar doğru değil, nereden duydunuz?” diyorum.

“Daha önce geldiğimde anlattılar.” diyor. “Bu olanaksız, siz geldiğinizde kendi ailem ve birkaç dostum vardı. Onlar böyle yanlış ve yalan şeyler söylemiş olamazlar. Ailem cenazede bunları konuşmaz. Belli ki yanlış anlamışsınız.” diyorum.  Bu kez tuhaf sorular başlıyor. Tümüyle özelimize ait sorular. Kadını ilk kez görüyorum. Bana böyle sorular sorma cesaretini nereden buluyor? Bunları öğrenince ne yapacak?

Diğer konuğum mahcup, bakıyor. Sanırım benim bunaldığımı sezdi.

“Hastayım, siz de taziyeye geldiniz sanırım. Sorularınız kafamı yordu. Hem bunları öğrenip ne yapacaksınız, ne işinize yarayacak?” dedim, sustum. Kadın soruyor, yanıt vermiyorum, diğer kadının hastalığıyla ilgileniyorum. Engelli. Yanlış ameliyat sonunda tekerlekli sandalyeye mahkûm olmuş. O kadına acıdım, üzüldüm.

Hiç olmayacak şey yaşandı Yaşar. Hani sen “Böylelerini dikenli sopayla kovalayacaksın.” derdin ya, işte öyle.

Merak etme, bir daha görüşecek değilim o komşuyla…

Sen gidince gözüme her şey olduğundan daha sıra dışı görünüyor. Dayanağım kalmadı.

Ağlamadan tek satır yazamıyorum.

Yapayalnızım, darmadağınım kuzum. Onca insan o denli uzakta ki… Seni çok özlüyorum.

22 Şubat 2024 Perşembe

Sen Gittin... (Sevgiliye Mektup 1)

 Gittin…

Gidişin başıma yıldırım düşmesiydi. Eridim, kor oldum.

Gittin…

Canım çok yanıyor hayatım. Paramparçayım.

Uyuyamıyorum, sen “İyi geceler.” demeden olmuyor.

Gidişin birdenbire oldu. Tıpkı kendin gibi öngörülemezdi. Gene şaşırdım, darmadağın oldum.

Düşüncelerini kendi düşüncelerimle karıştırırdım. Cümleler aynı anda dökülürdü ağzımızdan. Düşünen sen miydin, ben miydim, bilemezdim. Bizim kafalarımız kadar uyumlu başka insanlar var mıdır, bilmem ama beni bu akıl uyumu adam etti.

Ve sen gittin, aklımın yarısı gitti.

Kavgalar ettik; barışmalarımız muhteşemdi.

Kızdık birbirimize, inatlaştığımız da oldu ama hep bir yolunu bulduk.

Gittiğin günden beri sol omzumun üstünde bir gölge geziyor. Sen misin o?

Zaten ses çıkarmadan yürürdün. Kaç zamandır zorlukla yürüdüğün için adımların iyi yavaşladı, sessizleşti. İş yaparken birden omuzumun başında beliriverirdin ya, sensin o…

Diyorlar ki senin nicedir çektiğin sıkıntılar kalp rahatsızlığındanmış. Neden doktora gitmedin de beni bırakıp bilinmezliğe gittin?

Neden ben o belirtileri okuyamadım?

Sen gittin ya; ben Hanya’yı Konya’yı anladım kuzum. İnsan olanı anladım. Kimmiş arkadaş, kimmiş yoldaş, anladım. İnsanın dirisine değil, ölüsüne koşanlar…

Ercan’ımız, Gülden’imiz, Serkan’ımız, Tuğba’mız, Mevlüt’ümüz…

Biliyor musun canım, Serkangil duyar duymaz ta Gemerek’ten gelmişler. Ercan ilk dakikada yanımdaydı, yanındaydı kuzum. Elleriyle hazırladı seni.

“Mevlüt yeğenim bir tanedir.” derdin ya, haklıymışsın.

Bir de çığlıklarıma koşan Büşra ve Yıldıray var. Sen onları uzaktan beğenirdin de ne güzel insanlar olduklarını yaşayarak öğrenseydin ne vardı.

Gittin… Senin şakaların gitti, benim de sevinçlerim gitti,

Ben gülmeyi unutmaktan korkuyorum sevgilim.

Ne çok sevenin varmış… Ne çok insan sana değer verirmiş…

Son zamanlarda, seni ne kadar çok sevdiğimi söylemeyi ihmal ettim hayatım, Hoş, sen de söylemiyordun ya… Davranışlarınla belli ediyordun, bana yetiyordu.

Dondurma yemezdin ama benim dondurmam bitti diye gecenin altında markete giderdin. Sevginin söze gereksinimi yoktur ki. Ben o yorgun ayakların bana dondurma almasını hem çok sevdim hem hiç istemedim, yorulmandan korktum. Geçtiğimiz yaz başında kapının ağzında çekişmemizi anımsıyorum şimdi.

“Vakit çok geç, yorgunsun, hastasın.” diyorum. “İki adımlık yer, şimdi gelirim.” diyorsun.

İşten ve sorumluklarından da hiç kaçmadın, üşenmedin… Senin bu yanını hep sevdim. Babama benzerdi huyların. Ne dersin; kızlar babalarına benzeyen erkeklere âşık olurlarmış, doğru mudur sevgilim?..

Ben seni sözsüz, yalansız, ayıpsız sevdim Yaşar’ım. Öyle de sevildim.

Bana yaşattığın insanca, onurluca, musmutlu 20 yıl için teşekkür ederim.

“İyi ki varsın, iyi ki hayatımdasın, tırnağına taş değmesin.” diyordum;

Gittin… Seninle yaşadığım her an için şükrediyorum.

Güle güle sevdiceğim. Toprağın incitmesin.

 

 

3 Şubat 2024 Cumartesi

İKİ GÜN

 

1 Şubat, akşam saatleri

 

Bugün kuaföre gittim.

Yediden yetmişe her kadın kuaföre gittiğinde kendini iyi hisseder. Bütün sıkıntılar bir süreliğine geride kalır. Saç kestirmek bile bana iyi gelir.

İçeri girdiğimde Nurcan meşguldü. Selamlaştık. Randevu saatim geçiyordu ama aldırmadım. İşi yarım bırakacak hali yok nasılsa. Bekle ve sohbetin tadını çıkar. Diğer müşteri de sohbetin içinde. Kuaför sohbetleri güzeldir.

Sıra bana geldi. Arkada iki müşteri konuşmaya devam ediyorlar. Çocukları, çocukların okulu, “hangi okulda, hangi öğretmen” değerlendirmeleri…

İlgimi hiç çekmeyen bir alana kaydı konuşma. Derken demin konuştuğumuz kadın “Erkek çocukları zekidir. Bu yüzden çok çalışmazlar. Ama kız çocuklarının kafaları basmadığı için çok çalışmak zorundadırlar.” demez mi? O çocukların dersleri, iyi öğretmen konusu nasıl oldu da kızların aptal oldukları için çok çalışmaları gerektiğine geldi, anlamadım.

Bir anda kanımın beynime hücum ettiğini söylemeliyim.

Çok yüksek sesle, açıkçası bağırarak kadına, yanıldığını, böyle bir sonuca nereden vardığını, hangi bilimsel çalışmaya dayanarak bunu söylediğini, kadınların zekalarını küçümseme hakkını nereden aldığını sorarken buldum kendimi.

Kadın, sakince “Ben öğrenciyken çok çalıştım. Kendimi paralardım. Anlamadığım için herkesten on kat fazla çalıştım. Kendimden örnek veriyorum.” diyor.

“Ben pek çalışmazdım. Dersi dinler, varsa ödev yapardım, o kadar. Ama başarılı bir öğrenciydim. Genelleme yapamazsınız.” diyorum.

Sonra, gene o agresif ses tonuyla uzunca bir nutka giriştim.

Kadın çok sakin ve saygılı. Bunu farkına varır varmaz sustum. Konuşmasına fırsat vermediğimin de ayırdına varınca yanaklarım yanmaya başladı.

Göğsümün üstünde bir ağırlık… “Kusura bakmayın, benim çok duyarlı olduğum bir konudur bu, çok sert konuştum, sizi kırmadım umarım.” gibisinden bir şeyler geveledim.

 

İşim bitti. Alışveriş arabamı alıp çıktım. Yandaki markete geçtim. Listeme bakarak alışveriş yapmaya çalışıyorum ama kendi sesim kulaklarımda. Göğsümün üstündeki ağırlık bastırdıkça bastırıyor. Listede yazılanları göremiyorum. Durdum, birkaç kez derin derin nefes aldım. Sıkıntımın geçmesini bekledim.

Alışverişi tamamlayıp çıktım, doğruca kuaföre girdim tekrar. Kadından, orada bulunanlardan tekrar özür diledim. “Kalbimin ağrısından alışverişi zor yaptım.” deyince boynuma sarıldılar. Neredeyse ağlayacağım.

 

Evet, her gördüğüm yanlışın üstüne giderim, Don Kişot gibi yel değirmenlerine saldırdığım da çok oldu. Evet, sözümü esirgemem. Çok densize çok verip veriştirmişimdir.

Kimi zaman öfkemi kontrol edemediğim de olmuştur.

Ama bu…

Bu kez farklıydı. Tepkim çok aşırıydı, acımasızdı, çok faşistçeydi. İçimi acıtan da kendimi böyle düşünmek oldu.

Ben oldum bittim yoğun empati yapabilen biriydim. Önce insanları anlamaya çalışırdım. Ne ara bu hale geldim?

Keyifle başladığım kuaför maceram böyle bitti.

Eve geldim. Yaşar’a hiçbir şey anlatmadım. Duygularımın sağalmasını bekledim

***

2 Şubat, gece

 

Öğle saatlerinden beri içimde, durmadan “Hadi yaz, yaz, yaz.” diyen sesi susturamadım.

Ayın ikisi… Annemin maaş günü… Anacığımın parasını çekeceğim, bazı istekleri vardı, onları alacağım.

(Emekliler yılıymış, emeklilere müjdeymiş. Sevsinler… Annemi 9000 liraya mahkûm eden kim varsa anamın ahında boğulsun; benim, bütün emeklilerin acısı onlara dermansız dert olsun.)

 

Otobüs sürücüsü arka kapıyı açtı bana. Basamak yüksek. Çıkmakta zorlandım. Arkada ayakta yolculuk eden biri “Tut elimi ablam.” dedi ve beni yakaladığı gibi içeri çekti.

Hemen iki üç kişi ayağa fırladı, yer verdiler ama otobüs aniden hareket edince bir korku atlattım. Ben daha ne olduğunu anlamadan kadın erkek dört beş kişi beni kucaklayıp koltuğa oturttular.

Teşekkürlerimi cömertçe saldım ortalığa.

 

Bende bir keyif, bir sevinç, bir mutluluk… Bir an Elf kraliçesi olduğumu düşündüm.

Güzel insanlar, sevgili insanlar, umudum ve sevincim insanlar…

 

Annem nane şekeri tiryakisi. Ben alıştırdım ona. Bayram şekerlerini alırken birkaç paket de nane şekeri almıştım; odur budur tiryaki oldu çıktı.

Listenin başında nane şekeri var.

Tulum peyniri alırken gözüm pastırmaya ilişti. Fiyatını sordum, 200 gramının ne kadar tutacağını hesaplattım. Of of offff… Güldüm.

“Hayırdır hocam, niye güldün?” diye sordu satıcı.

“Göz gördü, gönül çekti ama emeklinin zavallı cüzdanı azap içinde.” dedim.

“Milleti bu hale getirdiler Hocam. Allah belalarını versin.” dedi.

Şöyle yürekten kallavi bir “Âmin.” çektim.

 

Listeyi tamamlayıp alışverişi bitirdiğimde Elf kraliçesinden geçtim, padişahın ahır uşağı kadar bile hükmüm yoktu artık. Harcadığım para giderken bütün havamı da aldı gitti.

 

Şehrin göbeğinde, yoğun trafikte yaya geçidinin bittiği noktaya merdivenli koca kamyonu çekip billboardlara AKP adayının   reklamını asan düşüncesiz görevliye çıkıştım. Yaya geçidi geçici olarak geçilmez olmuş. Adam bir şeyler söyledi, anlamadım. İyi ki kulaklıklarımı takmamışım, iyi ki anlamadım.

Dön geri… İnim inim inleyen bacaklarla aşağı geçide dek yürü…

 

Aklımdan gün yüzü görmemiş küfürler, beddualar sağanak gibi geçiyor.

 

Artık bir paryayım.

 

Durağa gitmekten vazgeçtim. Taksiye bineceğim. Yorgunum, ayaklar, dizler yorgun, kafam hem yorgun hem karışık.

Annemin evinin önüne dek hiç konuşmayan şoför, “Burada mı oturuyorsunuz?” dedi. “Annemi ziyarete geldim.” dedim.

Şaşkın… Ama az buz değil, gözlerini iyice açmış bana bakıyor. “Siz bu yaştasınız, anneniz daha yaşıyor mu?” demez mi?

Normal biri bunu hakaretten sayar; iyi ki normal değilim.

“Yaşıyor, binlerce şükür, ömrü uzun olsun, yaşıyor tabi.” dedim. “Ben bu sitede 13 yıl oturdum, yapılışını bilirim. Anneniz beni mutlaka tanır.” diyor, taksinin kapısı açık, durduk sohbet ediyoruz.

O bitkin bacaklarla merdivenlere asılırken baktım ki bir süreliğine aklımı ve yüreğimi terk eden iyimserlik derinden hınzırca bana gülümsüyor.

Yeniden Feride oldum.

Kapıyı açmış, kaygıyla merdivenlerden çıkmamı bekleyen annemin cıvıltısı… Özlemle sarılışımız, anamın kokusu… O hasta ve yorgun haliyle benim için pişirdiği keşkeğin tadı…

 

Ben annemin Elf kraliçesiyim.

***

İşte peşpeşine iki gün.

Yaşamla ilgili ne söylenmişse az söylenmiştir. Yaşam dediğin insandan başka nedir ki? Olduran da öldüren de odur.

8 Mart'ı Anlamak

  Şöyle bir cümle dolanıyor ortada. Her okuduğumda çok üzülüyor ve sinirleniyorum. "Erkeğin adam olduğu yerde kadına her gün 8 Marttır....